<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391</id><updated>2012-02-16T11:18:16.068-08:00</updated><title type='text'>Merak Uyandıran Konular</title><subtitle type='html'>Merak Uyandıran Genel Kültür Konuları</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><link rel='next' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default?start-index=101&amp;max-results=100'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>484</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-3674390813182402898</id><published>2009-12-23T12:38:00.001-08:00</published><updated>2009-12-23T12:38:54.320-08:00</updated><title type='text'>Drakula</title><content type='html'>DRAKULA &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;Bram Stoker&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bram Stoker'ın anıtsal eserinin yanı sıra,19.yy.'da vampirler hakkında yazılmış başka eserlerde vardır.1819 yılında Dr. John Polidori "Vampyre"'indeki kahraman/suçlu vampir Lord Ruthven karakterini ünlü şair Lord Byron'un etkisi altında kalarak yaratmıştır. Polidori, temelinde Lord Byron'dan aldığı önerilerle bir vampirin ürkütücü hikayesini ortaya çıkarttı. Bazı insanlar bu hikayeyi aslında Lord Byron'un yazdığını düşünseler de, durum böyle değildir. Hikayenin yazarı Polidori'dir. Mary Shelley'in yazdığı "Frankenstein"adlı eseri ise,o dönemin rekabet halindeki aynı tür vampir hikayelerinin dışında yer almaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha sonra 1872'de Stoker'ın İrlandalı bi yurttaşı olan Joseph Sheridan Le Fanu tarafından "Carmilla" yazılmıştır. Bu eserin Stoker'ın çalışmasını etkilediğine şüphe yoktur.Yine de La Fanu'nun eserindeki vampir dişiydi. Biraz daha geriye bakacak olursak 1847'de yazılmış "Varney The Vampyre" adındaki esere rastlarız. Döneminde popüler bir korku hikayesi olmasına rağmen,kalitesi tartışılır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazılmış bütün hikayeler arasında Bram Stoker'ın "Drakula"sı en iyi vampir hikayesidir. Bir yüzyıldan daha fazla zaman sonra bugün bile 1897'de yarattığı Drakula en çok bilinen vampir imajıdır. Yine de aslında 2 Drakula vardı. Biri Stoker'ın uydurma yaratığı,diğeri ise gerçekte yaşamış olandı. Gerçek olan Vlad Tepeş, kazıklı Vlad ya da şeytan anlamına gelen Drakul olarak biliniyordu. Aynı zamanda O'na "Drakul'un oğlu"anlamına gelen Drakula da deniliyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;Vlad Drakula&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vlad Drakula 15.yy'da yaşamış gerçek bir Romanya prensiydi. Ordusunu Türklere karşı kışkırtmakla ünlüydü. Romanya'da bugün bile O'na bir kahraman gözüyle bakılmaktadır.(Örneğin Romanya ordusu, modern bir saldırı helikopterine AHO1-RO Drakula ismini vererek O'nu onurlandırmışlardır.) Kahraman olmasının yanı sıra Vlad bir seri katil ve en favori öldürme şekli kazığa geçirmek olan canavar ruhlu bir adamdı.Bu bir çeşit çarmıha germe işlemiydi,ama kurban çarmıha asılmak yerine uzun,sivri bir sırıkla alttan kazığa geçiriliyordu. Diğer bir şekilde söyleyecek olursak kazık vücudu dikey bir şakilde geçerdi. Daha sonra bu bir orman dolusu vücut,onları seyretmekten ve kulak tırmalayıcı seslerini dinlemekten zevk alan Vlad Drakula için sergilenirdi. İddiaya göre Vlad bir keresinde 20.000 Türkü bu şekilde öldürüp düşmanlarını korkutup uzak tutmak için kazığa geçirilmiş tüm bedenleri bostan korkulukları gibi sıra sıra dizmişti. Vlad caniliğini sadece kurbanlarını kazığa geçirmekle sınırlandırmıyor aynı zamanda onları pişirip doğramaktan da zevk alıyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vlad Drakula gerçek bir vampir olmadığı gibi yine de modern vampir hakkında en inanılabilir tanıma sahipti. Vlad Drakula yemeklerinde kurbanlarının kanlarını çorba gibi ekmeğini batırıp içerdi.Bu söylenti 1463'te bulunan en kurallara uygun ve dürüstçe hazılanmış belgelerden biri olan "The Story of a Bloodthirsty Madman called Dracula of Wallachia"ile uygunluk göstermektedir. Yani Vlad'ın insan kanı içmekten gerçekten zevk alıyor olması oldukça mümkündü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;Kazıklı Voyvoda (Vlad)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vlad Drakula'nın etkisi altında kalan, Bran Stoker'ın yarattığı vampir daha esaslıydı ve oldukça açık bir şekilde bilinen film versiyonlardaki kötü karakterden çok daha çirkindi. ---1922'de yapılan Alman filmi Nosferatu'da Stoker'ın tam olarak istediği gibi betimlenmiş olduğu söylense bile--- Şunu hatırlatmak gerekir ki;efsaneye uygun olarak vampirler esasen çirkin,kokulu,çürümeyen cesetlerdi. Stoker ve 1922 filmi Nosferatu,modern,nazik ve kibar versiyonlarından çok farklı olarak grotesk bir vampir geleneğini izlemişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Paranormal dünyada, vampirlerin geceleri dolaşması ve gündüzleri de mezarlarında kalması, astral projeksiyon fenomenlerinden biri olabilir. Bunu a fiziksel bedenden ayrılan ruhun astral uçuşa geçmesi ve üç boyutlu maddesel dünyadan ayrılması olarak açıklayabiliriz. Astral beden fiziksel bedenden ayrılarak –inançlara göre- beden dışı tecrübelerle seyahat eder. Eski dini inançlarda yoğun olarak bahsi geçen bu tecrübe vampirlerin kan ararken kullandıkları bir yöntem olarak algılanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlara ilaveten, vampirizm de geçen kimi psiko cinayetlerin işlenmesinde modern tıpta açıklanan bazı bilimsel temellerin sonuçları görülmektedir. Bu açıklamalar 1990 yılında Daniel C. Scavone’un kabataslak üzerinden geçerek yazdığı “Vampires” kitabında yazdığı senaryolarla bağlantılıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son yıllarda bazı yazarlar, geçmiş zamanda vampir olduğu iddia edilen insanların aslında medikal hastalıklarının pençesinde oldukları teorisini öne sürmüşlerdir. Bunlardan bir tanesi de günümüzde ‘porfiri’ olarak anılan hastalıktır. Bu hastalıkta kırmızı kan hücrelerinin (alyuvar) yeteri kadar üretilememesi söz konusudur ve bu belirti karanlık çağlarda bilgisiz insanlar tarafından vampirizm vakaları için çıkardıkları bir sonuçtu. Söylemek burada gereksiz olsa bile hala bir çok inananının bulunduğunu farz edersek o insanlar aslında vampir değillerdi. Porfiri teorisini açıklamamızın sebebi sadece şu anki vampirlere inananların irrasyonel inançlarının ne olduğunu göstermek içindir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir başka hastalık çeşidi olan ve yine vampir vakalarında insanların şüphesini uyandıran günümüzde kansızlık hastalığı olarak bilinen anemidir. Kandaki alyuvarların sayıca azalması ya da yetersiz hemoglobin(demir elementi içeren ve oksijeni taşıyan) içermesiyle ortaya çıkan bir hastalık olan aneminin belirtilerinden biri derinin soluklaşması ve soluk darlığıdır ki bu da vampirizmin kesin işaretleri sayılırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Katelepsi ise vampirizm vakalarında yapılan hatalarda görülen bir başka hastalık türüdür. Bu hastalıkta hasta kendiliğinden hareket etme yeteneğini yitirerek bir kez aldığı duruşu değiştirememesi ve bazen tam olarak edilgen duruma gelmesidir. İlginç olan hastanın, normal bir insanın rahatsız olacağı konumlarda hareketsiz olarak uzun süre kol ve bacaklarını tutabilmesidir. Bu da tarihte bazı insanların nasıl diri diri gömüldüğüne ilişkin bir neden sayılabilir. Duyma ve görme yeteneğine sahip olan çevresindeki olanları algılayabilir ve bilinci yerindedir. Kaslarını hareket ettiremediği için yardım çağrısı yapması imkansızdır. Bu psikomotor hastalık vampirizm ile ilgili yaratılan kafa karışıklığına ve insanların vaktinden önce kefen giymesine dair ciddi bir analiz ve hayal gücü üretmemize yardımcı olacaktır. Ortaçağ Karanlığında bu tür belirtiler gösteren insanlardan korkan halk onların vampir olduğunu ve derhal gömülmesini talep etmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu hastalıklar gibi bir çok başka kan hastalıkları ya da fiziksel veya mental rahatsızlık gösteren insanlar vampir veya şeytan özelliklerine sahip oldukları için yargılandılar. Derisi bozulan veya gitgide çirkinleşenlerin de ilkel insanlar tarafından vampir olduklarına inanılırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada psikolojik faktörlerde büyük rol oynamaktadır. Eğer kitlesel olarak bir vampir inancı var ise, onlar bunun gerçek olduğunu düşünmeleri normaldi ve bilim dışı inançların etkisinde olan bir kitleden nasıl gizemli veya doğal fenomenleri açıklanması beklenebilir ki? Vampir inancı da bu şekilde açıklanamayan şeylerin dayatıldığı bir kültür olarak günümüze kadar gelmiştir. Cehalet ve korkunun, hurafelerin kuvvetlendirilmesinde ve yayılmasında çok önemli katkısı olmuştur. Ve günümüzde ya da gelecekte olan olaylarında önümüze bakmak için, insan ruhsal yapısı değişmedikçe vampirizm olgusundaki meydana gelen sonuçların başka varyasyonlarının üretilmesinin an meselesi olduğunun aşikar olduğunu söylemek gerekir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-3674390813182402898?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/3674390813182402898/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=3674390813182402898' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/3674390813182402898'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/3674390813182402898'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/drakula.html' title='Drakula'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-8660638967356893284</id><published>2009-12-23T12:37:00.001-08:00</published><updated>2009-12-23T12:37:01.393-08:00</updated><title type='text'>Kan Emici Kontes</title><content type='html'>KAN EMİCİ KONTES &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vampir miti,"Blood Countess" olayı gibi birkaç olağandışı bilgiden yola çıkılarak ,tarihsel bir olgu gibi gösterilebilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;16. yy Macar Kontesi Elizabeth Bathory'nin yaptıkları ,korku hikayelerine rakip olacak cinstendi. Bazıları O'nun şeytandan daha kötü olduğunu söyleseler de ,işlediği suçlar "kötü" kavramının çok ötesindeydi.Bram Stroker, vampirler hakkındaki romanının araştırmasını yaptığı sıralarda Sabine Baring -Gould'un "The Book Of Werewolves " adlı kitabına rastladı.Bu çalışmada "Blood Countess" denilen merhametsiz bir kadının yaptıkları anlatılıyordu.Görünüşe bakılırsa bu hikaye Stroker'ın Kont Drakula'yı yaratmasında esin kaynağı olmuştur. Gerçekte Elizabeth'in kuzeni Stephan Bathory bir gün Transilvanya'da bir prens olacaktı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elizabeth iyi eğitim görmüş,akıllı bir kadın olmasına rağmen çok acımasız ve zalim bir kişiliğe sahipti. Anlaşılan kocasının ölümünden sonra ortaya çıkan ölüm korkusuyla ,uşaklarına ve kölelerine karşı sadist davranışlar içersine girmişti. Sonsuzluk ya da uzun hayat olmazsa bile en azından kan banyosu yaparak genç görünümlü bir ten elde etme çabasındaydı. Kocası bir asker olarak, savaşta esir düşmüş Türk askerlerine duygusuzca işkence ederdi ve Elizabeth aslında, nasıl zulmedileceği hakkında bilgileri kocasından almıştı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söylendiğine göre Bathory, çok sayıda kadın öldürmüş ve yaptığı insanlık dışı eylemlerinde kendinden mevki olarak aşağıdaki kimseler tarafından yardım görmüştür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bathory, kurbanlarını dövmeyi alışkanlık haline getirdiği gibi aynı zamanda onları sakat bırakırdı. Yine söylentilere bakılırsa Castle Csejthe adlı evinin yakınlarında kurbanlarından bazılarını kışın karlı ve soğuk havasında üzerlerine buzlu su dökerek dondururdu. Bunun dışında olası yamyamlık davranışları da sergilemekteydi. İddiaya göre Bathory bir defasında, yaşayan hizmetçi bir kızın vücudundan bir çok ısırık almıştır. Blood Countess 'ın genç kalma umutları için bakire genç kızların kanıyla banyo yaptığı gibi efsanevi hikayelerde vardır. Başka bir kaynağa göre de 650 kızı öldürüp kanlarını içtiği söylenir.Yine de kesin olan tek bir şey vardır ki, o da Elizabeth Bathory gerçekten varolmuş ve şeytanca işler yapmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölü sayısı arttığında Bathory'nin uşakları cesetleri şatonun dışına attılar. Kan içindeki ölü vücutları bulan köylüler doğal olarak onların vampirler tarafından öldürüldüğünü düşündüler dedikodular böylelikle yayılmaya başladı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bathory 1610 yılında, genç yaştaki kızları öldürme teşebbüslerinden sonra tutuklandı. Büyücülükle ilgisi olduğu iddiası tutuklama nedeni olarak gösteriliyordu. Söylentilere göre, kurbanların cesetleri kanlar içinde şatosunda bulunmuştu.1611 yılında yapılan 2 duruşmada Bathory'nin işlediği suçlar hakkında tek ve gerçek ifadesi alındı.Kendisi bizzat mahkemede ortaya çıkmadığı halde ,uşakları orda bulunuyordu. Mahkemenin ardından Kontes'in sadık uşakları yetkililer tarafından öldürüldü ve Elizabeth, Karpatya dağlarında bulunan şatosundaki yatak odasına ,ölümünden yıllar sonrasına değin hapsedildi. O'nun hakkında anlatılan efsaneler hala devam etmektedir. Bugün bile bazı insanlar Bathory'nin hayaletinin ,anavatanı olan Karpatya'da geceleri etrafta dolaşarak kan aradığını söylerler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elizabeth Bathory'nin hikayesi bize, vampir efsanelerinin, akli dengesi bozuk bir katilin gerçek hayatta yaptıklarının yanlış yorumlanmasıyla ne kadar fazla desteklenebileceğini ve cahil insanların inançlarını nasıl beslediklerini&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-8660638967356893284?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/8660638967356893284/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=8660638967356893284' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/8660638967356893284'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/8660638967356893284'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/kan-emici-kontes.html' title='Kan Emici Kontes'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-5915643117640779108</id><published>2009-12-23T12:36:00.000-08:00</published><updated>2009-12-23T12:36:03.097-08:00</updated><title type='text'>Vampirler...Romantik Şeytan</title><content type='html'>Romantik Şeytan &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;New Orleans’lı 19. yy’ın ünlü Voodoo kraliçesi Marie Laveau bir keresinde kendisinin vampir olduğunu söylemişti, değildi ama 1800’lerin sonunda, New Orleans’ta tanınmış yazar Lafcadio Hearn Laveau’nun vampir olduğunu düşüncesine katılmıştı. — en azından böyle tahmin ediyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhtemelen Hearn bir zamanlar yaşamış olan Laveau ‘un kızıyla konuşuyordu ve kızının ismi de Marie’ydi. Hem sonra Bay Hearn bir romantikti .Yunanistan’da doğmuş ve aşina olduğu Voodoo topluluğunun bulunduğu New Orleans’da gazeteci yazar olarak ün yapmıştı. Daha sonra egzotik Japonya’ya gidip evlenerek oraya yerleşmişti. Lafcadio Hearn emin olmak için vahşi tarafta yürüdü ama Marie Laveau hakkında ileri sürdüğü iddia tamamen inanılmaz değildi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;19. yy. New Orleans büyücülüğünde horoz kanının çıkarılıp içildiği söylenmiş ve aslı olmayan vahşi hikayelerle, büyü dinine inananların, çocukları kazanlar içinde pişirip yedikleri söylentisi yayılmıştır. Bunlar gerçek olmamasına rağmen bazı insanlar “Black Death” ve benzeri vebaların vampirler tarafından yayıldıklarına inandıkları gibi, büyücülük hakkındaki bu söylencelere de inanmışlardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat büyüleyici Marie’yi vampir olarak adlandırmanın başka bir sebebi de olabilir.Yoksa ona “Vamp” mı demeliyiz ?! O hem şehvetli hem de doğaüstü güçlere sahipti ve Laveau Eski Avrupa’nın, cinsel mesaj taşıyan ve bununla beraber gece ölümden geri dönerek kan arayan vampirlerden farklı değildi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kraliçe Viktorya döneminde vampirlerin, bilinçaltı şehvet dürtüsü, uydurma Dracula yoluyla yüzleştirilmiş olmalı. Ama eski bilgiler,gece ziyaretlerinin amaçları çok da belirsiz olmayan iki şeytandan bahseder. Belki de onlar vampirler hakkındaki inançları desteklemişlerdir. Bu romantik şeytanlar hem erkek hem de mitolojiye göre erkeklerin rüyasına giren ve onlarla cinsel ilişki kuran dişi şeytanlardır. (incubus, succubus) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kabusları, Freud’un bilinen ve modası geçmiş, korku ya da cinsel dürtülerin bastırılması analiziyle bağdaştırarak açıklayabiliriz.Ama Ortaçağ’da birinin yatak odasını ziyaret eden şeytan görüntüleri su götürmez şekilde incubus (erkek), succubus (dişi) ifritlerin işleriydi. Bunlar insanlara uyku sırasında saldıran yaratıklardı (bu aynı zamanda modern çağda “uzaylıların adam kaçırma “ inancının da ortaya çıkmasına neden olabilir mi?). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu, gece ortaya çıkan şeytanlar, kurbanlarını uyku esnasında geçici olarak felç eder ve onların istemleri dışında kurbanlarıyla cinsel ilişkiye girerlerdi. Bu romantik gece yaratıkları günümüzde, baskılardan,bunalımlardan dolayı ortaya çıkan bastırılmış cinsel duygular ve din kurumu tarafından aşılanmış suçluluk duygusunun sonucu olarak açıklanmıştır — Bu en azından bir görüştür. Vampir efsanesi incubus ve succubus masallarından, kurbanlarıyla ilişkiye girmek yerine kan içmeleri dışında çok da farklı değildir. Bunun dışında gerçek bir Freudçu’nun davranış analiziyle, bu olaylar hakkında söz alabileceği şüphe götürmez. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazıları dişi cinlerin (succubus) aslında çok parlak olduğunu ve istediğinde kılık değiştirip bir kadın şekline bürünebildiğini, amaçlarının da yeni küçük şeytanlar yavrulamak için bir erkekle çiftleşmek olduğunu söylerler.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-5915643117640779108?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/5915643117640779108/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=5915643117640779108' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/5915643117640779108'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/5915643117640779108'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/vampirlerromantik-seytan.html' title='Vampirler...Romantik Şeytan'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-8826318664001402499</id><published>2009-12-23T12:33:00.000-08:00</published><updated>2009-12-23T12:33:03.879-08:00</updated><title type='text'>Vampirler Ve Cehalet Çağı</title><content type='html'>VAMPİRLER VE CEHALET ÇAĞI &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vampir efsanesi her zaman doğal bir fenomen olarak açıklanmıştır, diğer bir şekilde bu durum ilkel ve ilmi bilgiden yoksun insanlara açıklanamazdı. Belki de en hayret verici inanç Orta Çağ Avrupası’nda bir çok insanın ölümüne sebebiyet veren “Black Death”(Kara Ölüm) denilen hastalığın aslında vampirlerin işi olduğuna inanılmasıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Black Death” bildiğimiz kadarıyla pireler ve farelerden yayılan bir çeşit vebaydı ve 1300’lü yıllarda Avrupa nüfusunun neredeyse 1/3’ünün ölmesine neden olmuştu.O zamanın insanları nasıl olduysa bu ölümlerden bir çoğunu vampirlerin yaptığı fikrinde birleşiyorlardı. Belki de vebanın vampirlerden yayıldığını düşünmüş olabilirler. Bazı durumlarda ise ölen bir akrabanın geri dönüp bir kurban aldığına inanılırdı (aslında vebadan ölen bir kurban). Bir diğer şekilde ölü bir düşmanın vampire dönüşmüş halde geri dönüp birilerini öldürebileceğine de inanılırdı. Bu yüzden bir çok mezar kazılmış ve vampir olduğundan şüphelenilen insanların vücutları tekrar öldürülmek üzere çıkarılmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vampirlerin mezarlarını belirlemek için bir takım ahmakça metotlar kullanılıyordu. Örneğin bir bakire atın üzerine çıplak yerleştirilip, mezarlığın içinden geçirildiğinde eğer at belirli bir gömüt üzerinden yürümek istemezse bu yerin bir vampirin mezarı olduğu varsayılırdı ve ölü mezardan değişik şekillerde öldürülmek üzere çıkarılırdı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En saçma vampir inanışları vampirleri öldürmek ve vampirizmi durdurmak için kullanılan metotları kapsar. Şunu hatırlatmak önemlidir ki, bugün bize bu denli saçma gelen inançlar nasıl bir cehaletin hüküm sürdüğü bir çağda insanların umutsuz bir şekilde batıl inançların bu denli etkisi altında kalmasına neden olmuştur! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölüler kimi zaman yüzleri güneye bakacak şekilde gömülürlerdi. Eğer ölü bir vampire dönüşmüşse mezarın yeri ölünün kaçma girişime tedbir olarak daha derin kazılır ve dış yüzey ters olacak şekilde yerleştirilirdi. Tahta kazıklar bazen mezarın üzerine dikilirdi .Böylelikle eğer vücut mezardan kalkmaya yeltenirse kendini kazığa saplamış olurdu. Kalpten saplanması umut edilirdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cesetler bazen ölümden geri dönüşlerini zorlaştırmak için halıyla yada bir takım kumaşlarla sarmalanırdı bazen de kolları ya da bacakları halatla bağlanırdı. Ölünün dönüşünü önlemek için genellikle mezarın üzerine büyük kayalar yerleştirilirdi (Bu belki de mezar taşı yapımcılığının başlangıcı olabilir mi?!) ve şunu eklemek gerekir ki bir takım insanlar vampirlerin ölümden sonra da yaşayan bir çeşit hayalet olduklarını düşünüyorlardı. O zaman bir hayaleti mezarında tutmak için taşa mühürlemekten daha iyi bir yol olabilir miydi?! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölümden sonraki doğal bedensel çürüme süreci insanları aslında ölülerin gerçekten de vampirlere dönüştüklerine inandırmıştır. Saçın ve tırnakların uzamaya devam etmesi, yaşamın da devam ettiğinin, ölünün bedeninde gazdan dolayı meydana gelen normalden fazla şişkinlik, hala beslendiğinin göstergesi sayılıyordu. Kan bazen bedensel bozulmanın bir sonucu olarak ağza yakın bir yerde bulunuyordu bu da ölünün kan içtiğinin belirtisi olarak algılanıyordu ve genellikle cesedin soluk teni ve garip görünüşü,vampirin kana ihtiyacı olduğunun bir göstergesiydi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cahil insanlar vampir saldırılarının önüne geçmek ve bunları engellemek için de yine aynı şekilde batıl inançları izlediler. Bunlardan çoğunlukla en çok bilinen iki tanesi vampirleri korkutup kaçırmak için kullanılan bitkiler, “wolfsbane” (kurtboğan) ve tabii ki sarımsaktı. Ortaçağ boyunca insanlar, ölünün korkunç kokusunun – özellikle veba salgını süresince – ölüm nedeniyle bağlantılı olduğu teorisine inanıyorlardı. Ve bu ölümler bir şekilde vampirlerle ilişkilendiriliyordu. Muhtemelen ölüm kokusuna karşı, etkisini gidermek için sarımsağın güçlü kokusu kullanılıyordu. Bunun dışında sarımsak eski Romalılarda dahil olmak üzere çağlar boyu ilaç tedavisinde kullanılan bir bitki olmuştur. Çok ciddi olmasa da modern bilim bile sarımsağın bazı durumlarda insan sağlığında önemli yeri olduğuna inanmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar vampirlere dair inançlarını meraklı bir şekilde geliştirmişlerdir. Bazıları siyah bir kedi ya da köpeğin herhangi bir cesedin üzerinden atlamasını, ölünün vampire dönüşebileceği şeklinde yorumlarlardı. Bukovinian bilgilerine göre kül ağacından yapılmış bir kazık intihar ederek ölenlerin göğsünün arasından çakılmalıdır çünkü intihar etmenin vampirizmin nedenlerinden biri olduğu varsayılırdı. Eski İngiltere’yi de kapsayan bazı kültürlerde intihar edenlerin vampire dönüşmelerine engel olmak için, dört yolun kesiştiği yerlere (yolların haç işaretini oluşturması nedeniyle) gömülürlerdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir çok insanın vampirleri yok etmek için kendilerine has değişik metotları vardı. Bazı İslav milletleri, kül ağacından yapılmış bir kazığın vampirin göğsünden saplandığında onu öldürebileceğine inanırdı. ---- Bu bir çoğunun gözde metodudur, kalpten çakılan bir kazık. Her nasılsa bir çok farklı yerde kazıkların yapılacağı belirli ağaçlar seçilmiştir. Örneğin Silezya’da meşe ağacı bu işi görürdü, Sırbistan‘da ise alıç ağacı gerekli görülürdü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun dışında vampir olduğundan şüphelenilen ölülerin kafaları, balta ile kesilirdi. Bazen de cesetler su göletlerine atılmış yada yakılmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu inançların temelinde halkın genel cehaleti yatıyordu ama vampir efsanesinin en büyük trajedisi vampir söylencesine olan inancın, iyi yada kötü din kuruluşunu etkilemesiyle gerçekleşmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orta çağ Avrupası’nda kilise, vampirlerin varlığını onaylamış ve bir inanca bağlı olmayan mitlerden alıp vampir kavramını şeytanın yaratıklarından biri olduğu yönünde değiştirmiştir. Vampir açıkça kötülüğün ve dinsizliğin bir parçası olsa bile, ölümden sonra hayat, bedenin dirilişi, maddesel değişim (ekmekle şarabın İsa peygamberin etiyle kanına dönüşmesi) gibi Hıristiyanlık öğretilerini destekleyen bir inanılabilirliğe sahipti. Ekmek ve şarap kavramı İsa’nın son yemeğine dair genel bir kavramdır ve Hıristiyanlar arasında İsa’nın kanı ve bedeninin paylaşımının bir simgesidir. Bu inancı benimsemiş ve İsa’nın kanını içen insanlar, kendi kanlarını içen şeytanlara yani vampirlere karşı daha güçlü olurlardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orta çağ boyunca kilise vampirlere olan inancın doğruluğunu kabul etti ve vampirizmi yalnız başına sona erdirmek için gereken yetiyi kazandı.Bu durum giderek güçlenecek ve 2 yüzyıl sonra 1489’da bir dönüm noktası olan “Malleus Maleficarum”adındaki kitap ortaya çıkacaktı. Bu aslında cadıların zulmünü anlatan bir kitap olarak tasarlanmış olmasına rağmen aynı şekilde kötü kalpli vampirler içinde uygulanmış olabilir. Ne yazık ki bir çok cahil insan yazılanlar nedeniyle boş yere işkence görmüş ve hiçbir iyi neden olmadan idam edilmişti. Bu kitap İngilizce’de “The Hammer Against Witches” olarak biliniyor ve sözde şeytanla işbirliği içindekileri tanımak, zulümlerinden korunmak için yol gösteriyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanrı bilimci olan Leo Allatius’un 200 yıl sonra bulunan yazıları, kilisenin hala vampirlere karşı olan inancını sürdürdüğünün bir kanıtıdır. Allatius kilisenin öğrencisi olarak Yunanlılardaki vampir kavramı üzerinde çalıştı. 1645’te yaptığı “On The Current Opinions Of Certain Greeks” isimli çalışmasında vampirlerin sık sık aforozun sonucu olduğu kararına vardı. Vücudun çürümemesi ve bedenin maddesel olarak dünyayı terk edemediği görüşü Yunanlılarda vampirizmin ispatıydı. Şişmiş bir vücut da aynı şekilde olası vampirizmin bir kanıtıydı. Bazı vücutlar yeteri kadar hızlı bir şekilde çürümeyebiliyordu.Bu da aslında toprağın kimyasal tipiyle ya da soğuk hava derecesiyle bağlantılıydı. Bedensel şişkinlik ise tümüyle ölünün doğal olarak ürettiği gazların bir sonucuydu. Birçok insan haksız yere vampir olmakla suçlandı. Bedenin çürümemesinin bir eksiklik olarak nitelendirilmesine karşın bu durum aynı zamanda kutsallığın ve azizliğin işaretiydi. Aralarındaki fark ise vampir olarak varsayılan bedenin tam anlamıyla bozulmamış olsa da garip, soluk ve şişkin bir şekle dönüşmesiydi .Oysa azizin kutsal bedeni neredeyse mükemmel, el değmemiş ve sanki hala yaşıyor izlenimi verirdi. Ayrıca vampirler çürümenin olmadığı süre içinde bile kutsanmış bedenlerin aksine kötü kokarlardı, sarımsağında bu kokunun üstesinden gelmek için kullanıldığını hatırlatmakta fayda var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha gerilere bakacak olursak ilk Hıristiyan Yunanlılarda aforoz etme yetkisi olan rahip yada piskopos, aynı şekilde günahkarın vücudunun çürümesine engel olunmak içinde izin verebilirdi. Böylelikle günahkarın ruhu cennete gitme özgürlüğünden yoksun olacak ve günahları affedilinceye kadar yeryüzünde kalacaktı. Görünüşe göre batı kilisesi de bu inancın aynı şekilde etkisi altındaydı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10. yy’da Bremen’in başpiskoposun St. Libertius’un da buna benzer bir yetkisi vardı. Ona göre; bazı korsanları aforoz etmek için; iddiaya göre içlerinden birinin vücudunun yıllar sonra bile hala bozulmamış olduğunun tespit edilmesi gerekmekteydi. Görünüşe göre bedenin küllere dönüşmeden önce, günahları için piskopos tarafından bir bağışlanma isteğine inanılıyordu. Bu nedenle rahip, olası vampirleri aforoz etmek ya da bu kararı bozma gücüne sahipti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Leo Allatius belki de, vampirlerin şeytanın hizmetinde olan ve geceleri av peşinde koşan yaratıklar olduğunu resmen ilan eden ilk bilgindir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kilisenin vampirler üzerindeki gücünün kanıtlarının (vampirleri korkutmak için kullanılan kutsal haç vb.) hepsi en azından Ortaçağ İngiltere’sinde belgelenmiştir. Newburgh’lu William adı verilen yazar M.S. 12. yy’da ölen bir adamı ele almıştır. Söylendiğine göre bu adam karısına eziyet etmek için ölümden geri dönmüştür. Bu olayın yerel halk ve rahip üzerinde oluşturduğu dehşet nedeniyle bölgenin piskoposu, ölenin geçmişte işlediği tüm günahları affetmiştir. Mezar açılmış ve gerçek yazılı bağışlama, “vampir”in vücudu üzerine yerleştirilmiştir. İnsanlar cesedin vücudunun çürümeye dair hiçbir iz taşımaması ve oldukça iyi bir durumda olması nedeniyle şaşırmışlardı – ya da tam tersi - ama neyse ki yazılı bağışlama herkesin iyiliği için bir kez daha mezarın içine yerleştirilir, bu şekilde vampir bir daha kimseyi ziyaret edemeyecektir! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şunu not etmek gerekir ki, vampirleri yok etme metodu – resmi kilisede belgelendiği şekilde- köylülerin mezarda bulunan vampirlere uyguladıkları olağan metotlardan (cesedi yakma, kalbini çıkarma,kafasını kesme ya da kalbine kazık çakma vb.) daha uygar ve yasalara uygundu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1700’lü yılların başlarında Paris’teki Sorbonne Üniversitesi, toplumsal uygulamalardan biri olan, ölünün vampire dönüşmesini engellemek için bedenin biçiminin değişmesi fikrine resmi olarak karşı çıkmıştır. Bunun ardından Sarbonne Üniversitesi belirgin bir şekilde temelinde mantıksız batıl inançların yattığı bir uygulama olan, vampir olduğu varsayılan cesetlerin şeklinin değiştirilmesi fikrine karşı koyarak radikal bir pozisyon almış oldu. Bunun dışında vampirlere inanış hakkında akıllı eleştiriler de yapılmıştır. Örneğin Fransız rahip olan Dom Augustine Calmet 1746’da “A Treatise On Apparations Spirits And Vampires a.k.a The Phantom World” – Hayaletler ,Ruhlar Ve Vampirler hakkında bilimsel bir kitap – Hayali Dünya – adında vampirlerin varlığını sorgulayacak kadar cesur bir kitap yazmıştır. Calmet o günlerde kol gezen, vampirler hakkındaki tüm söylencelere meydan okuyarak bir inancı benimseyebilmesi için ilk önce kanıta ihtiyacı olduğunu belirtmiştir. Calmet özellikle vampirlerin ölümden geri dönme gibi insanüstü işler yapabilmeleri konusuna şüpheyle bakmıştır. Bunun yanı sıra Avrupa’nın her tarafında, varsayılan vampir salgınının gerçekte neye dayandığı hakkında analiz ve kritikler yapmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak cehalet çağları ve buna bağlı batıl inançlar, bilimsel metotların kullanıldığı akıl ve aydınlanma çağına yol vermiştir. Tıp bilimi “Black Death” gibi vebaların şeytan ve metafiziksel vampirler tarafından yayılmadığını kanıtlamaya muktedir olmuştur.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-8826318664001402499?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/8826318664001402499/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=8826318664001402499' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/8826318664001402499'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/8826318664001402499'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/vampirler-ve-cehalet-cag.html' title='Vampirler Ve Cehalet Çağı'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-624622221160752925</id><published>2009-12-23T12:31:00.000-08:00</published><updated>2009-12-23T12:31:00.415-08:00</updated><title type='text'>Tarihteki Vampirler</title><content type='html'>TARİHTEKİ VAMPİRLER &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vampirler ne zaman başladı? Diğer bir çok efsane gibi başlangıç tarihi tam olarak bilinmiyor;ama vampir hikayesinin kanıtı Mezopotamya’daki Tigris (Dicle) ve Euphrates (Fırat) nehirlerinin yakınındaki Kildani’de, kil yada taş tabletlerin üzerine yazılmış Asur yazıtlarında bulunmuş olabilir. Kildaniler diyarına, İncil’de geçen Abraham'ın asıl evi olan "Ur of the Chaldeans" da denir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Lilith", İbranilerin kutsal kitabında geçen muhtemel vampirlerden biridir ve kitapta tasvir edilmiştir.İsaiah'ın kitabında geçiyor olsa bile Lilith'in kökleri daha çok Babillilerin "demonolojisine" benzer.Lilith geceleri bir baykuş görüntüsüne bürünerek dolaşan bir canavardı.Avlanmak için yeni doğmuş çocukları ve hamile kadınları arardı. Lilith, geleneğe uygun olarak Adem'in,"Adem ve Havva" olmadan önceki karısıydı, ama daha sonra şeytanın tarafına geçti çünkü Adem'e itaat etmeyi reddetti.Bir takım olağandışı tutkuları vardı ve doğal olarak kötünün gözüyle bakıyordu.Ve sonuç olarak Adem 'in ve Havva'nın çocuklarına (yani tüm insan soyundan olanlara) saldıran bir vampire dönüştü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vampirlerle ilgili söylenceler Akdeniz’deki Mısır, Eski Yunan ve Roma uygarlıkları boyunca süregelmiştir. Eski Yunanlılar, çocuklarını yiyen ve kanlarını içen strigae veya lamiae'ya inanırlardı. Lamia mitolojide Zeus'un aşığı olarak geçer, fakat Zeus'un karısı Hera ona karşı savaşmıştır. Lamia delirmiş ve kendi dölünü öldürmüştür. Daha sonra da geceleri diğer insanların çocuklarını da aynı şekilde öldürmek için avlanmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin, Yunanlılar ve Romalılar tarafından bilinen bir hikaye Mennipus adında genç bir adamın düğününden bahseder. Düğünde tanınmış bir filozof olan Tyana'li Apollonius çok güzel olduğu söylenen gelini dikkatlice inceler. Apollonius sonunda gelini vampir olmakla suçlar ve hikayeye göre (daha sonra bu hikaye MS 1. yy’da Philostratus isimli bir akademisyen tarafından anlatılmıştır) gelin "vampirizm"i kabul eder. İddiaya göre Menippus ile evlenmesinin sebebi elinin altında içecek taze kan bulundurmak içinmiş. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vampir hikayeleri canavarların kiang shi. diye adlandırıldığı eski Çin'de de yer almaktadır. Aynı şekilde eski Hindistan ve Nepal'de de vampirlerin yaşadığı öne sürülmektedir (en azından efsanevi olarak . Mağara duvarlarındaki eski çağlara ait çizimlerde bir takım yaratıkların kan içtiği gösterilmiştir. Nepal’e ait "Ölümün Efendisi" elinde kanla dolu, kafatası şeklinde bir kadeh tutuyor ve kanla dolu bir havuzun önünde duruyor halde betimlenmiştir. Bu duvar resimlerinden bazılarının i.ö. 3000 yıllarına kadar dayanan bir geçmişi olduğuna inanılmaktadır. Rakshaslar, Vedas adı verilen eski kutsal Hindistan yazılarında tarif edilmiştir. Bu yazılarda (tahminen i.ö. 1500) Rakshaslar (yokediciler )vampirler gibi betimlenmiştir.Eski Hindistan hakkındaki bilgilere göre bir başka canavar daha vardı. Bir ağaçtan baş aşağı asılmış, yarasaya benzeyen ve kendi kanından yoksun bir canavar. Bu yaratığa 'Baital' deniliyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer eski Asyalılar Malezyalılar gibi "Penanggalen" adındaki bir çeşit vampire inanıyorlardı.Bu yaratık insan başına sahipti ama bütün organları dışarıdaydı. Ve diğer insanların, özellikle de küçük kurbanlarının kanını içerek yaşardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanınmış vampir yazarı Montague Summers'ın 1928'de yazılmış ve bir klasik olan "Vampir - akrabaları ve Yakınları” nda, İspanyol gezginlerin gelişinden önce vampirlerin Meksika'da yaşamış olabilecekleri söylenir. Ayrıca Arabistan'ın da vampirden haberdar olduğunu yazmıştır. Agul diye hitab edilen "Arap Geceleri Hikayeleri"nde vampir benzeri yaratıklar olduğunu yazmıştır; bu insan eti yiyen bir hortlaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Temeli ruhlara dayalı olan Afrika inançlarında da vampir efsanesine dair işaretler vardır. Caffre kabilesi bir ölünün tekrar geri dönebileceğine ve bir canlının kanıyla yaşayabileceği inancını benimsemiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir çok vampir hikayesinin olduğu eski Peru'da ,genç birinin kanının içilerek şeytanın müritlerinden biri olunacağına inanılırdı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok eskilere dayanan ölüm korkusu, büyü, hayat veren kan gibi olgular egzotik diyarlardan ve eski çağlardan günümüze kadar gelmiştir. Bugün ise vampirlerin evrimi hala sürmektedir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-624622221160752925?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/624622221160752925/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=624622221160752925' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/624622221160752925'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/624622221160752925'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/tarihteki-vampirler.html' title='Tarihteki Vampirler'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-9064709341000787937</id><published>2009-12-23T12:29:00.000-08:00</published><updated>2009-12-23T12:29:55.477-08:00</updated><title type='text'>Vampir...Kan Yaşamdır...</title><content type='html'>KAN YAŞAMDIR &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vampirleri nasıl açıklayabiliriz? Efsane mi yoksa sadece bir söylence mi, bir romantiğin veya gotik yazarların yazdığı bir hikaye mi?Ya da vampirler gerçek mi? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vampirlerin kökeni hakkındaki genel kanı çoğunlukla ,1931 yapımı klasiklerden biri olan ve Bela Lugosi'nin oynadığı "Dracula" filmiyle ortaya çıktığıdır. Kafamızdaki vampir imajı her zaman kültürlü bir Avrupalıdır, soylu sınıfın yaratığıdır,büyük ve kasvetli bir şatoda yaşar ve görkemli eşyalara sahiptir.Ama asla şarap içmez. Değişik bir damak zevki vardır ve bu da bizi ondan ayıran şeydir. Kan! Vampir kendisi sahip olmadığı için yaşayan bir canlıdan taze kan içmek zorundadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son yıllarda Vampir kavramı Amerika'ya kadar yayılmıştır. Özellikle New Orleans çoğu zaman bu nedenden dolayı Amerikalıdan çok Avrupalı gibi görülebilmektedir. Anne Rice'ın Lestat'ı ve diğer filmlerdeki vampirler yada vampirle Görüşmenin verdiği vampirler hakkındaki bilgiler Kont Dracula'dan farklı değildir. Örneğin vampirler aynı şekilde bilgilidir, kültürlüdür, şıktır ve aynı zamanda canavar ruhludur. Ek olarak şehvetli ve baştan çıkarıcıdır. Bu da bizim modern Vampir görüşümüzün bir diğer unsurudur. Aynı zamanda Vampiri diğer kötü ruhlardan ve hortlaklardan ayıran unsurdur. Vampirler cinsel bir çekime sahiptir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama kan tutkusu ve erotiklik vampirin tek özelliği değildir ya da anahtar kelime bu değildir. En önemli özellik vampirin ölü oluşudur.Bu da kafamızdaki ölümle ilgili tüm düşünceleri ve soruları bir anda ortaya çıkarır. Böylelikle ölüm hakkındaki kaçınılmaz korkularımız ve kabuslarımız, vampir hikayelerini beslemiş olur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kan yaşamdır," der Bela Lugosi'nin Dracula'sı (orijinal olarak İncil’de geçen bir sözcedir); daha sonra şöyle ekler ,"ölmek ,gerçekten ölü olmak ..Gerçekten görkemli bir şey olmalı.. "Ve bu eski zamanlardan gelen ölümün,yaşamın ve kanın önemini anlatan sözler vampirin çok eski çağlara dayanan gizemini de aynı şekilde açıklamış olur. İlk vampir Kont Dracula değildi. İlk vampirlerin kökeni İsa'dan asırlarca öncesine ,modern zamanlardaki sözde şeytansı vampirlerin büyük düşmanı olanlara kadar gider. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vampir efsanesi ilk uygarlıklardan olan Asur ve Babillilere kadar dayanmaktadır. Asıl vampir bugün bildiğimiz kültürlü nazik Avrupalı aristokratlardan değildi. Vampir başlangıçta sadece bir canavardı!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-9064709341000787937?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/9064709341000787937/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=9064709341000787937' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/9064709341000787937'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/9064709341000787937'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/vampirkan-yasamdr.html' title='Vampir...Kan Yaşamdır...'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-5056149438036191596</id><published>2009-12-21T15:31:00.000-08:00</published><updated>2009-12-21T15:33:04.283-08:00</updated><title type='text'>Dünyanın İlk Aşk Şiiri</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_k-hqj5Kt3Ao/SzAFE01P3ZI/AAAAAAAABwk/mXyUpKFbMoo/s1600-h/sumer2id9.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/_k-hqj5Kt3Ao/SzAFE01P3ZI/AAAAAAAABwk/mXyUpKFbMoo/s320/sumer2id9.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white; font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;Dünyanın (bilinen) &lt;nobr&gt;&lt;span style="border-bottom: 3px double rgb(255, 0, 0); font-weight: bold; line-height: 1.7;"&gt;ilk&lt;/span&gt;&lt;/nobr&gt; aşk şiiri, İstanbul Arkeoloji Müzesinde sergilenen,1889′da Bağdat’ın 150 km uzağındaki Sümer kenti Nippur’da bulunmuş 4 bin yıllık bir tablet üzerindeki şiirdir. ABD’li Sümerolog Samuel Noah Kramer’in çevirdiği tableti, Türkiyenin ilk Sümeroloğu Muazzez İlmiye Çığ Türkçeye çevirmiştir.&amp;nbsp;&lt;/b&gt; &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white; font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="color: white; font-family: Verdana,sans-serif; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;Sümer inancına göre, toprağın bereketini ve verimli olmasını sağlamak amacıyla, Kral’ın yılda bir kez Bereket ve Aşk Tanrıçası Ellil yerine bir rahibe ile evlenmesi kutsal bir görevdi. Bu şiir büyük bir olasılıkla Kral Şusin için seçilmiş bir gelin tarafından yeni yıl bayramını kutlama töreninde söylenmek üzere kaleme alınmıştı ve ziyafetlerde, şölenlerde &lt;nobr&gt;&lt;span style="border-bottom: 3px double rgb(255, 0, 0); line-height: 1.7;"&gt;müzik&lt;/span&gt;&lt;/nobr&gt;, şarkı ve dans eşliğinde söyleniyordu.&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="color: white; font-family: Verdana,sans-serif; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="color: white; font-family: Verdana,sans-serif; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white; font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;Damadım, kalb&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;imin sevgilisi. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white; font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;Güzelliğin büyüktür baldan tatlı.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white; font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;Aslan, kalbimin kıymetlisi&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white; font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;Güzelliğin büyüktür baldan tatlı.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white; font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;Benim değerli okşayışlarım baldan tatlıdır.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white; font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;Yatak odasında bal doludur.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white; font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;Güzelliğinle zevklenelim.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white; font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;Aslan seni okşayayım.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white; font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;Benim değerli okşayışlarım baldan tatlıdır.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white; font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;Damadım benden zevk aldın.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white; font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;Annem söyle sana güzel şeyler verecektir.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white; font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;Babam, sana hediyeler verecektir.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white; font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;Sen beni sevdiğin için.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white; font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;Lütfet bana okşayışlarını.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white; font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;Benim Tanrım, benim koruyucum.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white; font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;Tanrı Ellil’in kalbini memnun eden Şusin’im. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: 'Comic Sans MS'; font-size: 11pt;"&gt;&lt;b style="color: white;"&gt;&lt;span style="font-family: 'Comic Sans MS'; font-size: 11pt;"&gt;L&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="color: white;"&gt;&lt;span style="font-family: 'Comic Sans MS'; font-size: 11pt;"&gt;&lt;span style="font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;ütfet bana okşayışlarını…&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: 'Comic Sans MS'; font-size: 11pt;"&gt; &lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-5056149438036191596?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/5056149438036191596/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=5056149438036191596' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/5056149438036191596'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/5056149438036191596'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/dunyann-ilk-ask-siiri.html' title='Dünyanın İlk Aşk Şiiri'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_k-hqj5Kt3Ao/SzAFE01P3ZI/AAAAAAAABwk/mXyUpKFbMoo/s72-c/sumer2id9.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-7301366582326216414</id><published>2009-12-21T15:25:00.000-08:00</published><updated>2009-12-21T15:25:13.046-08:00</updated><title type='text'>Mısırda Firavun Yönetimi</title><content type='html'>Eski Mısır medeniyeti, aynı tarihlerde Mezopotamya'da kurulmuş şehir devletleriyle birlikte, tarihin en eski uygarlıklarından biridir. Mısır, döneminin en organize sosyal ve siyasi düzenine sahip devleti olarak bilinir. M.Ö. 3000'ler civarında yazıyı bulup kullanmaları, Nil nehrinden faydalanmaları, ülkenin çevresinin çöllerle kaplı olması ve doğal yapısı sayesinde dışarıdan gelebilecek saldırılara karşı korunmuş olması, Mısırlıların sahip oldukları medeniyetin ilerlemesine büyük katkıda bulunmuştur.&lt;br /&gt;Ancak bu uygarlık, Kuran'da inkar sisteminin en açık ve net tarif edildiği "Firavun yönetiminin" geçerli olduğu bir medeniyettir. Bu toplumun insanları Allah'a karşı büyüklük taslamışlar, hak dini inkar etmişlerdir. Sahip oldukları ileri medeniyetleri, sosyal ve siyasal düzenleri, askeri başarıları onları helak olmaktan kurtaramamıştır.&lt;br /&gt;Mısır tarihinin en önemli olayları ise, İsrailoğulları'nın bu ülkedeki varlıklarıyla ilgili olarak gelişmiştir.&lt;br /&gt;İsrail, Hz. Yakub'un bir diğer ismidir. Hz. Yakub'un oğulları "İsrailoğulları" olarak bilinen, sonradan "Yahudi" olarak da anılan kavmi oluşturmuştur. İsrailoğulları'nın Mısır'a gelişleri ise Hz. Yakub'un küçük oğlu Hz. Yusuf zamanında olmuştur. Kuran'da Hz. Yusuf'un yaşamı Yusuf Suresi'nde detaylı bir şekilde anlatılır. Hz. Yusuf küçüklüğünden başlayarak bir çok sıkıntılar çekmiş, saldırılara ve iftiralara maruz kalmıştır. Daha sonra bir iftira sonucunda girdiği zindandan kurtularak, Mısır'da hazinelerin başına gelmiştir. Bunun ardından onun öncülüğünde İsrailoğulları Mısır'a girmeye başlamışlardır. Allah Kuran'da bu olayı şöyle haber verir:&lt;br /&gt;&lt;div class="ayetler"&gt;Böylece onlar (gelip) Yusuf'un yanına girdikleri zaman, anne ve babasını bağrına bastı ve dedi ki: "Allah'ın dilemesiyle Mısır'a güvenlik içinde giriniz." (Yusuf Suresi, 99)&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="ayetler"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Kuran'dan anladığımıza göre, ilk başlarda yukarıdaki ayette belirtildiği gibi barış ve güven içinde yaşayan İsrailoğulları zamanla Mısır toplumu içindeki statülerini kaybetmeye başlamışlar ve sonunda köle konumuna gelmişlerdir. Ayetlerden, Hz. Musa'nın geldiği dönemde İsrailoğulları'nın böyle bir konumda yaşadıkları görülmektedir. Hz. Musa, Kuran'da anlatıldığına göre "kölelikte bulunan bir kavmin" bir üyesi olarak Firavun'a gitmiştir. Firavun ve adamlarının Hz. Musa ve Hz. Harun'a karşı verdikleri şu kibirli cevap, bu konuda bizi bilgilendirmektedir: &lt;div class="ayetler"&gt;Dediler ki: "Bizim benzerimiz olan iki beşere mi inanacak mışız? Kaldı ki,onların kavimleri bize kullukta (kölelikte) bulunmaktadırlar." (Müminun Suresi, 47)&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Ayetlerde bildirildiğine göre Mısırlılar İsrailoğulları üzerinde gerçek bir kölelik yönetimi kurmuşlardı. Kendi işlerinde hizmet için İsrailoğulları'nı kullanıyorlardı. Köleliğin sürmesi için onları zorlamakta ve işkenceyle baskı altında tutmaktaydılar. Mısır toplumu içinde İsrailoğulları'na yapılan baskı o kadar ileri gitmişti ki onların nüfusları bile denetim altında tutuluyordu. Kendileri için tehlikeli olacağını düşündükleri erkek nüfusunun artışına engel oluyor, hizmet için kullanacakları kadınları sağ bırakılıyorlardı. Allah, İsrailoğulları'na hitab eden ayetlerde bu gerçeği şöyle açıklar:&lt;br /&gt;&lt;div class="ayetler"&gt;Sizi, dayanılmaz işkencelere uğrattıklarında, Firavun ailesinin elinden kurtardığımızı hatırlayın. Onlar, kadınlarınızı diri bırakıp, erkek çocuklarınızı boğazlıyorlardı. Bunda sizin için Rabbinizden büyük bir imtihan vardı. (Bakara Suresi, 49)&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="ayetler"&gt;Hani size dayanılmaz işkenceler yapan, kadınlarınızı sağ bırakıp erkek çocuklarınızı öldüren Firavun ailesinden sizi kurtarmıştık. Bunda Rabbinizden sizin için büyük bir imtihan vardı. (Araf Suresi, 141)&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="ayetler"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Mısır'da hakim olan bir din vardı. Bu, Firavun'un atalarından kalan eski, putperest bir dindi. Bu batıl dine göre bir çok tanrı vardı. Firavun ise sözde yeryüzünde yaşayan bir tanrıydı. İşte bu düşünce, ona halkı karşısında büyük bir güç veriyordu. Firavun ve onun etrafındakiler atalarının dininden kaynaklanan yaşam tarzına karşı Musa Peygamberi bir tehlike olarak görmüşlerdi. Çünkü atalarının dinine göre büyüklük tümüyle Firavun'a aitti. Firavun'un bu büyüklenme ve sahiplenme isteği ve Hz. Musa ile Hz. Harun'u kendine rakip gibi görmesi, Firavun ve çevresinin Hz. Musa ve Hz. Harun'a söylediklerinden anlaşılmaktadır:&lt;br /&gt;&lt;div class="ayetler"&gt;Onlar: "Siz ikiniz, bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)dan çevirmek ve yeryüzünde büyüklük sizin olsun diye mi bize geldiniz? Biz, sizin ikinize inanacak değiliz" dediler. (Yunus Suresi, 78)&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Firavun, atalarının dinine göre kendisinin tanrı olduğunu iddia ediyordu. Hatta bu konuda çok daha ileri giderek kendisinin en yüce Rab olduğunu ileri sürüyordu:&lt;br /&gt;&lt;div class="ayetler"&gt;(Firavun) Dedi ki: "Sizin en yüce Rabbiniz benim." (Naziat Suresi, 24)&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Firavun ve çevresindekiler sahip oldukları batıl dinlerinden dolayı kendilerini ilahi şahıslar olarak görüyorlardı. Gerçek dinin ortaya koyduğu tevazu, sevgi, şefkat gibi kavramlardan tamamen uzak oldukları için büyüklenen bir yapıları vardı. Bu büyüklenmelerinin bir sonucu olarak da kendilerinin zorba davranışlarda bulunmaya hak sahibi olduklarını düşünüyorlardı. Onların bu durumunu Allah şu ayetle haber vermiştir:&lt;br /&gt;&lt;div class="ayetler"&gt;"Firavun'a ve ileri gelen çevresine; fakat onlar büyüklendiler. Onlar, 'büyüklenen-zorba' bir topluluktu." (Müminun Suresi, 46) &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Firavun'un Mısır halkı üzerinde o kadar büyük bir etkisi vardı ki herkes onun gücüne boyun eğmişti. Mısır'ın tüm topraklarının ve Nil nehrinin sahibinin yalnızca Firavun olduğunu zannediyorlardı:&lt;br /&gt;&lt;div class="ayetler"&gt;Firavun, kendi kavmi içinde bağırdı; dedi ki: "Ey kavmim, Mısır'ın mülkü ve şu altımda akmakta olan nehirler benim değil mi? Yine de görmeyecek misiniz?" (Zuhruf Suresi, 51)&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="ayetler"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Mısır için Nil hayat demekti. Nil sayesinde tarım yapılabiliyordu. Ondan alınan suyla ekinler sulanıyor, hayvanlar ihtiyaçlarını sağlıyor, insanlar su içebiliyorlardı. İşte Firavun'a ve çevresindeki önde gelenlere göre tüm bu suyun ve toprakların tek sahibi Firavun'du. Firavun'un bu gücünü herkes kabullenmiş ve ona tabi olmuştu&lt;br /&gt;Firavun gücünü daha iyi kullanabilmek ve insanları daha kolay boyunduruğu altına almak için onları kendi aralarında bölümlere ayırmıştı. Böylece kendine yakın olarak seçtikleriyle zayıflattığı bölümleri rahatça yönetebiliyordu. Bir ayette bu duruma şöyle dikkat çekilmiştir:&lt;br /&gt;&lt;div class="ayetler"&gt;Gerçek şu ki, Firavun yeryüzünde (Mısır'da) büyüklenmiş ve oranın halkını birtakım fırkalara ayırıp bölmüştü; onlardan bir bölümünü güçten düşürüyor, erkek çocuklarını boğazlayıp kadınlarını diri bırakıyordu. Çünkü o, bozgunculardandı. (Kasas Suresi, 4)&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Hz. Musa doğmadan önce Mısır'a baktığımızda; ülkenin tümüyle fesat ve bozgunculukla dopdolu olduğunu görüyoruz. Sırf ırk farklılığından dolayı insanlar köle yapılıyor, işkence altında tutuluyor ve erkek çocuklar sebepsiz yere öldürülüyordu. Diğer taraftan zulüm ve kibirlenme içinde bulunan Firavun kendini yeryüzündeki ilah olarak görüyordu. Çok güçlü bir sistemle herşeye hakim olan Firavun, insanların ona tabi olmasını sağlamıştı.&lt;br /&gt;İşte böyle bir ortamda Allah baskıyı ve zulmü ortadan kaldıracak, insanlara Rabbimizin Kendisi olduğunu hatırlatacak, tekrar hak dini insanlara öğretecek ve İsrailoğulları'nı esaretten kurtaracak bir elçi olarak Hz. Musa'yı gönderdi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-7301366582326216414?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/7301366582326216414/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=7301366582326216414' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/7301366582326216414'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/7301366582326216414'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/msrda-firavun-yonetimi.html' title='Mısırda Firavun Yönetimi'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-4041089565401377450</id><published>2009-12-21T15:22:00.001-08:00</published><updated>2009-12-21T15:22:47.485-08:00</updated><title type='text'>Eski Mısır'da Tapınakların ve Mezarların Muhafızı Sfenks</title><content type='html'>&lt;span class="makaleMetin_Medium"&gt;Sfenks, bazen koçbaşlı ve kanatsız olsa da genellikle kadın başlı, aslan gövdeli ve kartal kanatlı, tapınak ve mezar koruyucu mitolojik bir yaratıktır. Adı, bağlamak, sıkmak ve boğmak anlamındaki ‘sphingein’den gelir ki bu tanımları Yunan mitolojisindeki efsanesiyle yakınlık gösterir. Yunan mitolojisinde aşık ama öldürücü, yok edici, yıkıcı ve kötü şans getiricidir. Hades’in uyutucu demonlarından biri olan sfenksten en erken olarak Hesiodos’un Theogania’sında söz edilir. Bazen Ekhidna ve Orthus’un çocuğu olduğu söylenmesine rağmen asıl babası Typhon’dur. Başka bir efsanede Thebai kralının kızı olduğu ifade edilir. Hesiodos sfenksin annesinin ağzından ateş fışkırtan, üç kafalı canavar Khimaria olabileceğini belirtir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sfenksin Oeidipus’la olan efsanesi en yaygın ve en bilinendir. Bu efsaneye göre sfenks, Hera ya da intikam için Ares tarafından halkına kızgın olduğu Thebai’ye gönderilir. Halk,&amp;nbsp;kentin girişinde bir dağda kayalık üzerinde bekleyip gelen geçenlere Musalardan öğrendiği bilmeceleri soran canavarın korkusuyla yaşamaya başlar.&amp;nbsp;Bilmeceler “önce dört, sonra iki, daha sonra da üç ayaklı olan ve en çok ayağı olduğunda en güçsüz olan yaratık kimdir?” ve “iki kız kardeştirler, ikisi de birbirini doğurur” dur. Oeidipus ilk bilmeceyi ‘bebekliğinde elleri ve ayakları üzerinde emekleyen, büyüyünce iki ayağı üstünde yürüyen, yaşlılığında bir bastona tutunan insandır’, ikincisini de ‘gün ve gece’ diye yanıtlayınca sfenks kendini kayanın tepesinden uçuruma atar. Oeidipus da kentin kralı olur. Bu efsaneden sfenksin her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten bir yaratık olduğu anlaşılır. Başka görüşlere göre canavarı bilmeceyi yanıtladıktan sonra Oeidipus öldürür. Bir diğerinde Thebaililer her gün bilmeceyi çözebilmek için toplanırlar ama başarılı olamazlar. Her günün sonunda da sfenks onlardan birini yer. Homeros bu mitostan söz etmez. Hesiodos’ta da çok az yer alır. Yol kesen sfenksin dış görünüşü şiddet sever, saldırgan kişiliğiyle aslan şeklindedir. Soyguncu olarak pençelere ve geniş, ürkütücü kartal kanatlarına sahiptir. Euripides kanatlarının parıldadığını yazar. Ayrıntılı görünüşünü tarif eden Sofokles sfenks için ‘bqvwosvwv’ kelimesini, Aiskhilos ise ‘svonnepiav npvvravis kvwv’ tanımını kullanır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kanatlı karışık yaratık, benzeri grifon gibi hem dekoratif hem de görevlerini simgelemek amaçlı Mısır, Suriye, Mezopotamya, Anadolu, Pers, Girit, Miken ve Yunan sanatlarında sık sık yer almıştır.&amp;nbsp; &lt;strong&gt;Mısır&lt;/strong&gt;’da 4. sülalenin 4. firavunu Kefren döneminde (M.Ö. 2558-2532) yapıldığı ileri sürülen Gize’deki büyük&amp;nbsp;heykel bilinen en eski sfenkstir. Burada erkek başlı, kanatsız, aslan gövdelidir ve batı-doğu yönünde uzanır. 74 metre uzunlukta ve 20 metre yükseklikteki anıtsal sfenksin gizli bir ifadeye sahip yüzü firavun Kefren’i, aslan gövdesi de onun gücünü sembolize eder. Gize platosundan doğal tek bir blok kireçtaşından yontularak yapılan heykelin ayaklarının altında alabastar mermerden bir tapınak bulunur. Kralın piramidinin yanındaki doğuya doğru bakan ve başı düz bir başlık ile örtülü olan sfenks tüm vadiyle tapınağın süsüdür ve mezarların bekçisidir. Pençelerinin arasında bir hikayenin anlatıldığı stel vardır. Bu hikayeye göre 4. Thutmosis kafasına kadar kumlarla örtülü heykelin üzerinde uyur. Rüyasında onunla konuşan sfenks kendisini bu kumlardan kurtarırsa Thutmosis’in Mısır’ın kralı olacağına dair söz verir. Yapıldığından bu yana defalarca çöl kumları altına gömülen bu görkemli heykel 18. sülale devrinde, hikayede adı geçen 4. Thutmosis tarafından temizlettirilir. Sonraki dönemlerde önemsiz tamiratlar geçirir ve en son 1998’de Mısırlılar tarafından on yıl süren bir restorasyonda zemine kireçtaşı blokları ilave edilir.&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;Mısır’da firavun portrelerinin sfenks biçiminde yapılması gelenektir. Bu yaratığın ortaya çıkışı da firavunun aslan kadar güçlü olduğunu göstermek içindir. 56. sülale zamanında sfenks aslanların adı altında anılır ve Aton ile özdeşleştirilir. Yeni imparatorlukta 1.Thutmosis zamanında Gize sfenksinin adı ‘Hor-em-akhet’ yani ‘Horus Ufukta’ ve ‘Horus Mezarlıkta’dır. Latin metinlerinde ise sfenks yeraltı dünyasının kuzeyinde uzak bir yerde durur ve Nemes krallığının sihirli peruğunun koruyucusudur. Orta İmparatorlukta 1.Seostris sarayının muhafızlarıdır. 3. Amenemhat’ın Ugarit’e gönderdiği iki sfenks Baal Tapınağı’nın girişine yerleştirilir. Yeni İmparatorluk döneminde de yapılan tapınaklara açılan yolların iki kenarında kalın temeller üzerine oturan sfenksler dizilidir. Karnak’taki Amon Tapınağı’nın giriş yolundakiler aslan gövdeli ve koçbaşlıdır. Tapınağın tanrısını kötü etkilerden koruduğuna inanılan karışık hayvanların ayaklarının arasında bir tanrının ya da kralın heykeli bulunur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mısır mitolojisinde önemli bir rolü olan sfenks yeraltı dünyasının kapılarının da gardiyanıdır. Pasif muhafızlıktan kralın düşmanlarını yok ediciye dönüşen bu doğaüstü yaratık bir yazıtta kendini şöyle ifade eder: “Mezar şapelini korurum. Mezara ait odanın muhafızıyım. Zorla içeri gireni uzaklaştırırım. Düşmanları ve silahlarını yere fırlatırım. Mezar şapelinden hainleri kovarım. Bir yere gizlenmiş düşmanları yok ederim. Gizlenecekleri yerleri kapatırım”. Kahire Müzesi’nde bulunan 4.Thutmosis’in savaş arabası kartal başlı, kanatlı, elinde hayat sembolü ve oraklı tanrı Horus’un düşmanlarını ayakları altında çiğneyen sfenkslerle süslüdür. Mısır’da böcek şeklinde muskalar, mücevherler, duvar resimleri ve steller üzerinde de tanrısal varlıkları, gücü ve bilgiyi simgeleyen sfenksler genellikle uzanmış durumda, erkek başlı, kanatsız ve sakallı olarak tasvir edilir. &lt;br /&gt;lebriz.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-4041089565401377450?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/4041089565401377450/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=4041089565401377450' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/4041089565401377450'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/4041089565401377450'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/eski-msrda-tapnaklarn-ve-mezarlarn.html' title='Eski Mısır&apos;da Tapınakların ve Mezarların Muhafızı Sfenks'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-4315653895950715746</id><published>2009-12-21T15:13:00.001-08:00</published><updated>2009-12-21T15:13:48.896-08:00</updated><title type='text'>Roma Mitolojisi Ve Tanrıları</title><content type='html'>Eski Romalılar ilk önce Predeist bir çağ yaşamışlar. Bu çağda Romalılar hiç bir Tanrıya tapmamışlar. Buna rağmen iyilik ve kötülük anlayışına sahiplermiş ve büyü ile uğraşırlarmış. Zamanla inançlarında ölümsüzler Lar'lar ile Penat'lar ortaya çıkmıştır. Her Roma ailesinin bir Lar'ı, birkaç tane de Penat'ı vardı; bu Tanrılar, yalnız o ailenin olur, kendilerine tapınaklarda tapılınamazdı. Bütün şehri koruyan Larlar ile Penatlar da bulunurdu ayrıca.&lt;br /&gt;Artan savaşlar, ulusların kaynaşması ile birlikte Tanrı inancı Roma'ya da gelmiş. Böylece Yunanların Olimpos Tanrılarını Romalılar da kabul etmiş, yalnız adlarını değiştirmişler. Jupiter (Zeus), Neptunus (Poseidon), Vesta (Hestia), Iuno (Hera), Mars (Ares), Vulcanus (Hephaistos), Minerva (Athena), Venus (Aphrodite), Mercurius (Hermes), Diana (Artemis) isimleri verdikleri Tanrılara inanmışlar. Hades'e Pluton, Dionysos'a Bakkhos demişler, Apollon adını değiştirmemiş olduğu gibi kullanmışlar.&lt;br /&gt;Abeona - Roma mitolojisinde çocukların koruyucusu Tanrıça.&lt;br /&gt;Abundantia - Roma mitolojisinde fazla etkin olmayan bolluk, başarı ve şans Tanrıçası.&lt;br /&gt;Aequitas - Roma mitolojisinde adil işlerin ve anlaşmaların Tanrısı.&lt;br /&gt;Alemonia - Henüz doğmamış çocukları besleyen Tanrıça.&lt;br /&gt;Anna Perenna - Yeni yıl Tanrıçası. Onun festivali Mart ayının 15 de kutlanırdı. Romalılar amnis perennis ("sonsuz akıntı") kelimesine çeşitli anlamlar vermişler&lt;br /&gt;Antevorte - Roma mitolojisinde geleceğin Tanrıçası.&lt;br /&gt;Appiades - Appian su kemerinin yakınlığında tapınakları bulunan beş Tanrıçaya verilen genel ad. Bu Tanrıçalar: Concordia, Minerva, Pax, Venus, ve Vesta idi.&lt;br /&gt;Aurora - Şafak Tanrıçası. Yunan mitolojisinde ona Eos demişler.&lt;br /&gt;Bellona - Romalı'ların Zafer Tanrıçası. Kapadokya Tanrıçası Ma ve Yunan Tanrıçası Nike ile aynı özellikleri taşımaktadır.&lt;br /&gt;Bubona - Roma mitolojisinde atların ve büyükbaş hayvanların Tanrıçası.&lt;br /&gt;Camenta - (Egeria) Romalıların Doğum Tanrıçası.&lt;br /&gt;Caca - Romalıların Ocak Tanrıçası ve Gigant Cacus'un kızakardeşi. &lt;br /&gt;Concordia - Romalıların Barış Tanrıçası.&lt;br /&gt;Concus - Eski Roma Tanrılarından biri. Gizlemek, örtmek, saklamak Tanrısıydı.&lt;br /&gt;Copia - Servet ve bolluk Tanrıçası.&lt;br /&gt;Dea Dia - Büyüme ve gelişme Tanrıçası.&lt;br /&gt;Dea Tacita - Kelime anlamıyla 'Sessizliğin Tanrıçası'. Roma mitolojisinde Ölüm Tanrıçası.&lt;br /&gt;Diana - Doğa, verimlilik ve çocuk doğum Tanrıçası. O Capua yanındaki Tifata dağında çalışır ve aynı zamanda Ay Tanrıçası görevini de üstlenmiş. Latinlarin de Tanrıçasıydı.&lt;br /&gt;Disciplina - Roma mitolojisinde Disiplin ve düzen Tanrıçası.&lt;br /&gt;Dius Fidus - Ant ve Yemin Tanrısı. Sabine kökenli bir Tanrıydı.&lt;br /&gt;Duellona - Roma Tanrıçası.&lt;br /&gt;Edusa - Küçük çoçuklara beslenmeyi öğreten Tanrıça.&lt;br /&gt;Egeria - Doğum Tanrıçası. Roma'nın kurucusu Romulus'un koruyucusu.&lt;br /&gt;Eventus Bonus - (Bonus Eventus)'İyi Akşamlar'. İş yaşamında başarı Tanrısı. Ayrıca Hasat Tanrısı olarak da bilinir. Heykeli Roma'da, Jupiter tapınağının yanında konulmuştur.&lt;br /&gt;Genius - Roma Tanrısı. Bir nevi koruyucu melek görevini görüyordu. Her insanın kendine ait bir Genius'u olduğuna inanılırdı.&lt;br /&gt;Grazia'lar - (Graces) - Letafet perilerinin Roma mitolojisindeki isimleri. Yunan mitolojisinde Kharit'ler olarak geçerler. Doğadaki güzellik ve neşe insanların da, Tanrıların da kalplerinde duygukları, güzellik hayranlığı onların eseridir.&lt;br /&gt;Fabulinus - Bebeklerin Tanrısı. Efsaneye göre, bu Tanrı Romalı çocuklara konuşmayı öğretirdi.&lt;br /&gt;Faunus - Vahşi doğanın ve verimliliğin Tanrısı. Nasihatçı olarak da tapınım ve saygı görmüştü. O Yunanların doğa tanrısı Pan ile aynı özellikleri taşımıştır, boynuz ve yeleleri varmış. Büyükbaş hayvanların da koruyucusu olarak bilinmiştir. Ona Roma Kır Tanrıları Faun'lar eşlik ederlermiş. Faun'lar Yunan mitolojisinde Satyr'ler olarak yerlerini almışlar. Faunus'un bayan benzeri Fauna'dır. Kurt suratı, çelenk ve kadeh Faunus'un simgeleridir.&lt;br /&gt;Febris - Telaş ve paniğe karşı koruyucu Tanrıça. Febris ("heyecan") antik Roma'da üç tapınağa sahipti. Bu tanınaklardan biri Palatine ve Velabrum arasında yer almıştı.&lt;br /&gt;Flora - İlkbaharın taze çiçeklerinin Tanrıçası. Quirinalis yakınında tapınağı vardı. Dördüncü yüzyılda bu Tanrıçanın şerefine, 28 Nisan - 1 Mayıs tarihleri arasında Floralia festivali kutlanırdı. Flora Yunanların Chloris'i ile özdeşleştirilmiştir.&lt;br /&gt;İanus - (Janus) - Romalıların inancına göre İanus, evlerin kapılarını bekleyen bir Tanrıydı.&lt;br /&gt;Junon - (Iuno) Romalıların baş Tanrıça Hera'ya taktıkları ad.&lt;br /&gt;Jupiter - Romalıların baş Tanrı Zeus'a verdikleri ad.&lt;br /&gt;Juturne - (Juturna) Romalıların Su Kaynakları Tanrıçası. Jupiter onu periye çevirmiş ve Latium yakınlığındaki Lavinium'da bir su kaynağını ona armağan etmişti. O Fontus (Fons)'un annesi ve Janus'un karısıydı.&lt;br /&gt;Juventus - Gençlik Tanrıçasının adı. Romalılar gençlik çağına giren delikanlılara bu adı koyardı.&lt;br /&gt;Kybele - Roma ve eski Anadolu mitolojisinde Tanrıların anası. Onun karakteri Phyrgia'da ortaya çıkmış, daha sonra Yunanistan'a kadar yayılmıştır. Yunanlarda Rheia onun yerini almıştır.&lt;br /&gt;Lar - Romalıların ocakbaşı Tanrısı.&lt;br /&gt;Larv'lar - Roma inançlarına göre tehlikeli ve insanlara bela olan ruhlar. Anlatılanlara göre, Larv'lar ellerinde uğursuzluğun sembolü olan birer baykuş taşırlardı.&lt;br /&gt;Libitina - Roma da ölüler için yapılan merasimi koruyan Tanrıça&lt;br /&gt;Lima - Başlangıçlar Tanrıçası.&lt;br /&gt;Luna - Romalıların Ay Tanrıçasına verdikleri ad. Yunanlar ona Selene derler.&lt;br /&gt;Lucina - Kadınlara doğumda yardım eden ve sancıları azaltan Tanrıça. Sonraları 'çocuklara ışık bahşeden' anlamına gelen Juno adını almıştır.&lt;br /&gt;Maia - Mayıs ayına adını veren Tanrıça. Bu ayda ona kurbanlar verilir, adaklar adanırdı. Mitolojide Maia Vulcan'ın yardımcısıydı. Bazen Fauna ve Ops ile eşit tutulurdu.&lt;br /&gt;Mars - İlk başlarda bitkilerin köklerini besleyen bir Tanrı olmasına rağmen daha sonra Yunan mitolojisinden etkilenerek Savaş Tanrısı sıfatını kazanmıştı. Yunanlıların aksine Romalılar onu severlerdi. Onlara göre ise Mars üstün, soylu bir görünüşü olan hiç yenilmeyen bir Tanrıydı.&lt;br /&gt;Mater Matuta - Romalıların şafak Tanrısı.&lt;br /&gt;Minerva - (Minerve) Romalıların Zeka Tanrıçası Athena'ya verdikleri isim.&lt;br /&gt;Moneta - Başarı Tanrıçası.&lt;br /&gt;Nascio - Roma mitolojisinde Doğum Tanrıçalarından biri.&lt;br /&gt;Necessitas - Zaruret, Zorunluluk Tanrıçasıydı. Kader Tanrıçası olarak da bilinmekteydi. Romalılar onun insan şeklinde olduğuna inanırlardı. Yunanlardaki ismi Ananke idi.&lt;br /&gt;Neptun - Romalıların Deniz Tanrısı Poseidon'a verdikleri ad.&lt;br /&gt;Nerio - Romalılarda savaş Tanrısının karısı olup, kahramanlığı temsil eder.&lt;br /&gt;Nundina - Roma mitolojisinde yeni doğan bebeğe isim takıldığı dokuzuncu günün Tanrıçası.&lt;br /&gt;Occator - Acı ve üzüntü Tanrısy.&lt;br /&gt;Orcus - Ölüm ve yeraltı dünyasının Tanrısı. Bazen çok zalim ve korkunç, bazense oldukça iyi bir Tanrı olarak tanımlanmıştır. Yunan Tanrııs Hades'le aynı özellikleri taşımıştı.&lt;br /&gt;Pales - Romalıların koyun sürülerini koruyucusu olduğuna inandıkları Tanrı.&lt;br /&gt;Parkae - Romalıların Ralih Tanrıçalarına verdikleri ad.&lt;br /&gt;Penat'lar - Romalıların Ev Tanrılarına verdikleri ad.&lt;br /&gt;Pilumunus - Yeni doğan çocukları koruyan Roma Tanrıçası.&lt;br /&gt;Poena - Roma mitolojisinde ceza Tanrıçası&lt;br /&gt;Pomona - Romalıların Meyve Tanrıçası.&lt;br /&gt;Puta - Ağaçlar ve asmaları budamakla ilgili olan Roma Tanrıçası.&lt;br /&gt;Romulus ile Remus - Roma mitojisinde ikiz kardeşler. Mars ile Rea Silvanın oğulları. Küçük yaşta Tiber nehrine bırakılan ikizler, dişi bir kurt tarafından bulunmuş, onun sütüyle beslenmişlerdi. Sonra onları Picus adında bir çoban keşfetmiş, evine götürüp besleyip büyütmüştü. Kardeşlerin kaderinde Roma şehrinin temelini koymak vardı. Büyüdükten sonra iki kardeş arasında şehri hangisinin kuracağı konusunda tartışma çıkmış ve bu tartışma Remus'un ölümüyle sonuçlanmıştı. Romulus Roma şehrinin kurucusu ve ilk kralı oldu. Roma'nın kurucusu Romulus da tanrısallaştırılmıştı.&lt;br /&gt;Salus - Romalıların Sağlık Tanrıçası.&lt;br /&gt;Saturnus - Roma Tanrısı Satürnüs çiftçilerin Tanrısı olarak görülmüştür. Mitolojiye göre Satürnüs ve karısı hasat Tanrıçası olan Ops ekincileri korurmuş. Yunan mitolojisinin etkisi ile sonraları Satürnüs Kronos kişiliği kazanmıştır. Satürnüs'ün İtalya'yı yönettiği devre 'altın çağ' adını vermişler.&lt;br /&gt;Silvanus - Romalıların Orman, Bağ - bahçe Tanrısı.&lt;br /&gt;Summanus - Romalıların gece çakan Şimşek Tanrısı.&lt;br /&gt;Tellus - Romalıların Yunan mitolojisindeki Toprak Ana (Gaia) ya verdikleri ad.&lt;br /&gt;Terminüs - Romalıların sınır taşı Tanrısı.&lt;br /&gt;Vacuna - Sabinelilerin Tarım Tanrıçası. Vacuna'ya kutsal orman Reate'nin bulunduğu bölgede tapınılmıştır.&lt;br /&gt;Velovis - Bir Roma Tanrısı. Yer altı Tanrılarından sayılmakta, volkanlar ve balıkları bunun idare ettiğine inanılır.&lt;br /&gt;Veritas - Adalet ve Gerçek Tanrıçası. Satürnüs'ün kıız.&lt;br /&gt;Vesta - Aile ocağı Tanrıçası&lt;br /&gt;Virtus - Roma mitolojisinde cesaret ve savaş gücünün Tanrısı&lt;br /&gt;Vulcanus - Ateş Tanrısı. Demircilik ve sanatla da uğraşır. Onun dökümhanesi Etna dağındadır. Burada o yardımcıları ile beraber Tanrılara ve kahramanlara silah yapardı. Yunan mitolojisinde bu Tanrı Hephaestus adını almıştı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-4315653895950715746?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/4315653895950715746/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=4315653895950715746' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/4315653895950715746'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/4315653895950715746'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/roma-mitolojisi-ve-tanrlar.html' title='Roma Mitolojisi Ve Tanrıları'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-181394306766408295</id><published>2009-12-21T15:12:00.001-08:00</published><updated>2009-12-21T15:12:36.363-08:00</updated><title type='text'>Aborjinler</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Aborijin, Avustralya kıtası yerlilerine verilen addır. Avustralya Yerlileri ifadesi de kullanılmaktadır. Kelime Latince kökenden, başlangıçtan gelen anlamında "ab origine" ifadesinden tüm yerli toplulukları tanımlamak için türetilmiş olmasına karşın, 17.yüzyıldan itibaren özelde Avustralya yerlilerini genelde de yerli hakları için kullanılmıştır. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Aborijinler ifadesi genel olarak tüm bir Avustralya, Tazmanya ve çevre adalarda yaşayan yerlileri tanımlamakta kullanılmakla birlikte, bu isimlendirmenin dil ve yaşayış biçimi olarak ortak noktalarıyla birlikte farklılıklar da taşıyan geleneksel toplulukları işaret ettiği de unutulmamalıdır. Yerli kabilelerden bazıları, New South Wales ve Viktorya'da Koori, Queensland'da Murri, Güney Avustralya'da Noongar, Merkezi Batı Avustralya'da Yamatji, Güneybatı Avustralya'da Nunga, Kuzey Avusturya'da ve Kuzey bölgelerine komşu bölgelerde Anangu, Orta Kuzey bölgede Yapa, Doğu Arnhem topraklarında Yolngu ve Tazmanya'da Palawah kabileleridir. En büyük guruplardan Anangu (Çölden gelen kişi anlamına gelmektedir) kabilesinin Yankunytjatjara, Pitjantjatjara, Ngaanyatjara, Luritja ve Antikirinya şeklinde alt toplulukları bulunmaktadır. Kültür ve Din Namadgi Ulusal Park'da bulunan bu Aporijin kaya çiziminde Kanguru, Dingolar, Kaplumbağa ve insanlar görülmektedir. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Avustralya kıtasında, Avrupalıların gelmesinden önce, farklı dillere sahip pek çok kabile barındığı için tek bir kültürden ziyade birbirleriyle benzerlikleri de olan farklı kültürlerden bahsedilebilir. Pek çok büyük ve birbirlerinden farklı grupların kendi kültürleri, inanç yapıları ve dilleri bulunmaktadır. Bu kültürler zaman içinde birbirleriyle az veya çok çakışmışlardır.Â&amp;nbsp; &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Rüyalar, düşler hem yaradılışın antik zamanı hem de günümüz gerçeğini ifade etmektedir. Düş zamanı hikayelerinden bir örnek; &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;"Tüm dünya uykudaydı. Her şey sessiz, hareketsizdi ve hiçbir şey büyümüyordu. Hayvanlar yeraltında uyumaktaydı. Bir gün gökkuşağı yılanı uyandı ve dünyanın yüzeyinde süründü. Her şeyi bir kenara itti ve bu onun tarzıydı. Tüm bir diyarı gezdi ve yorulduğunda kıvrılıp uyumaya başladı. Böylece heryere izini bıraktı. Sonra geri döndü ve kurbağalara seslendi. Onlar da su dolu kocaman mideleriyle ortaya çıktılar. Gökkuşağı yılanı onları gıdıklayıp güldürdü. Sular ağızlarından çıktı ve gökkuşağı yılanının izlerini doldurdu. Göl ve nehirler böyle yaratıldı. Daha sonra çimenler ve ağaçlar büyümeye ve yeryüzünü yaşam doldurmaya başladı."&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div align="justify"&gt;1996 nüfus sayımında Aborijinlerinin %72 oranında Hristiyanlığın çeşitli formlarını uyguladıkları, %16'sının ise herhangi bir dini işaretlemediği bildirilmiştir. 2001 yılı nüfus sayımında Aborjin nüfusunun yüzde 0.03 kadarının Aborijin dini pratiklerini uyguladıkları tespit edilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;ABORİJİN DUASI &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;"Her şey yeterli olsun! Seni ayakta tutmaya yetecek kadar güzelliklerle dolu bir yaşam sürmeni diliyorum. Aydınlık bir bakış açısına sahip olmana yetecek kadar güneş diliyorum. Güneşi daha çok sevmene yetecek kadar yağmur diliyorum. Ruhunu canlı tutmaya yetecek kadar mutluluk diliyorum. Yaşamdaki en küçük zevklerin daha büyükmüş gibi algılanmasına yetecek kadar acı diliyorum. İsteklerini tatmin etmeye yetecek kadar kazanç diliyorum. Sahip olduğun her şeyi takdir etmene yetecek kadar kayıp diliyorum. Son "elveda"yi atlatmana yetecek kadar "merhaba" diliyorum."&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&amp;nbsp;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;ABORİJİN ve SANAT&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Aborijinler suyla çeşitli kaya pigmentlerini karıştırarak elde ettikleri boyalarla kayalıklara veya ağaç kabuklarına ilkel fırçalar, çubuklar ve parmaklarını kullanarak veya ağızlarına aldıkları boyayı püskürterek boyama yapmışlardır. Aborijin sanatında temalar Aborijinlerin mitolojik Düşzamanı ile ilişkilidir. Öyle ki, günümüzde temasını aborijin maneviyatından almayan sanatların hakiki aborjin sanatı olmadığını söyleyenler bulunmaktadır. Aborijinlerin önde gelen sanatçılarından Wenten Rubuntja manevi anlamdan yoksun herhangi bir aborjin sanatı ile karşılaşmanın zor olduğunu söylemektedir. Müzik ve dansın da Aborijin kültüründe önemli bir yeri vardır. Aborijinlerin hemen her durum için yazdıkları şarkıları bulunmaktadır; av şarkıları, cenaze şarkıları, atalarla ilgili şarkılar, mevsim şarkıları, hayvan ve arazi ile ilgili şarkılar ve Rüyazamanı efsaneleriyle ilgili şarkılar. Aborijin müzikleri de kıtaya özgü enstrümanlarla (örneğin didgeridoo) icra edilirler.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-181394306766408295?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/181394306766408295/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=181394306766408295' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/181394306766408295'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/181394306766408295'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/aborjinler.html' title='Aborjinler'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-7824910010111601367</id><published>2009-12-21T15:05:00.001-08:00</published><updated>2009-12-21T15:05:05.525-08:00</updated><title type='text'>Aborjin Mitolojisi</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Avustralya Aborjin kültürü pek çok bakımdan doğaya dayalıdır. Mitolojik kahramanların çoğu hayvanlardır. Ortak mitolojik temalardan biri Düşzamanı'dır (Dreamtime).&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Figürler ve Unsurlar  &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Alchera (mit) &lt;br /&gt;Alcheringa - Aborjinlerin Düşzamanı için kullandıkları terim &lt;br /&gt;Altjira - Aranda kabilesi Gök tanrısı. &lt;br /&gt;Anjea - Bolluk tanrıçası &lt;br /&gt;Bagadjimbiri - iki kardeş ve yaratışı tanrı &lt;br /&gt;Bahloo - Ay tanrıçası &lt;br /&gt;Baiame - Kamilaroi kabilesinin atası ve yönetici tanrısı &lt;br /&gt;Bamapana - Murngin halkının hilekar kahramanı &lt;br /&gt;Banaitja - Yaratıcı tanrı &lt;br /&gt;Beralku - Ölüler adası &lt;br /&gt;Bobbi-Bobbi - Semada yaşayan Gökkuşağı Yılanı'na benzer dev yılan &lt;br /&gt;Brolga &lt;br /&gt;Bunbulama - yağmur tanrıçası &lt;br /&gt;Bunjil - Kulin halkının yüce tanrısı bazen bir kartal olarak tezahür eder. &lt;br /&gt;Bunyip - a mythical creature said to lurk in billabongs. &lt;br /&gt;Daramulum - Wiradhuri ve Kamilaroi halkının gök ve hava tanrısı, şamanların yönetici tanrısı ve aysal (lunar) uluhiyet &lt;br /&gt;Dhakhan - Kabi halkının atası tanrı &lt;br /&gt;Dilga - bolluk ve yetişme tanrıçası &lt;br /&gt;Djanggawul - İkisi kız biri erkek olan ve Avustralya kıtasını ve üzerindeki bitki örtüsünü yaratan üç kardeş &lt;br /&gt;Djunkgao - Okyanus akıntılarıyla ilişkili bir grup kızkardeş &lt;br /&gt;Rüyazamanı - Aborjin kültürünün merkezi ve birleştirici teması &lt;br /&gt;Eingana - Tüm suların, hayvanların ve insanların anası yaratıcı tanrıça &lt;br /&gt;Erathipa - hamile kadına biçim veren bir kaya &lt;br /&gt;Galeru - Djanggawul'i yutan gökkuşağı yılanı &lt;br /&gt;Gidja - Ay tanrısı, kadınların yaratıcısı &lt;br /&gt;Gnowee - Güneş olmadan önce dünyada yaşayan güneşsel tanrıça &lt;br /&gt;Inapertwa - Numakulla'nın kendileriyle yerküre üzerindeki tüm yaşamı yarattığı küçük yaratıklar (Aranda)&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;I'wai - Koko Y'ao halkının kahramanı. &lt;br /&gt;Jar'Edo Wens - dünyevi bilgi ve fiziksel güç tanrısı &lt;br /&gt;Julana - a lecherous god who surprises women by burrowing beneath the sand &lt;br /&gt;Julunggul - a rainbow serpent and fertility goddess &lt;br /&gt;Kalseru &lt;br /&gt;Karora - Yaratıcı tanrı &lt;br /&gt;Kidili - an ancient moon-man who attempted to rape some of the first women on Earth (Mandjindja) &lt;br /&gt;Kondole - a mean and rude man who became a whale &lt;br /&gt;Kunapipi - Ana tanrıça ve pek çok kahramanın yönetici uluhiyeti &lt;br /&gt;Kutjara &lt;br /&gt;Makara - the seven sisters who eventually became the Pleiades &lt;br /&gt;Mamaragan - Sesiyle gökkuşağını oluşturan şimşek tanrısı &lt;br /&gt;Mamu &lt;br /&gt;Mangar-kunjer-kunja - insanları yaratan kertenkele tanrı &lt;br /&gt;Mimi - Arnhem Land halkının peri benzeri varlıkları &lt;br /&gt;Minawara - Nambutji'nin ataları &lt;br /&gt;Mokoi - Kara büyüyü kullanan büyücüleri öldüren kötü ruh &lt;br /&gt;Mura-mura - Rüyazamanını anlatan bir başka kelime &lt;br /&gt;Gökkuşağı yılanının bir temsili, WaugalNargun - Çocukları kaçıran dişi bir canavar &lt;br /&gt;Ngariman - Bagadjimbiri'yi öldüren kedi-insan &lt;br /&gt;Nogomain - ölümlü ebeveynlere çocuk ruhu veren bir tanrı &lt;br /&gt;Puckowe - Göklerde yaşayan büyükanne ruh &lt;br /&gt;Pundjel - Dini ayinleri ortaya koyan yaratıcı tanrı &lt;br /&gt;Gökkuşağı yılanı - Su deliklerinde yaşayan, suyu kontrol eden yaratıcı ruh &lt;br /&gt;Tjilpa - Kedi halkının atası &lt;br /&gt;Tjinimin - Avustralya halkının atası &lt;br /&gt;Ulanji - Binbinga'nın yılan atası. &lt;br /&gt;Ungud - Bazen erkek bazen dişi olan yılan tanrı &lt;br /&gt;Wagyl - Su yollarını yaratan yılan benzeri yaratık &lt;br /&gt;Wahwee &lt;br /&gt;Walo - günüş tanrıçası &lt;br /&gt;Waramurungundi - İlk kadın (Gunwinggu) &lt;br /&gt;Wati-kutjara - kertenkele insanlar &lt;br /&gt;Wawalag - Djanggawul kızları olan iki kızkardeş &lt;br /&gt;Wollunqua - yağmur ve bolluk yılan-tanrısı &lt;br /&gt;Wondjina - bulut ve yağmur ruhları &lt;br /&gt;Wuluwaid - yağmur tanrısı &lt;br /&gt;Wuragag - İlk insan (Gunwinggu) &lt;br /&gt;Wuriupranili - Meşale taşıyan güneş tanrıçası. &lt;br /&gt;Wurrunna - bir kahraman &lt;br /&gt;Yara-ma-yha-who -küçük bir vampir benzeri insan, canavar &lt;br /&gt;Yowie - kertenkele ve karınca karışı bir dev yaratık &lt;br /&gt;Yhi - Işık ve yaratılış tanrıçası, güneşsel (solar) uluhiyet &lt;br /&gt;Yohrmum &lt;br /&gt;Yurlungur - Bakır yılan &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-7824910010111601367?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/7824910010111601367/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=7824910010111601367' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/7824910010111601367'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/7824910010111601367'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/aborjin-mitolojisi.html' title='Aborjin Mitolojisi'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-7249087240203804878</id><published>2009-12-21T15:04:00.001-08:00</published><updated>2009-12-21T15:04:13.972-08:00</updated><title type='text'>Mısır Tanrıları</title><content type='html'>&lt;ul&gt;&lt;li&gt;Ailuros - Antik Mısır'da kedi tanrıça. Bastet olarak da biliniyordu. Uzunca bir süre Mısır'da bir kediye zarar vermek kanuna aykırıydı ve bu suçun cezası ölümdü. Bastet İsis'in ve Ra'nın kızıydı. Başta cinsellik ve doğurganlık Tanrıçasıyken, ölüleri koruma, ölenlerin başarılı yada başarısız olduklarına karar verme, yağmur yağdırma, hastalara, özellikle de çocuklara iyileşmeleri için yardım etme özelliklerine ek olarak güneş, ay, analık ve aşk Tanrıçası haline de geldi.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Aker - Güneşi ayarlamak ve yükseltmekten sorumlu Tanrı.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Akeru - Aker'in yardımcılığını yapan Tanrılar Grubuna verilen genel ad.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Amathaunta - Mısır mitolojisine göre, Deniz Tanrıçası.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Am-heh - Mısır mitolojisinde karma Tanry. Yeraltı Dünyasının Tanrısı.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Ammut - Ölümsüz yasama layık olmayanın kalbini yiyen canavar.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Amon - Hermopolis rahiplerine göre Yaratıcı Tanrı.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Amon-Ra - Amon'in rahipleri tarafından karma birleşik Tanrı. Amon-Ra bir Boğa olarak resmedilirdi.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Amset - Horus'un oğlu. Ölülerin karaciğerinin koruyucusudur ve Tanrıça İsis tarafından korunur.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Anubis - Anpu) Ölüleri koruyan ve yücelten Tanrıça. Çakal başlıdır. Piramit metinlerinde, Anubis Ra'nın oğlu olarak yer alır. Başka metinlerde ise Osiris yada Seth ile ilişkilendirilir. Anubis Osiris'in ölümünden sonra onun vücudunun korunması işini üstlenir.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Anuket - (Anqet) Soğuk su dağıtıcısı.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Apis - Verimlilik Tanrısıdır. Güneş diski ve uraeusserpentten oluşan boğa tacıyla betimlenmiştir. Kutsal Apis boğası, Memphis'te bulunurdu ve Serapum'da büyük bir kitle halinde Apis boğalarının mezarı bulunuyor.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Bastet - (Bast) Kedilerin koruyucusu olan Tanrıça. Uzunca bir süre Mısır'da bir kediye zarar vermek kanuna aykırıydı ve bu suçun cezası ölümdü. Bastet İsis'in ve Ra'nın kızıydı. Başta cinsellik ve doğurganlık Tanrıçasıyken, ölüleri koruma, ölenlerin başarılı yada başarısız olduklarına karar verme, yağmur yağdırma, hastalara, özellikle de çocuklara iyileşmeleri için yardım etme özelliklerine ek olarak güneş, ay, analık ve aşk Tanrıçası haline de geldi.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Bes - Müzik, dans ve iyi yemek gibi aile zevklerinin Tanrısı olarak sayılır. Ayrıca çocukların eğlendiricisi ve koruyucusudur. Sakallı, vahşi görünümlü komik bir cüce olarak ve yuvarlak bir yüzle resmedilmiştir.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Buto - Aşağı Mısır'ın Kobra Tanrıçası.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Duamutef - Horus'un oğlu. Ölünün midesinin koruyucusudur ve Tanrıça Neith tarafından korunur.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Edjo - Yılan Tanrıça, Aşağı Mısır'ın sembolü ve koruyucusu.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Geb - Yeryüzünün Tanrısı. Gökyüzünün eşi. Kutsal hayvanı kazlardı. Erkek olan Geb Mısır toprağını , daha genel olarak da yeryüzünü temsil eder.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Hapi - (Hapy) Horus'un oğlu. Ölülerin ciğerlerinin koruyucusudur ve Tanrıça Nephthys tarafından korunur. Hapi ismi farklı hiyerogliflerle ifade edilmişti; çoğunlukla ama her zaman olmamak kaidesiyle Nil Nehrinin Tanrısının ismiydi. Hapi, tacı zambaklardan (yukarı Nil) veya papirüs bitkilerinden (Aşağı Nil) yapılmış şişman bir adama benzetilmiştir.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Har-nedj- itef - Horusun bir görünümü. Ölümün koruyucusu.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Harpocrates - Osiris'l İsis'in oğlu. Emzirilen küçük bir çocuk. Parmak emen genç bir oğlan olarak gösterilmiştir.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Hatmehit - Balık Tanrıça.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Hator - (Hathor) Mısır'ın çok eski bir gökyüzü Tanrıçası Tanrıçasıdır. İnek Tanrıçadır. İnek başı ile sembolize edilirdi. Sık sık İsis'le eşdeğer tutulmuştur. Hator Edfu'da Horus'un partneri olarak tapılmıştır. Aşk, müzik ve gülmenin Tanrıçası olarak düşünülmektedir.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Hauhet - Ölçülemeyen Sonsuzluğun Tanrıçası. Çoğunlukla bir kurbağa gibi yada kurbağa kafalı bir kadın gibi resmedilirdi.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Heh - Sonsuzluğu temsil eden Tanrılardan. Bir kurbağa yada kurbağa kafalı bir adam gibi resmedilirdi.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Hemen - Şahin Tanrı.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Hemsut - Kader Tanrıçası.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Heqet - Hermopolis'teki 8 Tanrıdan biri.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Heru-ra-ha - Horus ve Ra'ya şükretmeyi sembolize eden karma bir Tanrı.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Hike - Doğaüstü güçlerin Tanrısı.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Horus - Osiris'le İsis'in oğlu. Cennetin hükümdarı, yeryüzünün kralı ve kutsal şahin olarak kabul edilir. Horus'un evrensel olduğu ve ezelden beri var olduğu fikri piramit yazılarında belirtiliyor.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Imhotep - Hekimlik Tanrısı. Djoser'in veziri, sonra Ptah'in oğlu gibi ibadet edilmiştir.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;İsis - Mısır'ın en büyük Tanrıçası. Simgesi, Sirius yıldızıdır. Sanat Tanrıçasıdır. Osiris'in dulluğunun ve şiirin Tanrıçası olarak bilinmektedir. Kutsal hayvanı kobra yılanıdır. İsis'in Mısır halkı tarafından reankarnasyonla Cleopatra'nın içinde yaşadığına inanılmıştı.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Khepri - (Khepare) Heliopolitan inancında yaratıcı Tanrı. Atum ve Ra ile karışmıştır. Yükselen günesin böcek Tanrısı.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Khnemu - Su baskını ve Nil'in iri Tanrısı.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Khnum - (Khnemu) Yaratıcı Tanrılardan biri. Bir çömlekçi ustalığıyla, çamura biçim verip insanı yaratıyordu.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Khons - (Khonsu) Ay Tanrısı. Theban'da tapılmıştır.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Maat - (Ma'at) Gerçek ve Hukukun Tanrıçası.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Mefetseger - Krallar Vadisi'nin Tanrıçası.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Min - Erkek Bereket Tanrısı. Ona güç ve iktidar Tanrısı da denilmektedir.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Month - (Montu) Savaş Tanrısı. Mısır'da tapılmıştır.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Mut - Amon'in eşi ve Theban'ın ana Tanrıçası. Akbaba başlıdır.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Nefertem - Nilüfer çiçeğinin Memphis Tanrıçası.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Neith - Eski bir savaş ve dokuma Tanrıçası.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Nekhebet - Yukarı Mısır'daki Akbaba Tanrıçası.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Nephthys - Ölülerin özel koruyucu Tanrıçası. Seth'in eşi ve Isis'in kız kardeşi.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Neter'ler - Mısır yazılı belgelerinde, Tufan'dan sonra ülkeyi yönettiği söylenen "yarı Tanrı" varlıklar.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Nun - Kainat'ın yaratıldığı ilk suların Tanrısı.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Nut - Gökyüzü Tanrıçası. Osiris ve Isis'in annesi ve gökyüzü Tanrıçası. Gökyüzü olarak dünyanın üzerinde kemer gibi uzanmıştır.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Onuris - Savaşçı ve Abidos'un gökyüzü Tanrısı.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Osiris - Mısır kültünde, en önemli Tanrılardan biri. Ölülerin Tanrısı, ölümsüz yaşam için diriliş Tanrısı, kural koyucu, koruyucu, ölülerin yargıcı. Gökyüzünde, Orion takımyıldızının onu simgelediği düşünülürdü.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Ptah - Mısır panteonunda en eski ve en büyük "Yaratıcı Tanrı". Cennetleri ve dünyayı yaratmakla sorumlu. Memphis'in mumya yaratma Tanrısı. Mimari, mühendislik ve "yapı bilimi" ile özdeşleştirilir. İnsan başlı bir Tanrıdır.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Qebsenuef - (Qebehsenuef) Horus'un oğlu. Ölülerin bağırsaklarının koruyucusudur ve Tanrıça Selket tarafından korunurdu.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Qetesh - Aşkın ve güzelliğin Tanrıçası. Aynı zamanda doğa Tanrıçası olarak da tanınmaktaydı.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Ra - Hermopolis güneş Tanrısı. Atmaca kafalı bir insan olarak temsil edildi.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Satet - Nil suyu ve bereket Tanrıçası.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Seker - Işığın Tanrıçası ve yeraltından başlayan öbür dünyaya giden ölülerin ruhlarının koruyucusudur.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Sekhmet - Yıkım ve savaşın dişi aslan Tanrıçası.&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;Selket - Akrep Tanrıçadır. Büyüleri vardır. Kötü ruhlu insanlara ölüm verir.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Serapis - Yer altı dünyasının ve güneşin Helenistik Tanrısı.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Seshat - Ölçüm ve Yazma Tanrıçası.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Seth - Eski dönemlerde fırtına, gök ve gök gürültüsü Tanrısı. Kötü güçlerin etkisi altına giren Seth, kardeşi Osiris'i öldürdü ve Mısır'a sahip olmak istedi. Ama İsis, dağılmış parçalarından Osiris'i canlandırdı, ondan bir çocuk sahibi oldu. Oğulları Horus, Seth'i yenip babasının intikamını aldı ve Mısır'ın başına geçti. Osiris'e karşı çıktıktan sonra şeytani Tanrı olarak anılmaya başlamıştır.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Shu - Rüzgar ve havanın Tanrısı. Mut ve Geb'in babası. Yunan mitolojisindeki Atlas gibi gökyüzünü taşır.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Sobek - Timsahlar Tanrısı. Su Tanrısı olarak, aynı zamanda Nil'in yıllık taşmasını ve vadisinin gübrelenmesini sembolize etti.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Tavaret - (Tauret) Hamile kadınlara göz kulak olan hipopotam Tanrıçasıdır.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Tefnut - Nem ve bulutların Tanrıçasıdır. Nut ve Geb'in annesi. Bazı metinlerde kardeşi Şu ile beraber, Güneş'in doğuşundan itibaren gökyüzünü taşır.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Thoth - Bilgeliğin Tanrısı. Yazma, Akıl ve Ay Tanrısı özelliği ile anılmıştır. İbiş kuşu başıyla resmedilmiştir ve elinde bir dolmakalem ve her şeyi kaydettiği parşömenler vardır. Hiyerogliflerin ve simyanın onun insanlığa armağanı olduğu söylenir. Yunan Tanrısı Hermes ile özdeşleştirilmiştir. Bir görüşe göre, Tarot kelimesi de Thoth'un adından türemiştir.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Uneg - Mısırlıların tarım Tanrısı&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Unut - Kuş beyinli Tanrıça olarak anılmıştır.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Wepwawet - Eski Mısır'da çakal başlı savaş ve cenaze tanrısı. Asyut (Siut) bölgesinde Mezarlık Tanrısı olarak tapınılırdı. Yunanlar ona Ophois derlerdi.Wosyet - Eski Mısır'da gençlerin koruyucusu olarak bilinen Tanrıça.Zenenet - Hermonthis'in Tanrıçası.&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-7249087240203804878?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/7249087240203804878/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=7249087240203804878' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/7249087240203804878'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/7249087240203804878'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/msr-tanrlar.html' title='Mısır Tanrıları'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-3625477460168079140</id><published>2009-12-13T11:19:00.001-08:00</published><updated>2009-12-13T11:19:18.734-08:00</updated><title type='text'>Yüzme yarışları niçin dört ayrı stilde yapılıyor?</title><content type='html'>Yüzme yarışları niçin dört ayrı stilde yapılıyor? &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Yüzme yarışları serbest (kravl), kelebek, kurbağalama ve sırtüstü olmak üzere &lt;br /&gt;dört ayrı kategoride yapılır. Ancak 'kelebek' gibi her insanın kolay kolay &lt;br /&gt;yüzemeyeceği bir sitilin niçin yarışmalara alındığı pek bilinmez. Aslında bütün &lt;br /&gt;stillerin orijini kurbağalamadın Uluslararası yüzme federasyonu kurulmadan &lt;br /&gt;önce başka ilginç kategoriler de vardı. Örneğin 1900 yılında Fransa'da Sen &lt;br /&gt;nehrinde yapılan 200 metre engelli yarışında, yüzücüler sudaki direklere çıkıyor, &lt;br /&gt;sandalların altlarından geçiyorlardı.  &lt;br /&gt;Bilinen en eski yüzüş şekli kurbağalamadım Az enerji harcanması nedeni ile bu &lt;br /&gt;stil suda hayat kurtarmada ve  keyif için yüzmede de kullanılır.  İki kolun ileri &lt;br /&gt;uzatılıp, suyun ellerle iki yandan geri çekilmesi, bu arada bacakların da &lt;br /&gt;senkronize hareket etmesi, kurbağaların yüzüşüne benzediğinden bu adı &lt;br /&gt;almıştır. &lt;br /&gt;İlk zamanlarda kulaç tamamlandığında, nefes de kol hareketi başlamadan önce &lt;br /&gt;alındığı için, bu arada hız da çok azaldığından dura dura yüzülüyormuş gibi &lt;br /&gt;görünürdü. Gittikçe gelişen bu stilde  şimdilerde nefes kolun geri çekiliş &lt;br /&gt;hareketinin tamamlanmasından az önce alınmakta, yüzücüler de duraksamadan &lt;br /&gt;yüzmektedirler.  &lt;br /&gt;Kelebek stilin kurbağalamadan asıl farkı kol hareketleridir. Kollar ileri &lt;br /&gt;hareketlerini suyun üstünden yaparlar. 1933 yılında ABD'de yapılan bir yarışta &lt;br /&gt;Henry Myers adlı bir yarışmacı kurbağalama stili ile yüzüşün kurallara uygun &lt;br /&gt;olduğu konusunda ısrar etmiş ve sonuçta yarışa kabul edilmiştir.  &lt;br /&gt;Sonradan kelebek stili ayrı bir dal olarak yarışmalara alınmıştır. Başlangıçta &lt;br /&gt;yüzücüler ayaklarını kurbağalamada olduğu gibi yana hareket ettirirlerken &lt;br /&gt;sonra yunusun kuyruğu gibi çırpmağa başlamışlardır. Aslına bakarsanız &lt;br /&gt;yunuslama olması gereken bu stilin adı herhalde kelebeklerin uçuşuna &lt;br /&gt;benzetildiğinden olacak kelebek (İngilizce'de butterfly) olarak kabul görmüştür.  &lt;br /&gt;Sırtüstü yüzüş  şekli ise 20. yüzyılın başında gelişmeye başladı. Bunda da &lt;br /&gt;başlangıçta kol ve ayak hareketleri kurbağalamaya benziyordu. ABD'li Harry &lt;br /&gt;Hebner kravl sitile benzer kol ve ayak hareketlerini geliştirdi ve bu  şekilde &lt;br /&gt;yüzdüğü ilk yarışta kurallara uymadığı gerekçesiyle diskalifiye edildi. Yapılan &lt;br /&gt;itirazlar sonunda kurallarda sırtüstü bulunma dışında bir kısıtlama olmadığı ve &lt;br /&gt;bu stilin sırtüstü yüzme hızını daha da geliştirdiği anlaşılarak resmi olarak &lt;br /&gt;kabul edildi ve Harry'nin madalyası verildi.  &lt;br /&gt;Serbest stil de denilen kravl yüzüşün, yüksek dalgalarla mücadele edebilmek için &lt;br /&gt;Güney Pasifik yerlileri tarafından geliştirildiği sanılıyor. Bütün yüzüş  şekilleri &lt;br /&gt;arasında en hızlısı olan bu stil 1902 yılında Avustralyalılar tarafından Avrupa'ya &lt;br /&gt;taşındı. Stil Amerika'ya ulaşınca ayaklar her kulaçta önce 4 kez, sonra 1917 &lt;br /&gt;yılında iki kadın tarafından daha da geliştirilerek 6 kez çırpılmaya başlandı ve &lt;br /&gt;sürat arttıkça arttı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-3625477460168079140?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/3625477460168079140/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=3625477460168079140' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/3625477460168079140'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/3625477460168079140'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/yuzme-yarslar-nicin-dort-ayr-stilde.html' title='Yüzme yarışları niçin dört ayrı stilde yapılıyor?'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-8690069881751733528</id><published>2009-12-13T11:18:00.001-08:00</published><updated>2009-12-13T11:18:26.215-08:00</updated><title type='text'>Ayların günleri niçin 28, 30, 31 gibi farklı ?</title><content type='html'>Ayların günleri niçin 28, 30, 31 gibi farklı ? &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Romalılar milattan 758 yıl önce 10 aylık takvim uygulamasına başladılar. Bu ilk &lt;br /&gt;orijinal Roma takviminde aylar, gündüz ve gecenin eşit olduğu, binlerce yıldır &lt;br /&gt;hayatın başlangıç zamanı olarak kabul edilen Mart ayından başlamak üzere, &lt;br /&gt;Martius (Mart), Aprilis (Nisan), Maius (Mayıs), Junius (Haziran), Quintilis &lt;br /&gt;(Temmuz), Sextilis (Ağustos), September (Eylül), October (Ekim), November &lt;br /&gt;(Kasım) ve December (Aralık) idi.  &lt;br /&gt;Bu ay adlarından Quintilis'den (Temmuz), December'a (Aralık) kadar olanlar, 5, &lt;br /&gt;6, 7, 8, 9 ve 10 rakamlarının Roma'lılarca telaffuz ediliş  şekliydi yani, Mart &lt;br /&gt;başlangıçlı takvime göre bu aylar yılın 5'inci, 6'ncı, 7'nci, 8'inci, 9'uncu, ve &lt;br /&gt;10'uncu aylarıydılar. Bu 10 aylık takvim geride hesaba katılmamış daha 60 gün &lt;br /&gt;bırakıyordu.  &lt;br /&gt;Yedek olarak bırakılan bu 60 gün sorun yaratınca, Janarius (Ocak) ve &lt;br /&gt;Februarius (Şubat) adları ile iki ay daha eklenerek takvim tamamlandı. Yani &lt;br /&gt;yılın ilk ayı Martius (Mart), son ayı ise Februarius (Şubat) oldu.  &lt;br /&gt;Asırlar sonra milattan 46 yıl önce Roma  İmparatoru Julius Caesar (Sezar), &lt;br /&gt;muhtemelen politik sebeplerden takvimde bazı değişiklikler yaptı. On bir ayı 30 &lt;br /&gt;ve 31 gün olarak iki  şekilde düzenledi, yılın son ayı olan Şubat'a 29 gün verdi, &lt;br /&gt;her dört senede bir  Şubat'a bir gün ilavesini kabul etti. Ancak sonra nedendir &lt;br /&gt;bilinmez Janairus'u (Ocak) yılın ilk ayı olarak ilan etti. Böyle olunca da, her 4 &lt;br /&gt;yılda bir eklenecek bir günün, yeni durumda yılın ikinci ayı konumuna gelmesine &lt;br /&gt;rağmen Februarius'a (Şubat) eklenilmesine devam edildi.  &lt;br /&gt;Julius Caesar'ın beklenmeyen ölümünden (Sen de mi Brütüs olayı!) sonra, &lt;br /&gt;Romalılar bu çok sevdikleri imparatorlarının anısına Quintilİs (Temmuz) ayının &lt;br /&gt;ismini July olarak değiştirdiler.  &lt;br /&gt;Ondan sora tahta çıkanlardan, Augustus kendi şerefine, Sextilis (Ağustos) ayının &lt;br /&gt;adını kendi ismi ile değiştirerek, bu aya August adını verdi. Ama ortaya başka &lt;br /&gt;bir sorun çıkmıştı. Sezar'ın ayı 31 gün, Augustus'un ayı ise 30 gün çekiyordu. &lt;br /&gt;Sorunu yine imparatorun kendisi çözdü ve zaten 29 gün olan Şubat'tan bir gün &lt;br /&gt;daha alarak Ağutos'a ekleyiverdi. Böylece iki ay da eşitlenmiş oldu.  &lt;br /&gt;İşte size takvimin, niçin 12 ay olduğunun, ayların isimlerinin nasıl konduğunun &lt;br /&gt;ve niçin farklı sayıda günlerden meydana geldiklerinin, dört sene sonra &lt;br /&gt;eklenecek artık günün niçin yılın sonuncu değil de, alakasız bir  şekilde ikinci &lt;br /&gt;ayına eklendiğinin küçük bir hikayesi.  &lt;br /&gt;Özellikle ortaçağda takvimler üzerinde o kadar oynanmıştır ki, yapılan bilimsel &lt;br /&gt;hesaplamalara göre,  İsa'nın bugün kabul edilen Milattan, yani  İsa'nın &lt;br /&gt;doğumundan yaklaşık 6 yıl önce doğduğu, 36 yıl yaşayıp Milattan sonra 30 &lt;br /&gt;yılında öldüğü ileri sürülmektedir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-8690069881751733528?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/8690069881751733528/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=8690069881751733528' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/8690069881751733528'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/8690069881751733528'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/aylarn-gunleri-nicin-28-30-31-gibi.html' title='Ayların günleri niçin 28, 30, 31 gibi farklı ?'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-6998694704117567151</id><published>2009-12-13T11:17:00.001-08:00</published><updated>2009-12-13T11:17:43.931-08:00</updated><title type='text'>Niçin müzikten hoşlanıyoruz ?</title><content type='html'>Müzik nedir? Düz biçimde konuşarak söylenebilecek bir  şeyin değişik ses &lt;br /&gt;dalgaları ile söylenmesinden niçin hoşlanırız? Müzik niçin keyif veya tam aksi &lt;br /&gt;hüzün duygusu verebiliyor?  &lt;br /&gt;Müzik aslında ses dalgalarının, belirli kurallar içinde bir düzene sokulmasıdır. &lt;br /&gt;Bilindiği gibi, ses dalgalar halinde yayılır. Bir saniye içindeki dalga sayısı sesin &lt;br /&gt;karakterini tespit eder. Saniyede 260 dalga yapan, yani titreşen ses 'Do' &lt;br /&gt;notasıdır.  &lt;br /&gt;Bu  şekilde 7 temel nota oluşur. Do-Re-Mi-Fa-Sol-La-Si. Son notadan sonra, &lt;br /&gt;Do'nun titreşim sayısının bir katı kadar titreşimde daha ince bir Do gelir ki, bu &lt;br /&gt;iki Do arasına bir oktav denir.  İşte bu oktav, gam, akort denilen matematiksel &lt;br /&gt;diziler, bir çeşit dizilerek müzik oluşturulur. Ancak tüm bunlar bize, bu &lt;br /&gt;matematiksel diziden bihaber, Afrika yerlilerinin, dağ başındaki çobanın enfes &lt;br /&gt;müziğini açıklayamaz.  &lt;br /&gt;Aslında kültürün müzik ve bundan alınan zevk üzerinde doğrudan ilgisi vardır. &lt;br /&gt;Doğu müziğinde yukarıda belirtilen matematik dizilerdeki perdelerin arasında &lt;br /&gt;karışık gezinilme, Afrika'da baş döndürücü ritimler, Avrupa'da ise notaların &lt;br /&gt;ideal düzeni öne çıkar. Ancak bunlar da, değişik müzik türlerine ilgi duyan &lt;br /&gt;bizlerin ve müziğin hoşlanılma nedenini açıklamaya yetmez.  &lt;br /&gt;Müzik ve dil yetenekleri birçok yönden birbirine benzemektedir. Bilimciler &lt;br /&gt;insanların müzik yeteneği kazanmalarının, konuşmaya başlamaları ile aynı &lt;br /&gt;zamanlara denk düştüğünü ileri sürüyorlar. Konuşma yeteneği şüphesiz daha iyi &lt;br /&gt;bir iletişim ve yaşama  şansı avantajını getirmiştir ama müziğin hangi ihtiyacı &lt;br /&gt;karşıladığı hala meçhul.  &lt;br /&gt;Bebekler anlamlı kelimelere benzer sesler çıkarmaya başlarken aynı zamanda &lt;br /&gt;şarkı söyler gibi mırıldanmaya da başlarlar. Uzun ve karışık cümleler kurmayı &lt;br /&gt;becerdikçe, daha uzun ve karışık  şarkıları söyleme yetenekleri de artar. Ancak &lt;br /&gt;beynin konuşmaya kumanda eden kısmında hasar olan hastaların &lt;br /&gt;konuşamamalarına rağmen müzik yeteneklerinin devam ettiği de görülmüştür.  &lt;br /&gt;Son zamanlarda, beynimizde müziği algılayan bir alıcı bulunabileceği tezi ileri &lt;br /&gt;sürülmektedir. Eğer bir gün bu alıcı bulunsa bile, bunun niçin beynimize &lt;br /&gt;konulduğunun sebebi yine anlaşılamayacaktır.  &lt;br /&gt;Öğretilme yoluyla bir çeşit dans yapabilen veya dans olarak algılanamayacak &lt;br /&gt;hareketleri olan canlıları saymazsak, doğada müzik ve ritim duygusu sadece &lt;br /&gt;insanda vardır. Bu özelliğin nedeni ise hala tam olarak açıklanamıyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-6998694704117567151?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/6998694704117567151/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=6998694704117567151' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/6998694704117567151'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/6998694704117567151'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/nicin-muzikten-hoslanyoruz.html' title='Niçin müzikten hoşlanıyoruz ?'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-7400812648025505691</id><published>2009-12-06T14:02:00.001-08:00</published><updated>2009-12-06T14:02:31.675-08:00</updated><title type='text'>Ebiyonitler</title><content type='html'>Yahudi asıllı ilk Hıristiyanlardan bir cemaatin üyeleridir. Ebiyonit kelimesi İbranice “yoksul, fakir” anlamındadır.Bundan dolayı düşmanları “fakirler – yoksullar” (Ebiyonit) kelimesini onları küçümsemek için kullanırlar. Onlar ise, Ebiyonitliği (fakirliği) ,İsa’nın “Dağdaki Vaazı”ında (İncil; Matta 5:1-11) bahsettiği o içerikte ve “ruhta fakir olanlar” manasında almaktadırlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsa mesih'in Kardeşi Yakobus&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar İsa’nın Tanrılığını reddederler, sünnet olurlar. Reisleri olarak İsa’nın kardeşi Yakobus’u kabul ederler. Yahudi ayin ve ibadetlerini yerine getirirler. Pazarı kabul etmekle beraber Şabbat’a (Cumartesi) uyarlar. İsa’yı son Yahudi peygamberi olarak tanır fakat, Mesih olduğunu kabulde tereddüt ederler. Pavlus’u samimi bir Hıristiyan görmez ve onu dönme (içi başka dışı başka) sayarlar. Pavlus’tan önce “komünyon” ayininin hatıra olarak kutlandığı ve Hz. İsa’nın “kan Kadehi” yarine su kadehini koyduğunu savunurlar. Ekmek – Şarap ayinindeki “ekmek ve şarab”ın Hz. İsa’nın “eti ve kanı” olduğu görüşünü reddederler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kan dökmeyi reddettikleri için et yemezler ve ideal hayatın bitkilerle beslenmek olduğunu savunurlar.İslam dinindeki Boy abdestine benzer dini banyo geleneğine sahiptirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ebiyonitlerin V. Yüzyıla kadar yaşadıkları, ondan sonra görünmez oldukları; bir kısmı Hıristiyan gruplara, bir kısmının “gnostik” gruplara katıldıkları ileri sürülmektedir. Bunun yanında “Ebiyonit” karaktere sahip Hıristiyanların günümüze kadar geldiği ve hala varolduğu da belirtilmektedir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-7400812648025505691?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/7400812648025505691/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=7400812648025505691' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/7400812648025505691'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/7400812648025505691'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/ebiyonitler.html' title='Ebiyonitler'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-4564234537296981173</id><published>2009-12-06T14:01:00.001-08:00</published><updated>2009-12-06T14:01:08.548-08:00</updated><title type='text'>Eski Mısır Mabetleri</title><content type='html'>Eski Kralligin hükümdarları Mısır’ın hemen her yerine mabetler insa ettirmislerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En orijinal örneklerden biri Güneş Tanrısı “Ra”ya özel olarak yapılan mabettir. Büyüklügü ve şekli hakkinda bir fikir edinmek için, bunlardan Abusir’de meydana çikarilan 5.sülale zamaninda insa edilmis olani hakkindaki bilgiler daha nettir. 100 metreden fazla uzunlukta, 80 metre genislikte, sur ile çevrilmis bir saha içinde, 38 metre yanları ve 20 metre yükşekliginde bir kare mezar üzerinde kalin dikli bir tas bulunmaktadir.bu anit bütün mabede hakimdir. Asil Güneş Tanrısıni temsil eden sembol budur. Kaidenin önünde kurban kesmeye mahsus mezbaha bulunuyor. Sur disinda, çölün ortasinda 28 metre uzunlugunda pismis topraktan kayik, Güneşin gece yolculugu için hazirlanmis durumdadir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5. sülalenin hemen hemen bütün hükümdarları, bu türlü Güneş mabetlerini ehramların yani basina yaptirmislardir. Bunlardan bes tanesinin adi bilinmektedir. Harabe kalintilarından en iyi belli olani, Abusir mabedidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Heliopolis’te 3. sülale zamanina ait bir mabet yapisi örneği, başka yerde görülmeyen bir tarzdadir. Bu 300 metre genisliginde yuvarlak ve 40 metre kalin duvarlarla çevrilmis, iç tarafinda direklerle tutturulmus, uzunluguna, bes hücreden ibaret binadir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orta Krallik dönemindeki mabetler tam olarak korunamamiştir. Bazıları Hiksoslar devrinde (MÖ.1788-1580) harap edilmis, diger bir çogu da 18. sülale kralları tarafindan ele alinarak büyütülmüs ve sekilleri degistirilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orta Krallik devrinde 11.sülaleden Mentuhotep’lerden birinin yaptirdigi mabet sonradan tadilata ugramayan mabetlerden biridir. Deir-el-Bahri mevkiinde bir dag yamacinda insa edilmis olan bu bina, ölen insanlar için yapılan ayinlerde kullanilan mabettir. Prensesler için yapilmis yeri de mevcuttur. Mabedin dip tarafinda uzun bir dehlizden kayaliklar içine girilerek küçük bir odada son bulmaktadir. Burada ihtimal ki Kralın heykeli konulmustu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12. sülale kralları da bir takim abideler meydana getirmisler. Mabet olarak yapılanlar ve sonradan tadilata ugrayanlardan bazıları sunlardir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Memfiste Ptah mabedi genisletilmiş, Karnak’ta Amon, Dendera’da Hathor, Heliyepolis’te Atum, Abidos’ta Osiris.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni Krallık devri mabetleri üç kişimdan ibarettir. Dörtgen şeklinde olan mabetlerin uzunlugu genisliginin iki katidir. Ön kişim, iki yüksek pilon arasindan açilan büyük merkezi bir kapidir. Iç avlu sütunlarla çevrilidir. Bunun gerisinde ayin yapılan salonlar ve daha ileri de ise bir koridorla ayrilmis ilah heykellerinin kondugu mukaddes yer ve hazinelerin saklandigi odalar, magazalar bulunmaktadir. Ilah heykeli ya bir hücreye kapatilmis veyahut da bir kayik üzerine oturtulmustur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mabedin çogu yerine büyüklü küçüklü heykeller konmustur. Duvarlarına kabartma yazilar ve süsler yapilmiştir. Kralın icraatina ait olanları halkin girebilecegi yerlerde, rahiplerin girmesine mahsus yerlerde ise tapinma ve dini ayinleri gösteren sahneler yapilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mabetler genelde iki temel fikre göre yapılmıştır. Biri büyük ve baş ilahlar için, digerleri ise ölüler kültünün yapilacagi mezar mabetleridir. Bu mezar mabetlerini her kral kendine özel yaptirmiştir. Mezarlardan ayri yapılan bu çesit mabetlerin gerek planları, gerekse yer ve büyüklükleri itibariyle önemli degışıklıkler olmustur. Bunlardan Kralıçe Haçepsut’un Der-el-Bahri ‘deki mabedi anlatilir. Çünkü bu bina Mısır abidelerinin en orijinallerinden biri sayilmaktadir. Bu kadın hükümdarin yaptirdigi mabet, bir dag eteginde kayaligin yamaçlarına uygun bir sekilde yerlestirilmis sütunlarla tutturulmus teraslar halinde yukariya dogru yükselmektedir. En üst terasta asil mabet ve onun arkasinda kaylar içine oyulmus bir çok ibadet yerleri yapilmiştir. Bu mabedin duvarlarında, Kralıçenin soyuna ve yaptigi hükümet islerine dair sahneler kabartma olarak resmedilmiştir. Bu açiklik ve inceliginden dolayi bu mabet Mısır’ın en güzel abidelerinden biri sayilmaktadir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Ramses’in “Ramseseum”u da bu çesit mabetlerdendir. Amon Tanrısı için yapılan büyük Karnak ve Luxor mabetleri Mısır’ın en büyük ve en muhtesem abideleri sayilirlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mabet tipi planlarda birbirinden farklı üç kısım görülür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni Krallik devri mabetlerine uzunlukları hepsinde ayni olmayan bir yoldan girilir. Bu yol boyunca Tanrınin mukaddes hayvaninin sembolü olan, sfenksler konmustur. Mesela Karnak’ta, Tanrınin koç sembolü birer sfenks heykeli olarak siralanmiştir. Buna “Ilah Yolu” denmektedir. Yolun sonunda mabet kapisinin iki tarafinda yükselen, kaideleri genis yukariya gittikçe daralan ve tamamiyla Mısır üslubuna has “pilon” denilen duvarlar vardır. Genelde bunların önüne hangi kral yaptirdiysa, onun büyük mikyasta bir kaç heykeli konur. Mesela Luxor ‘da bu heykeller 6 adettir. Mabet kapisinin iki yaninda yükselen pilonlar üzerinde ise, hangi kral yaptirmis ise onun zaferlerine ait kabartmalar konmaktadir. Luxor mabedinin bu duvarlarına 2.Ramses ‘in Kades savaslarıni anlatan sahneleri yapilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pilon duvarların ortasindaki kapidan girince üç tarafi bir veya iki sirali sütunların bulundugu bir avlu vardır. Burasi halkin girmesine mahsus olan yerdir. Sütunları çevreleyen duvarlarda da yine kabartmalar bulunmaktadir.bunlar ya dini sahneler ya da yine ender olarak savas tasvirleridir. Luxor mabedinde bu sütunlar arasina Kralın büyük mikyasta heykelleri yerlestirilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu açik avluda, birkaç basamak merdivenle asil mabedin en önemli kismi olan bir “hipostil” salona girilmektedir. Burasi da sütunlarla tutturulmus ve tavanindan yari aydinlik alan, duvarlarında çesitli ilah ve ilahelere ait kabartma ve oymalar yapıldıgi gibi tavanlarında da yine, burada icra edilecek törenlerin önemine göre resimler yapilmiştir. Bu salon yari ışıklı ve dekorlu hali ile çesitli törenlerde yüksek sahsiyetlerin rahiplerin ve nihayet Kralın bulunacagi bir yerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayni zamanda eğer Kralın bir varisi olmazsa, bu hipostil salonda, Amon’un mucizesi ile yeni kral ilah tarafindan isaret edilerek seçilmek için törenler yapilmiştir. Bu hipostil salonlardan birisi hakkinda bir fikir vermek için, I. Setos tarafindan baslatilip da, II. Ramses’in bitirebildigi Karnak mabedinin ölçüleri söyledir: Genisligi:103 sütunla, derinligi 50 sütunla, tavani ise 130 sütunla tutturulmustur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece sfenksle siralanmis ilah yolundan sonra ortasi tamamen açik bir avlu, yari aydinlik olan sütunlu hipostil bir salon ve daha sonra da ilahin mukaddes sayilan mevcudiyetine ve hazinesine yaklastikça mistik bir karanlik içine gömülen bir mabet plani ortaya çikmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca Eski Mısır mimarisinde mabetleri su esaslara göre de ayırmak mümkündür:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- Klasik Mabetler &lt;br /&gt;2- Kayaliklar Içine Oyulan Mabetler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3- Güneş Ilahina Özel Mabetler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4- Kralların Küçük Mabetleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5- Ölülerin Ayinleri için Yapılan Mabetler&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-4564234537296981173?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/4564234537296981173/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=4564234537296981173' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/4564234537296981173'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/4564234537296981173'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/eski-msr-mabetleri.html' title='Eski Mısır Mabetleri'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-1056823773437966995</id><published>2009-12-06T13:57:00.003-08:00</published><updated>2009-12-06T13:57:51.295-08:00</updated><title type='text'>Gözlüğün Tarihçesi</title><content type='html'>Şüphesiz tarih boyunca tüm insanlarda görme kusuru olmuştur. 13. Yüzyılda gözlük ortaya çıkıncaya kadar gerek doğuştan gerekse sonradan göz bozukluğu olan insanlar, ömürlerini böyle geçirmeye, iş yapamamaya hatta evden dışarı çıkamamaya mahkumdular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında gözlüğün ana malzemesi olan camın tarihi 4 500 yıl evveline kadar gidiyor. Antik dünya insanlarının optik hakkında bilgileri olduğu, camın belirli bir formunun cisimleri büyüttüğünü fark ettikleri biliniyor. Halta milattan önce l000 yıllarına ait, büyüteç olarak kullanılmış cam örneklerine Girit'teki kazılarda rastlanılmıştır. Ne var ki büyütecin cam haline gelmesi çok zaman aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözlüğü ilk bulan kişinin kim olduğu bilinmiyor. İnsanlık tarihinin büyük teşekkür borçlu olduğu, bu parlak buluşu gerçekleştiren kişinin kim olduğu bütün araştırmalara rağmen hala sırrını koruyor. Bu kişinin 1250 veya 1280 yıllarında Venedik'te yaşamış olması büyük bir olasılık, çünkü 13. Yüzyılda, Ortaçağda Venedik, İtalya'da cam üretimiyle ünlü olan bir yerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk gözlüklerin mercekleri konveks, yani dışbükeydi ve sadece yakını görme problemi olanların işlerine yarıyordu. Uzağı görme sorunu olanların derdine çare olacak konkav (içbükey) merceklerin üretilmesi için yüzyıl geçmesi gerekecekti. Görüldüğü gibi gözlüğün tarih içindeki gelişmesi oldukça yavaştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzağı görme sorununu yani miyopluğu düzeltecek merceklerin ancak 15. yüzyılda yapılabilmesinin sebebi o tarihlerde, gözlüğün daha çok yakını okuma amaçlı kullanılması, uzağı görememenin o kadar önemsenmemesi ve içbükey merceklerin imalinin daha zor ve pahalı olmalarıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözlük icat edildikten ancak 350 yıl sonra düşmeden yüzün ortasına tutturulabildi. Aslında bu gözlük tarihindeki en son ve önemli buluştu. Edward Scarlett 1730'da Londra'da sabit gözlük sapını icat etti. Saplar kafaya göre ayarlanabildiği için gözlük burun üzerine daha az ağırlık yapıyor, düşme tehlikesi de önlenmiş oluyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak tüm bu yavaş gelişmeye karşın gözlüğün insanlığa hizmeti büyük oldu, en azından onların yaşama bağlılıklarını arttırdı. Matbaanın icadından, basılan kitap ve gazete sayısının artmasından sonra gözlük lüks olmaktan çıkıp tam bir ihtiyaç oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;14. Yüzyıl ortalarında İtalyanlar gözlük camlarına belki şekillerindeki benzerlikten dolayı 'mercimek' anlamında 'lenticchie' adını verdiler. İngilizcesi de 'lentis' olan mercimek, yaklaşık iki yüzyıl gözlük camı anlamında da kullanıldı. Günümüzde kullanılan 'lens' adının kökeni de bu sebeple mercimeğe dayanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk gözlükçü dükkanı 1783'de Philadelphia'da açıldı. Francis Mc Allister dükkanında gözlükleri bir sepetin içine yığıyor, müşteriler de bunları tek tek deneyerek gözlerine uygun geleni alıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk güneş gözlüklerinin 1430'lu yıllarda Çinliler tarafından kullanıldığını biliyor muydunuz? Ateşte dumanın isi ile kararttıkları gözlükler görme kusurlarını düzeltmek için değildi. Sanılacağı gibi Güneş'ten korunmak için de değildi. Çinliler başta mahkemeler olmak üzere bir çok yerde gözleri görünmesin, düşünceleri göz ifadelerinden belli olmasın diye bu koyu renkli gözlükleri takıyorlardı. Daha sonraları İtalya'dan Çin'e numaralı gözlükler de getirildi ama Çinliler onların da çoğunu iste kararttılar.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-1056823773437966995?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/1056823773437966995/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=1056823773437966995' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/1056823773437966995'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/1056823773437966995'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/gozlugun-tarihcesi.html' title='Gözlüğün Tarihçesi'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-564099943246836193</id><published>2009-12-06T13:57:00.001-08:00</published><updated>2009-12-06T13:57:28.716-08:00</updated><title type='text'>Daktilo ve icadı</title><content type='html'>Daktilo, bir klavye aracılığıyla harekete getirilen harfleri mürekkepli bir sistem yardımıyla kağıda basarak yazı yazan makine.&lt;br /&gt;İlk yapılışı 1829′da Teroitli William Austin Burt tarafından gerçekleştirildi. Tipograf adı verilen bu makine elden daha yavaş yazıyordu. Bundan sonraki denemeler pek başarılı olamadı. Aradan 40 yıl geçtikten sonra Sholes 1868′de ilk pratik daktiloyu yaptı. Remington’un 1878′de yaptığı daktilo ise bir dikiş makinesinın üzerine yerleştirilmişti. Şaryo dikiş makinesinin pedalına benzeyen bir pedalla döndürülüyordu. Makine ise silik ve büyük harf yazabiliyordu. Bu mahsurlarının yanında büyük ve pahalı olması piyasaya sürülmesine engel oldu. Remington, Royal Smith gibi Amerikan firmaları yanında İtalyan Underwood-Olivetti, Alman Olympia, Adler ve Triumph ve İsveç Facit firmaları da daktiloların yapımında görülen çeşitli kusurları yavaş yavaş düzelterek bugün kullanılan daktiloya benzeyen makineler yaptılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sholes’in yaptığı makineyı inceleyen Thomas Edison, elektrikle çalışabileceğini söyleyerek üzerinde çalışmaya başladı. Edison, çubuğun elektromıknatısla hareket ettiği elektrikli daktilo makinesi yaparak 1872′de patentini aldı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çeşitli deneme ve üzerinde yapılan çalışmalardan sonra 1930 yılında seri halde elektrikli makinelerin satışına başlandı. Piyasada tutunması, seri iş yapması bunun üzerinde firmaların çalışmasını sağladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mekanik daktilo&lt;br /&gt;Elektriksiz olup, mekanik olarak çalışırlar. Parmakla kuvvetle tuşa vurulunca, kaldıraç tertibatıyla tuşun bağlı olduğu harf kalkar ve şeride vurur. Şerit de sarılı olan kağıt üzerinde o harfin izini bırakır. Harfler vuruldukça şaryo otomatik olarak ilerler. Yazının düzgün çıkması şeride, vuruşun kuvvetine, tuşlara iyi basılıp basılmamasına bağlıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elektrikli daktilo&lt;br /&gt;İşleme prensibi mekanik ile aynıdır. Tuşa asıldığında harfin şeride, dolayısıyla kağıda vurma işlemi elektriki olarak gerçekleştirilir. Ancak IBM 1961′de Selectric ismini verdiği modelle harflerin çubukları yerine, harflerin bulunduğu yazı topunu getirdi. Seçilen harfe göre bu yazı topu dönebilerek, kağıt tarafına ilgili harfi getirebilmektedir. Yazı topunun değiştirilmesiyle değişik türde harfleri kullanmak mümkündür. Elektrikli daktiloların (yazıcıların); kaset şeritli ve silicili, çubuklu elektrikli daktilo, küreli elektrikli daktilo, papatya tipi elektrikli daktilo gibi çeşitleri de vardır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-564099943246836193?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/564099943246836193/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=564099943246836193' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/564099943246836193'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/564099943246836193'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/daktilo-ve-icad.html' title='Daktilo ve icadı'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-4235139092228384966</id><published>2009-12-06T13:56:00.000-08:00</published><updated>2009-12-06T13:56:04.485-08:00</updated><title type='text'>Denizaltı Tarihçe</title><content type='html'>Denizaltı tasarımı ilk kez 1578'de matematikçi William Bourne tarafından geliştirildi. Bourne bu tasarımını hiç denemedi, ama 40 yıl sonra Cornelius Drebbel buna çok benzer tasarımlı bir denizaltı inşaa etti ve ilk kez Thanes Nehri'nde denedi. Ahşap omurgasının üzeri deriyle kaylıydı ve bordalarında su geçirmeyen deri kaplamadan dışarı uzanan 12 küreği vardı. Denizaltısı suyun altında iki saat kalınca Drebbel'in oksijen üretme yöntemini bulduğuna dair söylentiler yayılmıştı. Deneme gösterisinin başarılı olmasına karşın, İngiliz Bahriye Nazırlığı, Drebbel'ındenizaltısını kabul etmedi; bu fikrin geliştirilmesi daha sonraki mucitlere kalacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savaşta kullanılan ilk denizaltı olan American Turtle, David Bushnell tarafından 1775 yılında icat edildi. Bu ahşap tekne, elle yönlendirilen iki uskurla yüzüyordu; ilk kez 1776'da Amerikan Bağımsızlık Savaşı'nda kullanıldıysa da, hedefini batıramadı. Düşman gemisini batıran ilk denizaltı Hunley'dir; H.L. Hunley'nin Amerikan İç Savaş'ı Konfederasyon Ordusu için icat ettiği bu denizaltı, Birlik Ordusu'na ait Houstonic savaş gemisini batırmış, ama bu arada, tüm mürettebatıyla beraber kendiside batmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun gibi oldukça eski tarihli pek çok denizaltının varlığına karşın, modern denizaltının mucidi J.P. Holland olarak kabul edilir. Holland'ın geliştirdiği tekne, modern bir denizaltının tüm özelliklerini taşıyordu: Silindir biçimli gövde, safra tankları, derinliği ayarlamaya yarayan yatay dümen ve havaya ihtiyaç duymayan güç kaynağı. Bu denizaltı, su altında bataryalarını kullanıyor, yüzeye çıktığında ise içten yanmalı motorla gidiyordu. Holland, 1900'de denizaltısını ABD Deniz Kuvvetleri'ne verdi. 1902'de "denizaltı gemisi"nin patent hakkını aldı ve İngiltere, Hollanda, Rusya ve Japonya için denizaltılar inşaa etmeyi sürdürdü.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-4235139092228384966?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/4235139092228384966/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=4235139092228384966' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/4235139092228384966'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/4235139092228384966'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/denizalt-tarihce.html' title='Denizaltı Tarihçe'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-4168401252059428397</id><published>2009-12-06T13:55:00.001-08:00</published><updated>2009-12-06T13:55:16.628-08:00</updated><title type='text'>Fotoğraf Makinesinin Tarihçesi</title><content type='html'>“Fotoğraf, ışığın kaydedilmesi anlamına geliyor. İlk fotoğraf makinesi, önü mercekli ışık geçirmez kutuydu. 1802’de İngiltere’de Thomas Wedgwood, gümüş nitratlı kağıt ya da deri üstüne görüntü kaydetti ama görüntü sabitleşmedi. 1827’de Niepce, duyarlı levha üzerine ilk görüntüyü saptadı. Bir manzara resmi için, duyarlı tabakaya poz süresi sekiz saatti. Ressam Daguerre, bir ucunda mercek, öbüründe buzlu cam olan karanlık kutuda görüntü elde edip taslaklarını bunun üstüne yapıyordu. Daguerreotype adıyla anılan yöntemi dünyaya yayıldı. 1840’larda ABD’de her kentte bir daguerreotype sanatçısı vardı. 1840’da Talbot, fotoğraf kağıdının duyarlığını arttırdı. Fotoğrafçılıkta devrim, cam negatiflerin elde edilmesini sağlayan işlemle oldu. İngiliz Archer, cam negatiften fotoğraf kağıdına baskı yaptı. 1868’de trikromi yoluyla renkli baskı olanağı sağlandı. 1887’de Rahip Hannibal Goodwin, gümüş bromür emülsiyonlu selüloit film önerdi. 1889’de Eastman Kodak Company tarafından makaralara sarılmış ve yaprak filmler çıkarıldı. Ateşe dayanıklı asetat çıkınca cam film tümden kalktı. 1935’de ilk renkli film, 1940’larda anında baskı polaroid bulundu. Digital görüntü kaydına ulaşan süreç fotoğrafı geniş kitleye taşıdı.”&lt;br /&gt;İlk başlarda anları dondurmaya yarayan fotoğraf makineleri (o zamanların deyimi ile kara kutular ) daha sonraları bir sanat dalı olmaya başlamış. O günlerden bugünlere uzanan fotoğrafçılık sanatı, şimdi dijital fotoğrafçılık olarak adlandırılıyor. Bu kısa özgeçmişten sonra, fotoğrafçılığın dijital olanına bir göz atalım bakalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GÜNÜMÜZDE DİJİTAL FOTOĞRAFÇILIK&lt;br /&gt;Onları her seferinde resim çekerken makinenin vizöründen değil, arkasındaki küçük ekrana bakmalarından tanıyorsunuz. Evet, onlar dijital fotoğraf makineleri ile resim çeken fotoğrafçılar. Artık kimse 36 poz bekleyip filmini tab ettirmek için uğraşmıyor ya da fotoğrafçılık sanatına özenip kırmızı loş ışıkta zaman geçirmek istemiyor. Devir hız devri, çektiği fotoğrafları anında görüntüleyip üzerinde ayar yapmak veya bu resim olmamış deyip çekilen ve beğenilmeyen resmi silip anında yenisini çekmek dijital fotoğraf makineleri ile mümkün. Bu hem dijital fotoğrafçılığı kolay ve eğlenceli kılıyor, aynı zamanda maddi ve manevi bakımdan iyilikler içeriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Basit bas ve çek modeller:&lt;br /&gt;Doğru objectif ve algılayıcılarla donatılmışlarsa, iyi sonuç verebilirler. Netleme ve pozlama otomatik olduğundan, konuya yöneltilip deklanşöre basılması yeterlidir. Görüntü kontrolü açısından fazla seçenek sunmasalar da , en ucuzlarının bile genelde beyaz ayarı vardır. Genellikle son derece az yer kaplar, hatta gömleğinizin cebine bile kolayca sığar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelişmiş bas ve çek modeller&lt;br /&gt;Benzer şekilde gerekli ayarları çoğunlukla otomatik yaparlar ancak bu tür makinelerin pozlama telafisi , daha gelişmiş beyaz ayarı, sınırlı manuel ayar gibi bazı ek özellikleri kullanımlarını biraz daha esnek kılar. Görece daha ucuz sayılabilecek bu makineler dijitale iyi bir başlangıç olabilir.&lt;br /&gt;Gelişmiş kompakt modeller&lt;br /&gt;Çok kapsamlı ayarları, bu makineleri iyi 35mm fotoğraf makineleriyle aynı klasmana oturtur. En önemli farkları objectif içinden görüntü veren vizörleri (ki likit kristal ekranları eşdeğerde görüntüler sağlar ) ve değiştirilebilen objektiflerinin olmamasıdır. Gerektiğinde tam otomatik olarak, bas ve çek modunda da kullanılabilirler. Çoğu bas ve çek fotoğraf makinesinden daha büyük olurlar, özel tasarlanmış aksesuar ve ekleme objektifleriyle bu makineler çok yönlü kullanılabilirler.&lt;br /&gt;Kompakt refleks tipi modeller&lt;br /&gt;Küçük boyutlu 35mm refleks makineleri andırırlar. Genelde uzun odak uzaklıklı zum objektifleri olan bu fotoğraf makinelerinin telefoto yetenekleri mükemmeldir. Tıpkı gelişmiş kompakt fotoğraf makineleri gibi, bu makinelerde de 35mm reflekslerdeki tüm ayarlar bulunur. Objektif içinden bakılan vizörleri genelde elektroniktir. Vizöre baktığınızda büyütülmüş, yüksek kalitede bir likit kristal ekran görürsünüz. Bu size algılayıcının tam olarak ne gördüğünü gösterir ve bir dereceye kadar pozlamayı ve rengi değerlendirmenizi sağlar. Bu makineler tam otomatik olarak da kullanılabilirler.&lt;br /&gt;Değiştirilebilir objektifli refleks modeller&lt;br /&gt;35mm refleks makinelerin sağladığı tüm kontrollerin yanında değiştirilebilir objektifleriyle geniş olanaklar sunarlar. Diğer dijital fotoğraf makinelerine göre oldukça büyüktürler. Tam anlamıyla fotoğraf çekimini kontrol altında tutma, en ileri görüntü algılayıcı ve işlemci teknolojileri ve yüksek düzeyde parazit kontrolü, özelliklerinden sadece birkaçıdır. Aynı tasarımı yüzünden algılayıcı “canlı” görüntüler sağlayamadığından, makinenin arkasında yer alan likit kristal ekran sadece kareleri gözden geçirmek amacıyla kullanılabilir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-4168401252059428397?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/4168401252059428397/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=4168401252059428397' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/4168401252059428397'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/4168401252059428397'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/fotograf-makinesinin-tarihcesi.html' title='Fotoğraf Makinesinin Tarihçesi'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-3390733604034241441</id><published>2009-12-06T13:54:00.001-08:00</published><updated>2009-12-06T13:54:40.685-08:00</updated><title type='text'>Zeplin'in Tarihçesi</title><content type='html'>Zeplin, Ulaşım aracı olarak kullanılan itme kuvvetiyle yol almalarını sağlayan motorları ve havada yönlenmesini sağlayan dümenleri olan puro biçiminde ve altında yolcu kabini bulunan güdümlü balonlardır. Omurgalı güdümlü balonların en başarılı yapımcısı olan Kont Ferdinand von Zeppelin adlı Alman güdümlü balonların isim babasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk uçuş&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başarılı olmuş ilk uçuş Fransız mühendis Henri Giffard tarafından 24 Kasım 1852 yılında gerçekleştirilmiştir. Giffard 160 kg ağırlığındaki ve 3 BG’ndeki buhar makinasını 43 metre uzunluğunda ve 12 metre çapındaki , hidrojenle dolu bir torbanın altına takarak Paris’ten havalanıp 30 km uzaklıktaki Trappes’e uçarak gerçekleştirilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk zeplin 128 metre uzunluğunda ve 11 metre çapındaydı. Alüminyumdan oluşan iskeleti, pamuklu bir bezle kaplıydı. İskeletin içinde hidrojen taşıyan gaz baloncukları vardı. 2 Temmuz 1900’de havalandırılan zeplin, 400 metre yükseklikten uçarak 6 kilometrelik bir yolu 17 dakika 30 saniyede aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ilk zeplinin başarısı üzerine yenileri de üretildi. Özellikle Alman Savaş Bakanlığı zeplin üretimini destekledi. I. Dünya Savaşı sırasında Paris ve Londra zeplinlerle bombalandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atlas aşırı uçuşlara başlayan zeplinler, 52.000 kişiyi Atlas Okyanusu'nun iki kıyısı arasında taşıdıktan sonra, yeni yolcu uçaklarının geliştirilmesi ve büyük kazalar nedeniyle 1950’lere gelmeden üretimden kaldırıldı. Günümüzde sadece ABD’de reklam amaçlı olarak kısıtlı sayıda üretilmektedirler.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-3390733604034241441?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/3390733604034241441/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=3390733604034241441' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/3390733604034241441'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/3390733604034241441'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/zeplinin-tarihcesi.html' title='Zeplin&apos;in Tarihçesi'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-5811769787988893164</id><published>2009-12-06T13:52:00.003-08:00</published><updated>2009-12-06T13:52:46.027-08:00</updated><title type='text'>Yeldeğirmeni Tarihçe</title><content type='html'>Yeldeğirmeni, enerji üretmek için rüzgar gücünden faydalanarak çalışan büyük pervaneli çarklı makine. &lt;br /&gt;Çok eski zamanlardan beri yeldeğirmenleri, buğday öğütmek ve sumekanik güç elde etmekte kullanılmıştır. Hollanda'da bulunan yeldeğirmenleri, karayı denizden ayırmak için su pompalamakla görevlidir. Gelişmekte olan ülkelerde halâ önemli güç kaynağı olmalarına rağmen endüstri bakımından gelişmiş ülkelerde rolleri azalmıştır. Elektrik enerjisi kaynağı olarak kullanılan ilk yeldeğirmeni 1890 yılında Danimarka'da yapılmıştı.Bu tarihten sonra rüzgârla çalışan değirmenler küçük ev ve çiftliklere elektrik sağlamak için kullanılmıştır. pompalamak gibi işler için &lt;br /&gt;Yel değirmeninin model ve çalışması rüzgârın hızına, yönüne ve yüksekliğine bağlıdır. Rüzgârın saatteki hızı ortalama 29 - 40 km olan yerler yel değirmenleri için uygundur. Saatte 8 km hızı olan hafif rüzgârlar yel değirmenini çalıştıramazlar, güçlü rüzgârlar ve fırtınalar ise yel değirmenini hasara uğratabilirler.&lt;br /&gt;Yeldeğirmenleri genel olarak rüzgârla dönen bazı parçalardan meydana gelir. Başlıca iki çeşidi vardır; yatay eksenli ve dikey eksenli yeldeğirmenler.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-5811769787988893164?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/5811769787988893164/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=5811769787988893164' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/5811769787988893164'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/5811769787988893164'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/yeldegirmeni-tarihce.html' title='Yeldeğirmeni Tarihçe'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-4724872760849482077</id><published>2009-12-06T13:52:00.001-08:00</published><updated>2009-12-06T13:52:21.531-08:00</updated><title type='text'>Darphanenin Tarihçesi</title><content type='html'>Ortadoğu ve Anadolu'ya yerleşen Türklerin 9'uncu yüzyıldan itibaren kurdukları irili, ufaklı devlet ve beyliklerin muhtelif kasabalarında madeni para basılmış ve para basılan mahallelere öteden beri "Darphane" denilmişti. Ancak, osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluşuna kadar belirli ve devamlı bir darphane yeri mevcut olmamıştır.Bu nedenle aynı şehirde devamlı semt olmak bakımından İstanbul'un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet tarafından Beyazıt Camii civarında tesis ettirilen Darphane, Türk Darphanesinin kuruluşuna başlangıç sayılmıştır. İlk kuruluşunkesin tarihini tesbit eden bir belge mevcut olmadığından Fatih'in burada kendi adına bastırdığı ilk Türk altının tarihi olan 1467 yılının da Türk Darphanesinin ilk kuruluş tarihi olarak nazara alınması mümkündür. Bu ilk kuruluş genişletilerek 1596 yılında Beyazıt'da Simkeşhane isimli hana taşınmış ve ilk muntazam şeklini almıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul'un fethinden sonra hızla genişleyen İmparatorluğun para ihtiyacını karşılamak için mevcutlara ek olarak çeşitli mahallelerde geçici mahiyette yeni darphaneler kurulmuştur. Sayısı 40'ı bulan bu darphanelerin başlıcalarının faaliyette bulunduğu yerler; Bursa, Edirne, Amasya, Erzurum, Konya, İzmir, Serez, Sofya, Şam, Bağdat, Tiflis, Mısır, Tunus ve Cezayir'dir. Ancak İstanbul'daki devletin ana darphanesi olma özelliği devam etmiş ve 1843 yılında diğer darphanelerin faaliyetine son verilerek bu tarihten sonra yalnız İstanbul'daki darphanede para basılmıştır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-4724872760849482077?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/4724872760849482077/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=4724872760849482077' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/4724872760849482077'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/4724872760849482077'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/darphanenin-tarihcesi.html' title='Darphanenin Tarihçesi'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-2674331786410346590</id><published>2009-12-06T13:51:00.003-08:00</published><updated>2009-12-06T13:51:44.036-08:00</updated><title type='text'>Mikrodalga Fırın Tarihçe</title><content type='html'>Percy LeBaron Spencer'ın mikrodalgaların mutfakta kullanım potansiyelini, cebindeki çikolatalı fıstıklı gofreti erimiş halde bulduğunda keşfettiği söylenir mikrodalga yayan ve magnetron adı verilen bir aygıtın önünden az önce geçmiş ve çikolatayı eriten şeyin o olup olmadığını araştırmaya karar vermiş. İçi boş magnetron, 1940'ların başlarında, Sir John Randall ve Dr. H.A.H. Boot adlı fizikçiler tarafından, uçak radarlarında kullanılacak mikrodalga üretme aracı olarak geliştirilmişti İki fizikçi, icatlarının patentini 1947'de alacaktı. Bu yeni radar teknolojisi, savaş dönemi müttefiki ABD ile paylaşıldı Başkan Roosevelt, kavite magnetronunun taktik öneminin çok iyi farkına vararak, onu "Kıyılarımıza ulaşmış en iyi kargo" olarak tanımladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Newton'daki Raytheon Manufacturing firmasında çalışan Spencer,aygıtta birçok değişiklik önerdi sonuçta, beklendiği gibi magnetron üretim sözleşmesini Raytheon firması kazandı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün artık ısı yayımından çok, moleküllerin ayrımıyla gerçekleştiği bilinen mikrodalga ışının ısıtma etkisini fark eden Spencer araştırmasını daha da derinleştirdi. Mikrodalga ışının önüne bir torba mısır koydu ve saniyeler sonra bir torba patlamış mısır elde etti. Ardından, çaydanlığın yan tarafına bir delik açıp magnetrondan çıkan mikrodalga ışınını deliğin içine yönlendirerek dünyanın ilk mikrodalga fırınını yarattı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çaydanlığın içine yerleştirilen bir yumurta o kadar çabuk pişti ki, sonunda görkemli bir şekilde patladı bu gösteri Spencer'ın buluşunu geliştirme yolunda çalışmaya başlama konusunda Raytheon'u ikna etmeye yetecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Spencer, 8 Ekim 1945'te, "gıda Maddelerini işleyen bir yöntem" için patent başvurusu yaptı. Bu buluşun patenti 1950 yılında onaylandı. 1946 yılında Boston'daki bir restorana mikrodalga fırının ilk prototipini yerleştirdi. Prototip başarılı olunca, Raytheon ilk ticari mikrodalga fırınını Radarange adıyla 1947 yılında üretti.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-2674331786410346590?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/2674331786410346590/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=2674331786410346590' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/2674331786410346590'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/2674331786410346590'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/mikrodalga-frn-tarihce.html' title='Mikrodalga Fırın Tarihçe'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-7110435823785171532</id><published>2009-12-06T13:51:00.001-08:00</published><updated>2009-12-06T13:51:12.990-08:00</updated><title type='text'>Traktörün Tarihçesi</title><content type='html'>Traktörler bügün vaz geçilmez tarım aletlerinin başında gelir ve yapılan işi %80 oranında kısaltır. (latince “trahere”) ; tarla , bahçe , bağ’larda ve şehirlerin parklarında kullanılan tarım aletlerine (pulluk , orak makinası , mibzer , pülverizatör , ekin biçme makinası v.b.) çekicilik yapan kendinden itimli motoru olan kara taşıtıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçten yanmalı motoru olan ilk traktörü 1892 yılında ABD’de Iowa’lı John Froehlich yapmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalışma ilkesi otomobillerden pek farklı olmamasına karşın yine de karakteristik özellikleri vardır. Yerden oldukça yüksek dingillere oturtulmuş dar kesitli karoser , ön tekerlere oranla çok büyük derin yivleri olan arka tekerlekler en belirgin özellikleridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arka tekerleklerin bu şekli aracın her türlü arazi koşulunda ve yumuşak zeminde patinaj yapmadan ve devrilmeden çalışmasını sağlar. Bazı özel şartlara göre paletli traktörler de vardır. Paletler traktörün ağırlığını daha geniş bir alana yaydıklarından üzerinden geçtiği toprağın sıkışıp kalmasını önler ve traktörün toprağı daha iyi kavramasına yardımcı olur.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-7110435823785171532?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/7110435823785171532/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=7110435823785171532' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/7110435823785171532'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/7110435823785171532'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/traktorun-tarihcesi.html' title='Traktörün Tarihçesi'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-9214857037423851319</id><published>2009-12-06T13:50:00.003-08:00</published><updated>2009-12-06T13:50:40.467-08:00</updated><title type='text'>Faks Makinasının Tarihçesi</title><content type='html'>İskoçya’da yaşamını sürdüren Alexander Bain 27 Kasım 1843 yılında ilk faks makinası (faksimil) için patent başvurusunda bulundu. Bain’in tasarladığı faks makinası ana hatlarıyla günümüzde kullanılan sisteme benzemektedir. Belgenin beyaz ve siyah kısımlarının tanımlanarak iletilmesi ilkesine dayanıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İletken bir madde üzerinde elektriksel olarak haritalama işlemi için sarkaçlar kullanılmasını önermiş fakat bu sistemi hiçbir zaman uygulayamamıştır. 1848 yılında İngiltere’de bir fizikçi (Frederick Bakewell) daha geliştirilmiş bir versiyonu için patent aldı. Yine İngiltere’de halka açık bir sergide ilk defa bir belge iletimini gerçekleştirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bu çabalar ticari anlamda sonuçsuz kalmıştı. Ticari başarıyı yakalayan ilk faks makinasını ise İtalyan Giovanni Caselli icat etti. Caselli Bain ve Bakewell’in sistemlerini harmanlayarak ortaya yeni bir sistem çıkarmıştı.Pantelgraf adını verdiği buluşun ortaya çıkması 10 yıl sürmüştü. 1861 yılında patentini aldı. Fransız hükümetince kullanılmaya başlandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Faks makinasının başlangıçta oldukça başarılı olması telgraf sisteminin korunması adına fazla yaygınlaştırılamadı. Çıkan savaşlar nedeniyle döşenen hatların kullanılamaz hale gelmesiyle faks sistemi uzun süre ortalardan kaybolacaktı. 20. YY’da Alman Alexander Korn fotoelektrik tarama adında bir sistem geliştirdi. Hernekadar yeni bir sistem gibi görünsede mantık aynıydı. Bu sistem sayesinde hertürlü belge gönderilebiliyordu ve sarkaçlara gerek duyulmuyordu. Telefonun yaygınlaşması telgrafın sonunu hazırladı. Böylece faks kullanımı yaygınlaştı ve iş dünyasında çokça kullanılır hale geldi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-9214857037423851319?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/9214857037423851319/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=9214857037423851319' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/9214857037423851319'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/9214857037423851319'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/faks-makinasnn-tarihcesi.html' title='Faks Makinasının Tarihçesi'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-7399389542601100967</id><published>2009-12-06T13:50:00.001-08:00</published><updated>2009-12-06T13:50:11.460-08:00</updated><title type='text'>Masa Tenisinin Tarihçesi</title><content type='html'>Bir masanın iki tarafındaki sporcuların ellerindeki raketler yardımıyla küçük bir topu, masanın ortasına gerilmiş ağ üzerinden karşı tarafa geçirmeye çalıştıkları spor dalıdır.&lt;br /&gt;Masa tenisi, 16. yüzyılda İngiltere’de yemek masalarının üzerinde lastik bir topun, rakete bezeyen kasnaklar aracılığıyla fırlatılarak oynanması sonucu tesadüfen ortaya çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk zamanlar “ping pong” adı verilen bu oyun, 1902 yılında kurulan Ping Pong Birliği’nin, 1921-22 yılları arasında tekrar oluşturulması ile birlikte “Masa Tenisi” olarak anılmaya başlandı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-7399389542601100967?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/7399389542601100967/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=7399389542601100967' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/7399389542601100967'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/7399389542601100967'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/masa-tenisinin-tarihcesi.html' title='Masa Tenisinin Tarihçesi'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-4382796600765712251</id><published>2009-12-06T13:49:00.001-08:00</published><updated>2009-12-06T13:49:14.601-08:00</updated><title type='text'>Nostalji Nedir</title><content type='html'>Fransızca nostalgie. osmanlıcadaki "daüssıla" kelimesinin karşılığı olan nostalji, son zamanlarda "geçmişe duyulan özlem" anlamıyla moda olmuştur. "daüssıla" anlamı için teklif ettiğimiz karşılık: sıla özlemi. örnek: yurt dışında, sıla özlemiyle yanıp tutuşuyor. "geçmişe duyulan özlem" anlamı için dilimizde var olan özlem ve hasret kelimeleri kullanılmalıdır. çünkü bu kelimelerde "geçmiş" kavramı zaten vardır. örnek: fotoğraf sergisinde eski istanbul özlemi (hasreti) hâkimdi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-4382796600765712251?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/4382796600765712251/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=4382796600765712251' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/4382796600765712251'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/4382796600765712251'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/nostalji-nedir.html' title='Nostalji Nedir'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-3758357176591626385</id><published>2009-12-06T13:48:00.003-08:00</published><updated>2009-12-06T13:48:53.376-08:00</updated><title type='text'>Karakutunun İcadı</title><content type='html'>"Karakutu" ile aynı çağrışımı yapmasada, uçuş veri kayıt cihazlarına "turuncu kutu" demek daha doğru olurdu; ne de olsa, kolayca bulunabilmeleri amacıyla hemen göze çarpan portakal renkli kutulara yerleştiriliyorlar. Uçuş verilerini kaydetmenin bir kaza durumunda oynadığı hayati rol bugün herkesçe kabul edilse de, David Warren 1950'lerde bu fikirle ortaya çıktığında neredeyse kimseyi icadının faydasına inandıramamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1953'te Warren, Avusturalya Havacılık Araştırma Kurumu'nda uzman bilimadamı olarak, dünyanın ilk jet yolcu uçağı De Haviland Comet'in düşmesinin ardından enkaz incelemelerine katıldı; bir ticaret fuarında gördüğü küçük ses kaydediciyi hatırlayarak, uçağın düşme anında kokpitte neler olduğunu bilmenin çok işe yarayabileceğini düşündü; böylece uçaktaki aygıtların göstergeleri ile pilotun sesini kaydedebilecek bir makine yapmak için kafa yormaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşüncelerinin ayrıntılı bir teklifini yazıp birkaç farklı ülkenin havacılık yetkililerine gönderdiyse de, ilgilenen kimseyi bulamadı. Ama yılmadan devam etti. Pilotun konuşmalarının yanı sıra, uçağın hız, irtifa ve yönünü kaydedebilen bir prototip yaptı; veriler bir teyp bandı yerine çelik tel üzerine kaydedildiğinden yangınlarda zarar görme olasılığıda düştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Warren nihayet 1958'de prototipini, daha önce RAF'ın yüksek bir mevkiinde bulunmuş olan Sir Robert Hardingham'a gösterme fırsatını buldu. Sir Robert o sıralarda Avusturalya Havacılık Kurumu'nu ziyarete gelmişti. Aygıtın potansiyelini farkeden Hardingham'ın İngiltere'ye dönüşünde hareketle savunduğu fikir, Havacılık Bakanlığı'ndan onay aldı; uçuş veri kayıt cihazları daha sonra İngiltere'de zorunlu hale getirilecekti. Bekleneceği gibi, karakutuları zorunlu hale getiren ilk ülke Avusturalya oldu; 1960'ta Queensland'de meydana gelen bir uçak kazasını inceleyen yargıç, tüm uçaklarda uçuş veri kayıt cihazlarının olmasını tavsiye edecekti.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-3758357176591626385?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/3758357176591626385/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=3758357176591626385' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/3758357176591626385'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/3758357176591626385'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/karakutunun-icad.html' title='Karakutunun İcadı'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-4437282741193454514</id><published>2009-12-06T13:48:00.001-08:00</published><updated>2009-12-06T13:48:27.760-08:00</updated><title type='text'>Tekerlek Tarihçe</title><content type='html'>Tekerlek, bir eksen etrafında dönen bir disk veya dairevi bir çatı vasıtasıyla dönme hareketi yapabilen mekanik bir düzen. Tekerlekle elde edilen dönme hareketi makinanın temelidir. Öyle ki makinalaşmış medeniyetin onsuz gelişebilmesi düşünülemezdi. Tekerleğin keşfi çok eski zamanlara uzandığından zaman içinde sayısız kullanma alanı ortaya çıktı. Önce kara taşımacılığında yeni bir devir açtı. Sonraları bir seri değişikliklerle işçiliği azaltmak, verimi arttırmak, taşıma hayvanının ve insanın sınırlı kas gücü kapasitelerine destek olan güç kaynaklarının yerini almak üzere makinalar geliştirildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekerlek prensibinden geliştirilen sadece birkaç düzeni zikretmek bile tekerleğin yol açtığı gelişmenin, boyutları hakkında bir fikir verir. Dönen miller, makara ve kasnaklar, dişliler, volanlar ve diğer düzenler,türbinler, içten yanmalı motorlar ve elektrik motorları gibi karmaşık düzenler, sıkça kullanılan tekerlek prensibinden geliştirilmiş mekanizmalardan sadece bir kısmıdır. Bunlardan bazısı vinç ve dairevi testerelerde olduğu gibi gücün doğrudan çalışma noktasına uygulanmasını sağlar. Diğerleri, tabii güç kaynaklarını yel değirmeni ve dinamoda olduğu gibi aktarılabilen şekillere dönüştürür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekerleğin çalışması sonsuz sayıda kaldıraç gibi düşünülerek açıklanabilir. Mesela at arabası tekerleğinde yere değen çember dayanak noktası olmak üzere her parmak bir kaldıraçtır. Lokomotifteki tekerlekteyse dingil dayanak noktası olmak üzere yarıçapın ortasında bir yere bağlanan kol, gücü tekerlek çemberine aktarır. Dingilin sabit olması halindeyse tekerlek çemberine uygulanan kuvvet, bağlanan kolu hareket ettirir. Çeşitli dişli takımları, gücü ve hızı yarıçap uzunluklarıyla orantılı olarak değiştirir. Tekerlek, yükü ileriye çektiği gibi sürüklenen bir cismin aksine sürtünmeyi de azaltır. Böylece at veya insan, sırtında taşıyabileceğinden çok fazlasını çekebilir.&lt;br /&gt;İlk Tekerleğin Tarihçesi Tekerlek hakkında ilk bilgi, milattan 3500 yıl önce Sümerlerin kullandığı iki tekerlekli araba olarak belirlenmiştir. Diğer bütün keşifler gibi tekerleğin keşfinde de daha önceden bilinen düzenlerin rolü olmuştur. 2000 yıl süreyle büyük ağırlıkların taşınması için yuvarlak cisimler kullanılmış, yükler hayvanlar tarafından sürüklenen ağaç gövdeleri ve kızaklar üzerinde nakledilmiştir. Bu tip kızaklar altındaki gövdelerin kılavuzlarla gönderilmesi taşımayı büyük ölçüde geliştirmiş daha sonra kılavuzların karşılaştığı güçlükleri kaldırmak için gövdenin ortası inceltilmiştir. Böylece gövdenin iki tarafında ilk tekerlekler elde edilmiştir. Nihayet sabit dingillere takılıp serbestçe dönebilen tekerlek tipine ulaşılmıştır. Arkeolojik Yakın Doğu olduğu anlaşılmaktadır. Tekerlekli araçlar Sümerlerde M.Ö. 3500, Asurlularda M.Ö. 3000, İndüs bilgilere göre tekerleğin menşeinin Vadisinde M.Ö. 2500, Orta ve Kuzey Avrupa'da M.Ö. 1000 ve İngiltere'de M.Ö. 500 yıllarında bilinmekteydi. Bu sıra, tekerleğin tek bir menşe'den yavaş yavaş Eski Dünya'ya yayıldığını göstermektedir.&lt;br /&gt;İlk tekerlekli araçların birçok mahzurlu yanları olduğundan sınırlı kullanma alanları vardı. Dört tekerlekli araba da hemen iki tekerlekli kadar eskidir. Bunlara hareketli bir ön dingil takılana kadar bütün gövde kaldırılmak suretiyle yönlendiriliyorlardı. Ayrıca kullanılan öküz veya eşeklerle hız çok azdı. Ancak M.Ö. 2000 yıllarından sonra daha süratli olan atın, Asya steplerinden Mezopotamya'ya gelmesinden sonra iki tekerlekli araba bir savaş aracı olarak kullanılmaya başlandı.&lt;br /&gt;Tekerleğin bir makinaya ilk uygulaması değirmen taşı akan bir suya karşı konulmuş su dolabıyla döndürülmesidir. Bu düzen Yakın Doğudan M.Ö. 1. yüzyılda yayılmış çok geçmeden basit dişliler ilave edilerek ilk un değirmenleri yapılmıştır. Bundan sonra tekerleğin kullanıldığı yerler gittikçe genişlemiş, su dolabıyla işleyen mekanik çekiçler, maden öğütme değirmenleri ve dirsekli millerle körükler ve yel değirmenleri geliştirilmiştir.&lt;br /&gt;Dişli çarkların bulunmasından sonra saat mekanizması gibi daha karmaşık sistemler yapıldı. Zamanla bu hususta büyük gelişmeler oldu.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-4437282741193454514?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/4437282741193454514/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=4437282741193454514' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/4437282741193454514'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/4437282741193454514'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/tekerlek-tarihce.html' title='Tekerlek Tarihçe'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-8992970951667026208</id><published>2009-12-06T13:47:00.000-08:00</published><updated>2009-12-06T13:47:52.941-08:00</updated><title type='text'>Mehterin Tarihçesi</title><content type='html'>MEHTER NEDİR &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehter dost, sevgi, birlik ve kahramanlık ocağıdır. Mehteri kendine has özellikleri ile korumak yaşatmak gelecek nesil'e bırakmak her Türk'ün görevidir. Mehter; mızıkacı, çadırcı, kavas gibi muhtelif manalarda kullanılmış bir tabirdir Mehter Farsça " MIHTER" kelimesinin Osmanlılarca ULU-BÜYÜK manasına gelen bir kelimesinden alınmıştır. Dilimizde bu kelimenin Arapçalaştırılmış şekillerinden " MEHTER" kullanılmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MEHTERİN ÖNEMİ &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konuyla ilgili Evliya Çelebi'nin, Sultan 4.Murat devrinde büyük bir ordu olayını Şöyle anlatır. "Mimarların mı, yoksa mehterlerin mi alayda önceliği konusunda karar verilemez. Bu hususda görüşmek üzere Mimarbaşı ile Mehterbaşı Sultan Murat'ın huzuruna çıkarlar; Mimarbaşı başlar söze: Padişahım! Mehterler pirsiz esnaf olup Cemşid sanatını tutmuş bir alay Deccal kavmidir, biz padişahımıza saraylar, selâtin camileri, köprüler yaparız, İslam ordusunda lüzumumuz, hizmetimiz vardır; elbet mehterlerden evvel geliriz! Der. Bunun üzerine mehterbaşı da şu iddiada bulunur. Padişahım! Hangi bir tarafa gitseniz mehabet, şevket, salâbet ve şöhretiniz için, dosta düşmana karşı davul, kudüm, nefir döverek gitmeniz lazımdır. Cenk Meydanlarında gaziler cenge salmak için köslere biz tokmak çalarız ve askeri şevke getirip biz kaldırırız, padişahımız bir şeye üzülse huzurunda oniki makam, yirmi dört şube, yirmi dört sul, kırk sekiz terkip musiki faslı edip, padişahımızı neşelendiririz. Eski hükema; saz ve söz hanende, âdemin gönlüne safa verir, demişler. Biz de ruha gıda verir esnafız. Bahusus ki nerede Resulullah'ın âlemi olsa, orada dabl-ı Al-i Osman bulunmak gerekir... Bunun üzerine Sultan 4.Murat, mehterlerin mimarlardan evvel geçmesini irade buyurur...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İSTANBUL'UN FETHİNDE MEHTER&lt;br /&gt;Fatih Sultan Mehmet, Fethin devam ettiği bir sabah şafakla beraber topçularının yanına gitti. Toplar atılırken, Okmeydanı'na dolmuş binlerce ulema, hep bir ağızdan tekbir getirmeye başladılar. Yüzlerce davul ve zurnadan oluşan devasa bir mehteran düşünün. Osmanlı ordusuyla beraber, savaş meydanında bulunuyor. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul surlarının önüne geldiğinde, 300 kişilik mehter takımında, 100 zurna, 70 davul durmadan çalıyor; kalp ve ruhları coşku ve heyecana getiriyor. Okmeyda'nındaki ikinci mehter de Haliç surlarına hücum eden kıtaların harp şevkini artırıyordu. Gök gürültüsünü andıran korkunç ve insanın içini ürperten sesler çıkarıyorlar, topların seslerini bile susturuyorlardı. Yine Fatih Sultan Mehmet, İstanbul'a giren muhteşem zafer alayının ortasında, gözlerini yıkılmış surlara dikti, sonra atını ileri sürdü. Maiyet bölükleri, yeniçeri arkasındaki mehteran, davul ve zurnalarını çalarak devirler açıp kapayan, asırlar önce müjdelenmiş olan bu mutlu güne mutluluk katıyor ve cenk havası çalıyordu. Zaferlerden sonra ezan okunur ve mehter çalınırdı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AVRUPA'DA MEHTER MUSİKİSİNİN NE GİBİ ETKİLERİ OLMUŞTUR &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;18. Asırdan itibaren birçok memleketlerde mehteran bölüklerinden etkilenerek buna benzer gruplar kurulmaya başlanmıştır. Bestekâr Mozart ve Haydn da mehter müziğinden ilham alarak meşhur bestelerini meydana getirmişlerdir. Büyük Alman bestecisi Beethoven'in büyük senfonisinin son bölümü, mehterin kösüyle, davulu ve zurnasıyla seslendirilmiştir. Beethoven'in Türk Marşını mehterin bir cenk marşından adapte ettiği bilinmektedir. Yine Avusturyalı Bestekâr Mozart'ın, Türk askerlerinin hatıralarını terennüm eden Allah Allah seslerini nakarat halinde kullanarak, Türk Marşı diye bir eser meydana getirdiği de vakıadır. Alman bestekârı Wagner bir mehter konserini dinlerken heyecanlanmış, kendisini tutamayarak " İşte musiki buna derler" diye mehter hakkında hissiyatını ifade etmiştir. 18. YY. içinde Avusturyalılar ve Prusyalılar, daha sonra Ruslar, Almanlar ve Fransızlar mehter teşkilatından etkilenerek mızıka takımları kurmuşlardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MEHTERİN TARİHÇESİ &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehter Dünyanın ilk ve en eski alaturka Ordu bandosudur. Hun'lar zamanındaki adı Tuğ olan ve vurmalı sazlarla nefesli sazlardan oluşan askeri mızıka okulunun Fatih'ten sonra aldığı isim, Hun'lardan beri Türk savaş tekniğinin vazgeçilmez unsuru olan askeri müziğin amacı, çok uzaklardan duyulan ve gitgide yaklaşan gök gürültüsüne benzer yabancı bir müzmin sesiyle düşmanın moralini bozup savaşacak güç bırakmamak, düşmanı teslim almak suretiyle harbi en kısa zamanda bitirmek ve böylece bir bakıma insan kıyımını önlemektir. Dünyanın en eski askeri bandosu olan mehtere ilk olarak Orhun Kitabelerinde rastlanmaktadır. Bu kitabelerde “Kübürge” ve “Tuğ” olarak anlatılan askeri bandonun,11. yy. yazılmış Divan-ü Lügat-it Türk’te Hakanların huzurunda müzik yaptığını anlatılır. O zamanlarda küvrük (kös), tomruk (davul), çenk (zil) ve nay-i Türkî adındaki sazlardan oluşan “Tuğ” lar, savaşlarda ve özel günlerde müzik yapmaktaydılar. Ayrıca “Tuğ” Türklerde hâkimiyetin de sembolü olmuştur. Selçukluların T'abılhâne veya Nevbet hane dediği bu kurumda Hunlardan beri ikisi nefesli, dördü vurmalı altı temel çalgı yer almıştır: İslamiyet ten sonra adları zurna, boru (nefir veya şahnay), çevgan, zil, davul ve kös'e çevrilen yurağ, boygur, çöken, çanğ, tümrük ve küvrük. Savaşta ordunun önünde giden kös, davul, nakkare, zil, çevgan, çalpara, çengi harbi, zurna ve boru gibi yüzlerce vurmalı ve nefesli çalgının çalacağı müzik, savaş, tören ve oyun (spor) amaçları için özel olarak bestelenirdi. Osmanlı imparatorluğuna Anadolu Selçuk Türklerinden geçmiştir. Şöyle ki Osman Gazi'nin kurduğu Beylik; Bizanslılara karşı birçok önlemli savaşlar kazanmış olup topraklarını genişletmiştir. Bu savaşlar neticesinde Osman Gazi'nin, Selçuklu hükümdarı Aladdin Keykubat'a yararlığını göstermek ve bu savaşlarda kazandığı bazı harp ganimetlerini Selçuklu Hükümdarına hediye olarak göndermiştir. Bu arada İnegöl kalesini de kuşatarak beyliğine dâhil ederek büyütmüştür. Bu olaylardan çok memnun kalan Anadolu Selçuklu Hükümdarı adamlarında KARA BALABAN ÇAVUŞ vasıtasıyla 1284 tarihinde Osman Gazi ' ye bir ferman göndererek kendisini kutlamış ve Emirlik payesi ile İstiklal (EGEMENLİK) sembolü sayılan Tuğ, Âlem Tabıl (DAVUL) Nakkare (ÇİFTENARA) Hakkaniyeti, Adaleti temsilinde Ak (BEYAZ) renkte sancak göndermiştir. Osmanlılarca TABLI ALI'i OSMAN adı ile anılan ilk mehter nevbeti (KONSER) 1289 tarihinde Bileciğin bir kasabası olan söğüdün büyük Mescit meydanında Osman Gazi ve silah arkadaşlarının huzurunda bir ikindi vakti ayakta dinledikleri bir nevbet (KONSER) ile Osmanlının hazarda ve seferde çok büyük hizmetler verecek olan Mehter takımı kurulmuş olur. Osman Gazi ve silah arkadaşlarının ayak üzre dinledikleri bu nevbet (KONSER) Selçuklu hükümdarına gösterdikleri hürmetten dolayıdır. Bu adet Osman Gazi'den sonraki Padişahlarca da devam etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehterin aynı makamda birçok parçayı art arda çalıp söylemesine nevbet vurma denirdi. Önceleri günde beş kez her namazdan önce nevbet vuran Mehterhane-i Hakanı, II. Mehmet döneminde yalnız ikindi namazlarından önce çalmaya başladı. Bunun dışında cüluslarda, kılıç alaylarında, zafer müjdesi geldiğinde, arife divanlarında, şehzade ve sultanların doğum ve sünnet düğünlerinde de çalardı. Barış zamanında özel yerinde çalan Mehterhane-i Hakanı, seferde padişahın (o yoksa serdarın) çadırı önünde nevbet vururdu. 17. yüzyılın sonunda ve 18. yüzyılda Topkapı Sarayı'nda Demirkapı denen yerde, ayrıca Eyüp sultan, Kasımpaşa, Galata, Tophane, Beşiktaş, Rumelihisarı, Yeniköy, Kavak, Beykoz, Anadoluhisarı, Üsküdar gibi semtlerde geceleri yatsı namazından sonra ve halkı sabah namazına kaldırmak için güneş doğmadan hemen önce nevbet vurulurdu. Bu olayı tevid eden Hadidi tarihinde şöyle der: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HENÜZ (HALEN) VAR PADİŞAHLARDA ADET AYAK ÜZRE DİNLERLER ÇALINSA NEVBET&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehter takımı yüzyıllar boyunca 3 kıtada Asya, Afrika ve Avrupa'da hazarda ve seferde önemli görevler yapmıştır. Bilhassa savaşlarda Türk ordularına verdiği heyecan ve kahramanlık ifade eden Mehter musikisi marşları ile Türk ordusu karşısında bunalan düşman orduları Türk Sancağından önce Mehter takımına hücum ederek onu susturup saf dışı bırakma faaliyetlerine girişmişlerdir. 16, 17 ve 18. yy.da yetişen Bestekâr ve icracıları eliyle askeri musiki sanatının zirvesine ulaşan mehter musikisi hem savaşlar, hem Osmanlı elçi veya heyetlerine eşlik eden şatafatlı takımlar münasebetiyle tanındığı Avrupa'da önce ordu birliklerini, sonra da bestecileri etkilemekte gecikmedi. Daha 1683'te Viyana'ya yürüyen Jan Sobieski'nin ordusuna mehter etkisiyle vurmalı çalgı arttırılmış bir askeri bando eşlik etmişti. Batılıların çoğunlukla Yeniçeri müziği anlamına gelen terimlerle adlandırdıkları mehteri ilk uygulayan Lehler oldu (l741): Avusturya, Rusya, Prusya ve İngiltere de arkalarından geldi. Daha sonra mehter, bünyesinde barındırdığı sazlardaki değişikliklerle kapatıldığı 1826 tarihine kadar gelişmesini sürdürür. Mehterhane 1828'de II. Mahmut tarafından kapatılmış, bunun yerine III. Selim'in yakın dostu Napolyon'un emekli bando subayı Giuseppe Donizetti'ye Mızıka-i Hümayun adlı Batı kopyası saray bandosu oluşturulmuştur. Dünyanın ilk askeri bandosunun tekrar yaşatılmaya başlanması ise Eski Yeniçeri bandosunu ve ordusunu sembolik olarak temsil etmek için mehter: 1914 yılında askeri müze bünyesinde yeniden kurulmuştur. Bu dönemde Mehter musikisini icra eden icracılara ek olarak, bir tuğ takımı ile yeniçeri ortalarını sembolik olarak temsil eden tarihi birlikte mehtere ilave olmuştur. Böylece askeri müzede faaliyete geçirilen mehtere tarihi bir hüviyet kazandırılmıştır. 1.Dünya savaşı, Kurtuluş savaşı ve Cumhuriyetin ilk yıllarında askeri müzede varlığını sürdüren mehter: 1935 yılında tekrar kaldırılmıştır. 1952 yılında ise askeri müze bünyesinde Mehter takımını yeniden kurdurularak daha sonraki yıllarda kurulacak Mehter takımlarının da önünü açmıştır. Bu tarihten sonra da Cumhuriyet Türkiye’sinde günümüze kadar yaşatılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GÜNÜMÜZ AVRUPASINDA MEHTER &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarihi " Mehteran Takımı" Almanya'da 1998 yılında Bielefeld ve çevresi Türk kültür ve sosyal hizmetler cemiyeti - Mevlana Cami (Ülkü Ocağı) adına dönemin dernek Başkanı Erdoğan Aktaş tarafından kurdurulmuştur. Fatih Mehter Takımı Avrupa’da kurulup programlarına ara vermeden hizmet eden ilk " MEHTER TAKIMI" olma özelliğini taşır. Kurulduğu günden bu yana profesyonel olarak çalışma ve programlarını aksatmadan devam ettiren " Fatih Mehteran Takımı" Avrupa’nın aranılan ekibi olmuştur. 1998 yılından itibaren birçok konser vermiş olup, Yoğun Almanya dışı ve içi konser teklifleri alan Mehteranımız, milli gün ve gecelerin yanı sıra uluslararası organizasyonlarda da yer alıp Tarihi Mehter Takımını en iyi şekilde temsil etmiştir. Bugüne kadarda çeşitli Türk ,yabancı televizyon kanallarına ve gazetelerine haber konusu olmuş ve olmaya da devam etmektedir. Topluluğumuz, bünyesindeki üç katlı mehteri ile Almaya içinde birçok şehirde ve Almanya dışında Danimarka, Hollanda, Belçika, Fransa, İsviçre ve Avusturya gibi ülkelerde Birçok kez konser vermiştir. Bu konserlerde, üzerine düşen tarihi, kültürel ve sanatsal görevin sorumluluğu içinde hem klasik mehter repertuarını icra etmiş, hem de yeniliklere açık olarak programlar yapmıştır. Fatih Mehter Takımı'nın uyum ve entegrasyon çalışmaları noktasında Avrupa genelindeki kültür ve sanat etkinliklerinde de büyük katkısı olmuştur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AVRUPA'DA MEHTER'İN KURULUŞ AMACI &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uyum içerisinde yaşamakta olduğumuz Avrupa’da, kültürümüzü de muhafaza ederek, Müslüman Türk Milletinin tarihten gelen kültür zenginliğini, Avrupa insanına en iyi şekilde sunmak hedefimizdir. Kurucusu: Bielefeld ve çevresi Türk kültür ve sosyal hizmetler cemiyeti - Mevlana Cami-i (Ülkü Ocağı) adına dönemin dernek Başkanı Erdoğan Aktaş tarafından kurdurulmuştur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MEHTER TAKIMI İKİ BÖLÜMDEN OLUŞUR &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehter takımının yürüyüş nizamında merasime iştirak şöyledir: Önde çorbacı başı (Emir-i Âlem) unvanını taşıyan ve başında "üsküf" bulunan mehteran bölüğü komutanı, onun arkasında sol tarafında zırhlı muhafızı ile birlikte yeşil sancak, ortada istiklal alameti olan ak sancak, sağ başta ise zırhlı muhafız ile birlikte kırmızı sancak bulunur. Sancakların arkasında ise üçerli koldan üç sıra halinde dizilmiş dokuz tuğ gelir. Sağ taraftan kırmızı sancağın arkasında, yeniçerilerin taşıdığı hücum tuğu yer alır. Tuğlardan sonra ortada mehterbaşı bulunur. Mehterbaşından sonra ise mehterin iki katı adedince çevgenler (okuyucular), zurnazenler, boruzenler, nakkarezenler, zilzenler ve davulzenler gelmekte. En arkada ise at sırtında taşınan kös bulunmakta. Mehter takımı katlardan oluşur. 3 katlı, 5 katlı, 7 katlı, 9 katlı 11 katlı ve 13 katlı diye adlandırılır. En küçüğü 3 katlı, en büyüğü 13 katlı olarak kurulmuştur. Mehter takımında katlı demek her sazdan o katlı nispetinde Enstrüman bulunması demektir. Yani 5 katlı Mehter takımında, 5 zurna, 5 boru, 5 nakkare, 5 zilve, 5 davul var demektir. Buna göre 10 çevgen (diğer sazların iki misli) bulunur. 13 katlı Mehter yalnızca Padişaha aittir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MEHTER DİZİLİŞ VE YÜRÜYÜŞÜ &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehter takımının kendine has bir yürüyüş şekli vardır. Yürüyüşlere daima Besmele ve sağ ayakla başlanır. Yürüyüş yapılırken her üç adımda atışta sağa ve sola dönülerek yürünür. Bu Mehter takımının sağa ve sola RAHİMALLAH - KERİMALLAH manasına gelen selamlama yürüyüşüdür. Yoksa bazı çevrelerin ifade ettiği gibi iki ileri bir geri şeklinde değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KONSER DÜZENİ &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk kurulduğu yıllarda çember biçiminde dizilen mehter, sonraları yarım daire (hilâl) biçiminde dizilmeye başladılar. Mehteran, daire şeklinde nevbet nizamını teşkil ederler, nakkare zenleri oturup diğerlerinin ayakta durmasıyla da hilal görünümü verir. Kösler hilalin orta ilerisine konulur. İçoğlanı Başçavuşu, mehter faslı başlamadan önce daireden çıkarak ortaya gelir ve: "Vaktı-i Süruru sefa Mehterbaşı Ağa! Hey! Hey! " diye bağırır. Bu sırada hazır bulunanların dikkatlerini çekmek için nakkarelerle sofyan usulünde üç tempo atılırdı. Nakkareler çalarken de Mehterbaşı ağa mehterin önüne gelir: "Merhaba Ey Mehteran!" der ve sağ elini göğsüne koyarak mehteri selamlar. Mehteran da hep beraber sağ ellerini göğüsleri üzerine koyarak koro halinde "Merhaba, Mehterbaşı Ağa!" diyerek karşılık verirler. Daha sonra mehterbaşı ağa: "Hasduuuur" diyerek çalınacak makamın ve eserin adını söyler (mesela "Der fasl-ı Acem aşiran, cihadı-ı ekber marş!" derdi) hemen arkasından "Haydi.. Ya Allah !" diyerek mehteri icraya geçirir. Nevbet bitince mehter gülbankı (duası) okunur ve fasl sona erer... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MEHTER DUASI &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah Allah, Celilü'l - Cebbar, Muinü's - Set tar Halıku'l - Leyli ve'n - Nehar, Layezal, Zülcelâl, birdir Allah Anın birliğine, Resul - ü Enbiya Peygamberimiz Cenab - ı Ahmed - i Mahmut - u Muhammed Mustafa ( Bütün efrad elleri göğüste olduğu halde rükûa gelir gibi eğilirler ) Al-i evladı-ı Resulü müçtebi imdadı-ı ruhaniyetine; bir cümle Âlem- İ İslam’ın sıhhatü selametine, Ordularımızın devamı Muzafferiyetine Aziz Devletimizin Beka-ü temadüsüne üçler, yediler, kırklar, göçenler demine devranına " Hu diyelim Huuu" denildikten sonra bütün mehter takımı davul ve zilleri şiddetle vurarak dokuz defa "Hu" çekerlerdi. Sonra da üç defa kös vururlardı. Eli kan kılıcı kan, sinesi üryan, ciğeri püryan, meydan-ı şahadette Allah yoluna revan, Kahrımız Gazabımız düşmana ziyan!... Adüvden korkmadık korkmayız hiç-bir zaman Kura-anda Zafer va-ad ediyor Hazreti Yezdan Uğrun açık olsun ey Serdarı Mücahid, Hüda kılıcını keskin etsin. Ömrünü gün gibi bedid! Fahri âlemi hoşnut etsin. Hak, gaza-i ekberin etsin mübarek ve Sait. Takımın içinden evvelce seçilmiş dik ve güzel sesli biri tiz perdeden: "Nasrünminallahi ve fethün karib. Ve beşşiri! L müminin" ayetini okur, üç defa "Allah" diyecek kadar dururdu. Sonra bütün aletlerle beraber davullar ve kösler hafif vurarak devamlı teramole yaptığı sırada hepbir ağızdan "Allah Allah" deyince susarlar ve baş eğerek geriye döner ve dağılırlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MEHTER MÜZİĞİ &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehter müziği klasik Türk müziğindeki makam ve usullerin kullanıldığı teksesli bir müziktir. Peşrev, semai, nakış, cengi harbi, murabba, kalenderi gibi formları vardır. Mehterhane'nin repertuarında bunlardan başka serhat türküleri de yer almıştır. Buna karşılık, bazı mehter peşrevleri de fasıl müziğinde çalınmıştır. Mehter müziğinde ahlâtı, revani, saf gibi fasıl müziğinde hemen hemen hiç kullanılmamış usullere yer verilmiş, bunların çoğu, o usulde bestelenmiş yapıtların form adı da olmuştur. Mehter müziğinin bestelerinin çoğunu Mehterhane'de görevli müzikçiler yapmıştır. Günümüze ulaşan mehter melodilerinin en eskileri Nefiri Behram, Emir-i Hac, Hasan Can ve II. Gazi Giray gibi 16. yüzyıl bestecilerinin yapıtlarıdır. Notası bulunan yapıtların da büyük çoğunluğu 17. yüzyıldan kalmıştır. Bu yüzden belli başlı bestecileri Zurnazen Edirneli Dağı Ahmed Çelebi, Zurnazen başı İbrahim Ağa, Müstakim Ağa, Ham mali ve Şah Murad'dır. Hızır Ağa da 18. yüzyılın en büyük mehter bestecisidir. 16. ve 17. yüzyılın çoğu peşrev formunda olan yapıtları Ali Ufki Bey'in ünlü derlemesi Mecmua-i Saz ü Söz ve Kantemiroğlu Edvarı adıyla tanınan Kitabı İlmi'l-Musiki ala Vechi'l-Hurufat aracılığıyla günümüze ulaşmıştır. Mehter müziği bestecileri Osmanlı ordusuna cesaret ve coşku verici, düşman askerini korkutucu melodiler yaratmaya özen göstermişlerdir. Osmanlıların Avrupa'nın ortalarına kadar ilerlemesi, 17. yüzyılda mehter müziğindeki birçok öğenin Avrupa müziğine de girmesine yol açmıştır. Bunların başında kös, nakkare, çevgan, halile gibi belirsiz ses veren vurmalı çalgıların kullanılması gelir. Ayrıca bazı batılı bestecilerin yapıtlarında mehter müziğinden esinlenilmiş bölümler de vardır. Mehter, sanılanın aksine sadece marş çalmaz. Kendi yapısına uygun kâr, karçe, beste, semai, fasıl şarkıları, serhat ve Rumeli türküleri, peşrev ve saz semaileri de mehterin repertuarı içinde yer alır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KIYAFETLER &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saz başları kırmızı cübbe, kırmızı kavuk, kırmızı şalvar, sarı üç etek ve sarı yemeni giyerler. Diğer sazlar koyu mavi cübbe, kavuk, şalvar ve renkli üç etek ile kırmızı yemeni giyerler. Çevgânlar da saz başları gibi giyinirler.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-8992970951667026208?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/8992970951667026208/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=8992970951667026208' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/8992970951667026208'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/8992970951667026208'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/mehterin-tarihcesi.html' title='Mehterin Tarihçesi'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-2366559300612422094</id><published>2009-12-06T13:46:00.000-08:00</published><updated>2009-12-06T13:46:12.678-08:00</updated><title type='text'>Posta Tarihi</title><content type='html'>Posta sistemi ve çalışma şeklini açıklamak amacı ile posta sisteminin geçmiş dönemleri ile ilgili posta gönderilerini toplanması ve bunlar ile ilgili çalışmalar yapılmasıdır. Terimin ilk defa filatelist, pul tüccarı ve müzayedeci olan Robson Lowe tarafından kullanıldığı kabul edilmektedir. 1930'lu yıllarda konu ile organize ilk çalışmaları başlatmış ve filatelistleri "bilim araştırmacıları" posta tarihçilerini ise "insanlık araştırmacıları" olarak tanımlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Posta tarihi filatelik koleksiyoncular için kendi başına bir uzmanlık alanı haline gelmiştir. Filateli; pulların üretimi ve dağıtımındaki teknik detaylar dahil pulların kendileri ile ilgilenmektedir. Filatelik posta tarihi; ise pulları aynen damgalar, posta kartları, zarflar, içerdikleri mektuplar gibi tarihi bir doküman olarak değerlendirir. Posta tarihi posta tarifeleri, posta kuralları, posta idareleri, posta sistemi üzerinde politikanın etkileri, postanın denetlenmesi ve politikanın, ticaretin ve kültürün posta sistemlerine etkileri; yani temel olarak postanın toplanması, iletilmesi ve dağıtılması işlemleri ile bağlantılı herşeyi kapsar. Filatelik tarihin uzmanlık alanı olarak posta tarihi ise tarifelerin, iletim yollarının, ve özel mektup dağıtımı konusunda çalışmalar olarak görülür. Özel ilgi alanları kesintiler ve savaşlar ve işgaller gibi geçiş dönemleri, ve gerçekten uzak bölgelere gönderilen postalar gibi konuları içerir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filateli temelli tanım bilim dalının gelişimi sırasında geliştirilmiştir. Filatelik araştırmacılar pulları değerlendirme ve gerçekliğini anlamanın posta yetkililerinin neden belli bir pulu çıkardığını ve nerede, nasıl kullanıldığını anlayabilmelerini sağladığını keşfettiler. Örnek olarak bir pulun daha sonraki bir tarihte ulaştığı bilinen bir yerde damgalandığı görülüyor ise kendi cinsindeki pullardan daha önce kullanılmış gibi görünen bu pulun sahte olduğu ispatlanabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Posta sisteminin çalışması ile ilgili pek çok bilgi halen bilinmemektedir ve geriye kalan milyonlarca eski zarftan oluşan tarihi kalıntılar büyük bir arkeolojik çalışma sahası oluşturmaktadır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-2366559300612422094?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/2366559300612422094/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=2366559300612422094' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/2366559300612422094'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/2366559300612422094'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/posta-tarihi.html' title='Posta Tarihi'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-8354826720680626351</id><published>2009-12-06T13:45:00.001-08:00</published><updated>2009-12-06T13:45:00.195-08:00</updated><title type='text'>Elektrikli Süpürge Tarihçe</title><content type='html'>19. yüzyıla kadar halı gibi eşyalar sopayla dövülüp yıkanarak temizleniyordu. Bu şekilde temizlik yapmak oldukça zahmetli ve uzun sürüyordu. Mekanik bazı sistemler geliştirildi. Döner fırçalı ve kiri emen körüklü temizleyiciler kullanıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk elektrikli süpürge İngiliz Hubert Booth tarafından icat edildi (1871 - 1955) Booth bu icadın ardından British Vacuum Company adlı bir şirket kurdu. (1901) Bu alet yakıtla çalışıyor ve taşıması oldukça zahmetli oluyordu. At arabaları sayesinde taşınan bu alet işçiler tarafından kullanılırdı. Pencerelerden uzatılan bir hortum sayesinde evlerin içinde temizlik yapılabiliyordu. Bu icat çok başarılı olmuştu ve çok iş yaptı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1908 yılında Murray Spangler bu aletten çok daha hafif bir elektrikli süpürge üretti ve patentini aldı. Bunu üretebilecek mali gücü olmamasından ötürü William Hoover’ın şirketi tarafından üretildi ve piyasaya sürüldü.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-8354826720680626351?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/8354826720680626351/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=8354826720680626351' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/8354826720680626351'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/8354826720680626351'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/elektrikli-supurge-tarihce.html' title='Elektrikli Süpürge Tarihçe'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-1508781693105769409</id><published>2009-12-06T13:44:00.001-08:00</published><updated>2009-12-06T13:44:26.251-08:00</updated><title type='text'>UD sözcüğünün Tarihçesi</title><content type='html'>Ud Sözcüğünün Etimolojisi ve Ud'un Tarihçesi &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ud kelimesinin aslı Arapça dır: "sarısabır veya ödağacı" anlamındaki "el-oud'dan gelir. Baştaki 'el'- kelimesinin, bazı dillerde olup bazılarında olmayan harf-i tarif (belirgin tanım edatı) olduğunu bilen Türkler bu edatı atmış, geriye kalan 'oud' ('eyn, waw, dal) kelimesini de -gırtlak yapıları 'eyn'e uygun olmadığı için- "ud" şekline sokmuşlardır. Dillerinde tanım edatı olan Batılılarsa, 11-13. yüzyıllar arasındaki Haçlı seferleri sırasında tanıyıp Avrupa'ya götürdükleri bu saza, luth (Fr.), lute (İng.), Laute (Alm.), liuto (İtal.), Alaud (İsp.), Luit (Dat.) gibi hep L ile başlayan isimler vermişlerdir. Hatta 'saz yapıcılığı' anlamında bizde de kullanılan 'lütye' kelimesi de yine luth'den yapılmadır (aslı luthier).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adı Arapça olduğuna göre, ud Arap sazı o halde! Hem çok acele, hem çok yanlış bir hüküm bu. Çünkü bu sazı ilk defa 7. yy.da Horasan'dan Bağdat'a çalışmaya gelen Türk işçilerin elinde görmüş olan Araplar, göğsünün yapılmış olduğu sarısabır ağacından (aloexyion agallocum) dolayı el'-oud adını vermişlerse (Türkler de bu adı aslı olan Kopuz yerine -belki daha kısa oluşu yüzünden- benimsemişlerse) de, saz Türklerin bin yıllık Kopuz'undan başka birşey değildir; nitekim ta Hunlardanberi ozanları ve kopuzcuları olmayan hiçbir Türk ordusu yoktu (cahiliyye devri Arapları müzik aleti olarak def ve rababe dedikleri tek telli ilkel bir çalgıdan başkasını bilmiyorlardı). Bu gerçek de çok önce, yüzyılımızın en büyük iki müzikologu ile, en büyük edebiyyat tarihçimiz tarafından ortaya konmuştur (bkz. Fuad Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Ank. Üni. Bas. 1966, s. 207, 209 vdl.; Mahmut Ragıp Gazimihal, Ülkelerde Kopuz ve Tezeneli Sazlarımız, Ank. Üni. Bas. Ank. 1975, s. 64; aynı müellifin Musiki Sözlüğü, M.E. Bas. İst. 1961, s. 138, 259, 260; Curt Sachs, The History of Musical Instruments, New York 1940, s. 252). Ud'un Macarcadaki adı 'Kobza'dır ve Türk Kopuzunun biraz değiştirilmişinden ibarettir. Nitekim Dede Korkut'da da yine Kopuz'dan türemiş olan 'kobzaşmak' fiili 'karşılıklı saz çalmak' demektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pi-Pa adlı Çinli-Türkistanlı, Barbud adlı İranlı benzerleriyle çağları aşan ud, Kopuz adıyla Asya'dan Anadolu'ya, oradan da ta Rumeliye kadar gelmiş, aynı zamanda musikişinas olan Yunus Emre'nin şiirlerinde dahi kutsal nitelikli yerini almıştır (bkz. M. R. Gazimihal, Ülkelerde Kopuz..., s. 51 vd.). Osmanlı sarayının düğün vd. şenlikleri münasebetiyle yazılan minyatürlü surname'lerde (Surname-i Vehbi, Surname-i Nabi vs.) kopuzun iki değişik boyu olan ud ve şehrud, diğer sazlar arasında ön planda görülmektedir. Tarihçi-yazar İ. Hakkı Uzunçarşılı'nın, T. Tarih Kurumu yayını Belleten dergisinin 161. sayısındaki (Aralık 1977) "Osmanlılar Zamanında Saraylarda Musiki Hayatı" adlı makalesinde de, 15 ila 19. yüzyıllarda Osmanlı saraylarında görevli müzisyenler arasında 'awwad' adı verilen (udi'nin Arapça çoğulu) udilerin sayısı, sanatkar isimleri ve aldıkları maaşlarla birlikte verilmiştir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-1508781693105769409?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/1508781693105769409/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=1508781693105769409' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/1508781693105769409'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/1508781693105769409'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/ud-sozcugunun-tarihcesi.html' title='UD sözcüğünün Tarihçesi'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-2667914267942457120</id><published>2009-12-06T13:42:00.003-08:00</published><updated>2009-12-06T13:42:59.642-08:00</updated><title type='text'>Ekmeğin Tarihi</title><content type='html'>M.Ö 30. yüzyıl civarında Orta Doğu'da, pide şeklindeki yassı hamurların, bir önceki günden kalma fermante olmuş başka bir hamurun maya olarak kullanılmasıyla kabartıldığını bilmekteyiz.Yahudilerin zymi dedikleri ekmek de aynı yöntemle yapılırdı. Güzelce kabartılmış bu hafif ekmek hoş tadına rağmen Tanrı'ya sunulacak kadar da saf sayılmazdı. Çünkü o zamanlarda fermantasyonun kuIlanıIan maddelerin saf doğalarını bozduğu düşünülüyordu . Bu nedenle dini torenlerde kullanılan ekmek zymi denilen mayasız bir ekmekti. Genellikle şömine ateşinde, közde ya da üzerine çömlek örtülmüş sıcak taşlarda yapılan bir başka ekmek de zamanın ana besin kaynaklarından olan maza'ydı ve tıpkı diğer ekmekler gibi sabit bir şekli yoktu. &lt;br /&gt;Hamura şekil verme fikrine ilk olarak M.Ö 25. yüzyılda Mısır'da rastlıyoruz. Elekten geçirilmiş undan yapılma hamurlar toprak kaplarda yoğrulduktan sonra, sıvı bir kıvama getirilip önceden ısıtılmış kalıpların içine akıtılırdı. Ağız kısımlarına doğru iyice genişleyen bu kalıplar piramitleri andırırlardı. Zaten Mısır hiyeroglifindeki T harfi hem piramitleri hem de ekmek yapımını temsil etmektedir. Asurlular da benzer bir yöntemle buğday ve arpa unundan yaptıkları hamurları sıcak çömlek kaplara koyarak .toprağın altına gömerlermiş. Ekmek yapımı Eski Yunan'da gerçek bir sanat haline gelmiştir desek mübalağa etmiş olmayız. 3. Yüzyılda Atina'da her biri farklı yöntemlerle yapılan 72 çeşit ekmek üretilmekteydi. Önceleri uzak komşuları gibi ekmeği közde pişirirken, bir tarafı açık ve önceden ısıtılabilen ekmek fırınını keşfederek bir devrim gerçekleştiren Yunanlılar, ilk e kmek dükkanlarının da sahibi oldular ve böylece günümüzdeki fırın ve pastanelerin temeli bundan 3000 yıl önce atılmış oldu. Yunanlılarda sıradan halkın yemeği iki ana besinden oluşuyordu: Maza denilen arpa ekmeğiyle, ona eşlik eden ve opson diye adlandırılan garnitürler. Opson, herhangi bir besin anlamına gelse de genellikle zeytin, sarımsak ,soğan, sebzeler, peynir ya da balıktan oluşurdu. Kendisi de bir vejeteryan olan Sokrat tarafından da tavsiye edilmeyen et özellikle şehirlerde pek rağbet görmezdi. Zamane insanlarının uzun yaşam süreleri göz önüne alınırsa (Örneğin Sokrat kalp sektesinden değil de, devlet tarafından zehirlenerek diğer dünyaya göçtüğünde 70 yaşındaydı ve imparatorların halka verdiği sus payı gözüyle muhtemelen birçok öğrencisi gibi 80' I i ve bakılmış. Galya'ya Romalılardan önce girmiş 9O'lı yaşları da görecekti.) maza ve opson olan Yunanlılardan maza yapmayı öğrenen ikilisinin sağlıklı bir beslenme sunduğunu söyleyebiliriz. Opson genellikle mazanın üzerine konularak yenmekteydi. Ayrıca üzerine balık ve soğan konmuş yayvan mazalar tepsilerde ısıtılırdı. Roma imparatorluğu sırasında Ege kıyılarından göçmüş fırıncılardan öğrendikleri bu ekmeğe İtalyanlar pissaladdiere ya da bir başka deyişle pizza ismini verdiler. Louvre müzesinde görülebilen terakotaların üzerindeki resimlerden de anlaşıldığı üzere Yunanlılar sadece hamur karışımlarıyla değil, aynı zamanda envai çeşit somon şekilleriyle de ünlüydüler. Hamurlara şekil verme işini kadın ustalar üstlenirken, onlara flüt çalan erkeklerse çalışma ahenginden sorumluydu. Yunanlılarla yakın ticari bağlan olmasına Romalılar, işi pizaya kadar götürmüşler. M.S 30. yılda, kutsal Agustus' un yönettiği Roma'da tam 329 taneekmek fırını bulunmaktaydı. Bunların çoğu, meslek sırlarını Yunanlılardan öğrenmiş Galliler tarafından idare edilirdi. Biraz azınlık olmanın verdiği koruma güdüsüyle, biraz da ekmeğin toplumsal hayatta oynadığı önemli rol yüzünden Galyalıların oluşturduğu ekmek locaları önemli güç odaklarına dönüşmüş ve fırıncılık babadan oğula geçen ve fırıncı soyundan gelenlerin başka meslekler icra etmelerine imkan vermeyen bir hal almış. Bir ara fırıncılar o kadar güç kazanmışlar ki, ünlü ekmek ustası Vergilius Eurysaces'in heykeli krallara ayık bir ihtişamla Roma şehrindeki yerini almış. Roma'nın fırınlarında Eski Yunan'dan farklı rağmen, Romalılar M.Ö 7. Yüzyıla kadar pek olarak kadınlara rastlamak pek mümkün de sofistike ekmek yapım yöntemleriyle değilmiş. Bırakın ekmek yapmayı, çok fakir ilgilenmemişler. Ekmeğe, daha çok tabakanın dışındaki kadınların fırınlara girmesi bile pek uygun düşmüyormuş . Manavlar ya da terziler locasına, hatta tavernacılar locasına üye kadınlar olmasına rağmen , ekmek ustaları arasında on arı görmek imkansızmış. Anlayacağınız, Romalılar ekmeğe tam bir erkek işi olarak bakıyorlamış. işte bu zamanlardan itibaren ekmek işine soyunan Galyalılar becerilerini yüzyıllar boyunca geliştirerek günümüzün ünlü Fransız ekmeklerine kadar ulaşmışlar. Tabi bu süreçte , yine Yunan medeniyetinden öğrendikleri birayı maya olarak kullanmayı akıl etmelerinin de büyük payı var. Hıristiyanlığın ilk yıllarıyla birlikte bazı azizlerin asetik amaçları (bu sözcük kısaca 'kendi üzerine çalışmak' anlamına gelir) için sadece tuzlu suya batırılmış arpa ekmeğiyle beslenmeleri Avrupa'yı daha sonraki yıllarda kıtlıklardan kurtaracak olan çorbanın ilk örneklerindenmiş. Belki de bundan dolayı İngilizce'deki soup ve Hollanda dilindeki sopen kelimelerinin kökü 'ekmeğe emdirmek' anlamından türemekte. Ortaçağ Avrupa'sında ekmek öyle temel bir besin halini almış ki, insanlar kader ortaklarına companions, yani beraber ekmek yenilen kişi diye hitap etmeye başlamışlar. İncil'deki 'Bize günlük ekmeğimizi ver' cümlesine uyarcasına geçen yüzyıla kadar Fransız köylüleri ekmeklerini ısırmadan, üzerlerine havada haç işareti çizerlermiş. Tıpkı geçen sayıda değindiğimiz zeytinyağı gibi ekmek de oldukça önemli bir dini simge halini almış. Öyle ki, İsa'nın doğduğu yer olan Beytül-lahm'ın sözlük anlamı "ekmeğin evi" dir. Ekmeğin oldukça sık rastlanan bir başka simgesel anlamı da haber taşıyıcı niyetine kullanılması. Fransa'nın Provens bölgesinin evlenme çağındaki kızları yaptıkları küçük ekmekleri sepetler içerisinde genç oğlanlara sunarlar ve ekmeklerin onlara isimlerini fısıldamasını dilerlermiş. İşin bir başka ilginç yanı ise günümüzün düğün pastalarının kökeninin Eski Yunan'da düğünlerde sunulan özel ekmeklere kadar gitmesi. Yine aynı dönemin festival ekmeği psadista pişirilmeden şarap ve zeytinyağıyla karıştırılmış undan yapılmaktaydı. İsterseniz, şimdilik ekmeğin tarihindeki yolculuğumuza bir nokta koyalım...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-2667914267942457120?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/2667914267942457120/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=2667914267942457120' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/2667914267942457120'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/2667914267942457120'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/ekmegin-tarihi.html' title='Ekmeğin Tarihi'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-397611811616817112</id><published>2009-12-06T13:42:00.001-08:00</published><updated>2009-12-06T13:42:35.266-08:00</updated><title type='text'>Fare Kapanının İcadı</title><content type='html'>Fare kapanı, yüzlerce yıl mucitlerin beceri sınırlarını zorlayıp durmuştu, ama 19. yüzyıl ortalarından itibaren yalnız ABD'de 4 bini aşkın fare kapanı patenti verilecekti. Klasik şekli, çüzgü filmlerin ölümsüzleştirdiği ve icadından beri geçen yüzyılı aşkın süredir hala günlük kullanımda olan yaylı tuzak, yani kapandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk yaylı kapanı icat eden William Hooker patenti 1894'te aldı ve Out of Sight (Gözden Irak) adıyla pazarladı; logonun ortasındaki "O" harfinin içinden bir fare kafasını uzatmış bakıyordu. (Hooker; 1865 ve 1908 arasında 27 buluşun patentini aldı; ilki çalı budama makasıydı, ama diğer hepsi ya kapılar ya da hayvan tuzaklarıyla ilgiliydi.) Beş yıl sonra, John Mast çok benzer bir aygıt icat etti ve bugün dünyanın en çok satan fare kapanı olduğu söylenen Victor'u pazarlamak için Lititz'de bir fabrika kurdu. (Şimdiki adı Woodstream Corp.) Hooker'ın Out of Sight patentini almasından dört yıl sonra, James Henry Atkinson başka bir fare kapanının patentini aldı. Kapanını bağımsız olarak mı icat ettiğini, yoksa Hooker'ınkinden mi kopyaladığı tartışmaya açıktır;ancak, İngiltere Patent Bürosu'nun 1905'te belirlediği yeni kurallar uyarınca, tümüyle yeni birşey olmasaydı, bu icadın patentini alamayacağı kesindir. Atkinson daha önce de jaluziler, şömineler ve ütülerle ilgili patent başvurusunda bulunmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ardından 30 Aralık 1898'de, "fare, sıçan benzeri zararlılar için geliştirilmiş pedallı kapan" ın patentini almak üzere başvuruda bulundu. Bu patent, Atkinson'ın kapanını, Hooker'dan kopyaladığı yolundaki iddiaları zayıflatır; çünkü pedallı kapan, ancak fare kapanın üzerinde koştuğunda harekete geçiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sorun, Atkinson'ın Little Nipper adını verdiği klasik fare kapanını tanımlayan daha geliştirilmiş bir versiyon için aldığı 1899 tarihli patentti. Patente göre bu kapan, "konulan yem çekilirse çalışıyordu." Little Nipper, bugün de olduğu gibi, Gwent'teki tel fabrikası Procter Brothers tarafından üretilmişti.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-397611811616817112?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/397611811616817112/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=397611811616817112' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/397611811616817112'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/397611811616817112'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/fare-kapannn-icad.html' title='Fare Kapanının İcadı'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-6759976125565890647</id><published>2009-12-06T13:41:00.001-08:00</published><updated>2009-12-06T13:41:25.441-08:00</updated><title type='text'>Mürekkebin Tarihçesi</title><content type='html'>M.Ö 2,500 yıllarında bulunan Çin mürekkebi bir yana, Mısırlılar da aşağı yukarı aynı çağlarda mürekkep kullanıyorlardı. Asurlular, Mısırlılar, hatta Yunanlılardan kalma, pişirilmiş toprak levhalar veya taş üzerine yazılmış pek çok yazıt, günümüze kadar ulaştığı gibi, Mısırlıların yeraltı mezarlarında da, mürekkeple (siyah ve kırmızı) yazılmış papirüsler bulundu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu elyazmalarında Calamus, hatta tüy kalem kullanıldığı sanılmaktadır. Balmumu tabletler ve kazı kalemi, Yunanlılar ile Romalılar için düşüncelerini yazı halinde ifade etmeye yarayan tek araç değildi; ayrıca mürekkep de kullandılar. Zaten Plinius, Marcus Vitrunius Polio ve Dicskorides`in eserlerinde mürekkep formülleri yeralır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskiçağ'da sepi ali ve demir tannanlı mürekkepler biliniyordu. Bu mürekkeplerin, elyazmalarını kopya eden sanatçılar tarafından kullanıldığı sanılmaktadır. Bazı parşömenlerde, baş harflerin erguvan rengi (temel maddesi zencefre, cıva sülfür ve kantaşı) mürekkeple yazıldığı görülür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizanslılarda kırmızı mürekkep (kutsal mürekkep), imparatorluk yazışmalarında kullanılırdı ancak 470 Fermanı'yla bu mürekkebin özel yazışmalarında kullanılması yasaklandı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortaçağ elyazmalarında, altın ve gümüş yıldızlı çeşitli mürekkeplere rastlanılır. Bu çağda, siyah mürekkep yapımında, özellikle mazı urundan yararlanılırdı. Fakat bu yapım usulü çok ilkeldi ve mürekkep kalitesiz olduğu için, bugün elde bulunan yazmalar ya soluk ya tamamen renksizdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;18. yüzyılda, mürekkep yapımında bir gelişme görüldü ve daha bilimsel usullere başvuruldu. Yeniçağ'da çok çeşitli ve renk renk mürekkepler ortaya çıktı. Daha sonra dolmakalem mürekkebi, kopya mürekkebi, marka mürekkebi; tipografi, litografi baskılarda kullanılan yağlı, altın, gümüş, bronz yıldızlı matbaa mürekkepleri yapıldı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkler, 20. yüzyıla kadar, genellikle bezit yağının yakılmasından elde edilen bezir mürekkebini kullandılar. Siyah mürekkep ise, Musul mazısı, sirke, göztaşı ve temiz suyun kaynatılıp süzülmesinden sonra, içine biraz Arap zamkı katılmasıyla hazırlanılırdı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun süre, mürekkep yapım usûlleri gizli tutuldu. Her matbaacı, mürekkebini kendi yapıyordu. Ancak 1818 yılında Fransız matbaacısı Pierre Lorilleux, ilk mürekkep fabrikasını kurdu ve yaptığı mürekkepleri, diğer matbaalara satmaya başladı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görünmez Mürekkep &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savaş dönemlerinde, ajanların haber iletimi pek güvenli değildi. Açık yazılmış mektuplar okunabilir, şifreler çözülebilir, telefonlar dinlenebilirdi. Bu yüzden, gizli bilgi aktarmak isteyenler, her zaman görünmez mürekkeplere başvurmuşlardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazı mürekkebi, günümüzden 6,000 yıl kadar önce Mısır'da bulunduğuna göre gelişigüzel kimselerin okuyamadığı mürekkep de bu tarihlerde bulunmuş olabilir. Bizanslı Philomenes, meşe yazısından elde edilen bir gizli mürekkepten sözetmiştir. George Washington ile Kont Rumford, yazışmalarda bu mürekkebi kullanmışlardır. Bu mürekkebin okunur hale gelmesi için bir dizi kimyasal işlem yapılması gereklidir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-6759976125565890647?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/6759976125565890647/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=6759976125565890647' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/6759976125565890647'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/6759976125565890647'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/murekkebin-tarihcesi.html' title='Mürekkebin Tarihçesi'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-7249016990655274369</id><published>2009-12-06T13:40:00.003-08:00</published><updated>2009-12-06T13:40:59.849-08:00</updated><title type='text'>Tokanın icadı</title><content type='html'>Önce tokadan başlayalım. Toka 1700lerin başında İtalyan Tony Tocca tarafından bulunmuştur. Tony karısının keçe gibi uzun kıvırcık saçlarından rahatsız olmakta ve bu konuda bir şeyler yapmak istemektedir. Bundan yola çıkan Tocca tokayı icat etmiş ve adını tocca koymuştur. Tocca 1860lara kadar çok moda olmuş ve Tocca'nın ailesine milyonlar kazandırmıştır. 1860ların basında ailesi tarafından beceriksiz olarak nitelenen Kissic Tocca( kissic İtalyancada kıskanç anlaına gelmektedir. Ailesi sanki çocuklarının karakterini önceden tahmin etmiş gibi ona bu ismi koymuşlardır.) büyük büyük babasının tasarımını değistirerek adına kiskic tocca koymustur. Türkler ise bu icadı kıskançlı toka olarak çevirmiş ve mantığının daha çok kıskaça benzediğini&lt;br /&gt;düşünerek zamanla ismi değişmiş ve kıskaçlı toka olmuştur.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-7249016990655274369?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/7249016990655274369/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=7249016990655274369' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/7249016990655274369'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/7249016990655274369'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/tokann-icad.html' title='Tokanın icadı'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-7424844050670550465</id><published>2009-12-06T13:40:00.001-08:00</published><updated>2009-12-06T13:40:38.767-08:00</updated><title type='text'>Planörün Tarihçesi</title><content type='html'>İnsanlar uzun yıllar boyunca hep uçmanın hayalini kurdular. Bu hayal uğrunda birçok insan hayatını kaybetti. Farklı birçok araç icat edildi. Bu icatların en kullanışlısı ise günümüzde oldukça yaygın olarak kullanılan uçaklardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uçağı icat edenler olarak Amerikalı Wright kardeşler bilinirler. Ancak fikir kendilerinden çıkmamıştı. Sadece daha önce bulunmuş ancak önemi kavranamamış bir buluşu geliştirmekti yaptıkları. Uçuşun asıl babası İngiliz George Cayley'dir. Cayley planörü icat etmiş ancak İngiltere'de birtürlü önemini kavratamamıştı. 1849 yılında dünyada ilk kez havadan ağır bir araçla insan uçuran kişidir. Cayley'den 50 yıl kadar sonra 1903 yılında Uzun mesafelere kesintisiz uçabilmeyi sağlayan Wright Flyer bulunmuştur.&lt;br /&gt;Cayley'nin havadan ağır uçabilen araçlar yapma merakı 1784'te yapılan model helikopterleri görmesiyle başladı. 1799 yılında ilk sabit kanatlı uçağını yaptı. 1804 yılında küçük bir model uçak üretti ve 1809 yılında orjinal boyutlarında olanını üreterek uçurdu. Uzun yıllar boyunca çeşit çeşit model uçaklar üretti ve bu hevesinden hiçbirzaman vazgeçmedi. Her zaman aklında olan insanlı uçakları yapabilmek için uğraştı ve 1849 yılında yaptığı bir model ile 10 yaşında bir çocuğu uçurabildi. Bu tarihteki havadan ağır bir araçla ilk insanlı uçuş olarak bilinir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1853 yılında bir uçuş gerçekleştirdi ki bu kendisine uçuşun babası ünvanını kazandırdı. 1852 yılında Mechanics' Magazine dergisinde yetişkin bir insanı taşıyabilen tek kanatlı planörünü tanıttı. Cayley, arabacısı olan John Appleby'i uçması konusunda ikna etti ve ilk defa ipsiz olarak uçurdu. Ancak Appleby ne kadar büyük bir işe imza attığının farkında değildi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-7424844050670550465?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/7424844050670550465/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=7424844050670550465' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/7424844050670550465'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/7424844050670550465'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/planorun-tarihcesi.html' title='Planörün Tarihçesi'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-2469516943519639720</id><published>2009-12-06T13:39:00.002-08:00</published><updated>2009-12-06T13:39:21.096-08:00</updated><title type='text'>Isıya Dayanıklı Camın Tarihçesi</title><content type='html'>Bugün fırına dayanıklı cam tencereleri çok kanıksamış olabiliriz, ama bir zamanlar fırına cam tabak koymayı düşünmek bile ahmaklık sayılabilirdi. Hatta ısıya dayanıklı cam geliştirildikten sonra dahi, bununla yemek pişirmek öyle akıl almaz görünüyordu ki, Pyrex fırın ürünleri neredeyse kaza eseri doğabildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;19. yüzyılın sonlarına doğru, Otto Friederich Schott, Carl Zeiss ve Ernst Abbe (Almanya) , Jena'da Glastechnische Versuchsanstalt adını verdikleri, cam ürünlerinde uzmanlaşacak bir fabrika kurdular. Fabrika yüksek kalitede mercek, mikroskop, dürbün vb. optik ürünlerle ünlendi. Daha sonra Schott ve Assoceates Jena Glassworks adını alacak ve 1919'dan itibaren de Carl Zeiss vakfının bünyesine katılacaktı. 1884 yılında bu üçlü, ana bileşenler olan boron oksit ve silisyumdan ötürü borosilikat cam olarak bilinen, ısıya ve kimyasal maddeye dayanıklı yeni bir cam çeşidi üretti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derken 1912'de, Corning Glass'dan J.T. Littleton, Eugene Sullivan ve William Taylor, Almanların borosilikat camını Nonex adlı ısıya dayanıklı cam olarak geliştirdiler; bu ürün önce sadece sanayi amaçlı kullanıldı. Rivayete göre bu camı fırında yemek pişirmekte kullanma düşüncesi 1913 yılında şöyle doğmuş: Corning teknisyenlerinden birinin eşi, Nonex marka bir akümülatör kavanozu içinde kek pişirmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak firma, evlerde kullanılmak üzere ilk fırına dayanıklı camı geliştirdi. 1915'te Pyrex ticari markası ile piyasaya sürüldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ürün, yalnız camıyla değil tasarımıylada yenilikçiydi - 1937 tarihli ilk reklamında Pyrex fırın kabı şöyle tanıtılıyordu: "Bir taşla üç kuş vurmak gibi!" Bu sözlerle, kaseyle kapağının iki ayrı tabak, kapağı kapatıldığında da bir tencere gibi kullanılabileceği anlatılıyordu: "Fırın tenceresi. Çağdaş şık ve kullanışlı... Pyrex marka kaplarda yemeğinizi pişerken görebilirsiniz."&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-2469516943519639720?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/2469516943519639720/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=2469516943519639720' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/2469516943519639720'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/2469516943519639720'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/isya-dayankl-camn-tarihcesi.html' title='Isıya Dayanıklı Camın Tarihçesi'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-1418388431246702400</id><published>2009-12-06T13:39:00.000-08:00</published><updated>2009-12-06T13:39:00.938-08:00</updated><title type='text'>Telefonun Tarihsel Gelişimi</title><content type='html'>Edinburg doğumlu Alexsander Graham Bell, Amerikan yurttaşlığına geçmişti ve sağır bir kıza aşıktı. Sağırlara nasıl yardımcı olabileceğini düşünüyordu. Boston Üniversitesi'nde ses fizyolojisi profesörü iken sesleri mekanik olarak yeniden üretme fikri kafasını sürekli meşgul ediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ses dalgaları, elektrik akımına dönüştürülebilirse, o zaman elektrik akımının da bir devrenin öteki ucunda yeniden sese dönüşürülebileceğini düşünüyordu. 1876 yılıydı. Bir gün sesi taşımak üzere tasarladığı bir araçla deney yaparken, pilin asiti pantolonuna döküldü. Asistanı Thomas Watson'dan, Watson'ın binanın başka bir tarafında olduğunu bilmeden yardım istedi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan sonra neler olduğunu laboratuvar notlarında şöyle anlatır: "Ağızlıktan şu tümceyi söylemiştim: 'Bay Watson, buraya gelin. Sizi görmek istiyorum.' Şaşılacak bir şey, ama geldi ve söylediklerimi duyup anladığını söyledi. O'ndan sözlerimi yinelemisini istedim. Harfi harfine yineledi. Sonra yer değiştirdik Watson, kitabın birinden ağızlığa birkaç bölüm okurken alıcıdan dinledim. Çıkan seslerin alıcıdan geldiğine hiç kuşku yoktu. Duyulan ses yüksek, ama anlaşılmaz ve boğuktu. Ne söylendiğini çıkaramadım, ama rastgele bazı sözcükler çok açıktı; en sonunda da çok açık ve anlaşılır biçimde "Bay Bell, söylediklerimi anladınız mı" tümcesi duyuldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bell, bir yıl sonra telefonun patentini aldı. Birkaç ay sonra Bağımsızlık Bildirgesi’nin yayımlanışının 100. yıl kutlamalarının en coşkulu günleriydi. Konuk Brezilya İmparatoru 2.Pedro, "Bu konuşuyor" diye haykırarak onu bütün dünyaya duyurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Telefon bulunduğu sıralarda, Amerikalı bir belediye başkanı "Bir gün her kentte bir tane olacak" dediğinde cüretkar bir öngörü sayıldı. İngiltere’de de Postane Başmühendisi Sir William Preece, bir halk komitesinde, "Amerikalıların telefona ihtiyaçları var, ama bizim yok. Bizim elimizde bir yığın haberci çocuk var" dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arthur C. Clarke, yirminci yüzyılın sonlarından önce dünyadaki her köyde değil, her evde bir telefon olacağını daha o günden tahmin etmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Thomas Edison, telefonu geliştirdi, gramofonun habercisi olan fonografı buldu. Joe Nickell, bu şeyin kolay kabul görmediğini şöyle anlatır: "1878'de, Fransız Bilimler Akademisi’nin üyeleri Du Moncel’in, Thomas Edison’un son buluşu ile ilgili olarak gerçekleştireceği bir gösteriye tanıklık etmek için toplanmışlardı. Toplantıya ünlü fizikçi Jean Bouilland da katılmıştı. Küçük, ilkel fonograf konuşmaya başladığı sırada (Du Moncel’in biraz önce söylediği sözleri yanlışsız yinelerken) 82 yaşındaki Bouilland, fizikçinin üzerine atılıp boğazına sarıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Seni sefil!" diye bağırdı."Bir vantroluğun hileleriyle bize aldatmak istemeye nasıl cüret edersin! "Bouilland, bir tek insanların konuşabildiğini, makinelerin konuşamayacağını "kavramış" biriydi!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maxwel’in konuyla ilgili makalesi aslında 1865 yılında yayınlanmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maxwel'in Elektromanyetik Dalga Kuramı, büyük bir düşünsel başarıydı ama bazı İngiliz ve Avrupalı bilim adamlarının fazlaca ilgisini çekmemişti. Makalesinin yayınlanışından tam 23 yıl sonra 1887 yılında Alman fizikçi Heinrich Hertz (1857-1894), elektromanyetik dalgaların varlığını denel olarak kanıtladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hertz, bunu başarabilmek için, dalgaları yayan bir verici ve bir alıcı yapmıştı. Böylelikle dalgaların iddia edildiği gibi hareket ettiklerini kanıtlayabilecekti; ama o zamanların iyi donanımlı laboratuvarlarının çoğunda bulunabilecek basit elektrikli teçhizatı kullanmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hertz'in vericisi, aküyle çalışan bir endüksiyon bobiniydi; yani günümüz otomobillerinde bulunan ateşleme bobinine (kontakt) benzeyen ve ayarlanabilir bir kıvılcım boşluğu bulunan bir kıvılcım veya endüksiyon bobiniydi. Ayrıca vericinin üzerinde çift kutuplu anten olarak işlev gören iki tane düz metal plaka bulunuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hertz'in alıcısı küçük bir boşlukla ayrılmış bir tel devreydi. Vericilerin boşluğundaki salınım yükü, Uzay'da ışıyan elektromanyetik dalgalar, alıcıya ulaşırken, telde bulunan sabit elektronların hareket etmesine ve devredeki boşlukta bir kıvılcımın oluşmasına neden oluyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuçta, Hertz'in laboratuvarında kıvılcımlı telsiz telgraf sistemi doğmuş oldu. Üzerinde yapılacak önemsiz değişikliklerle Hertz'in cihazı, kodlu mesajlar gönderebilecek bir biçime dönüştürülebilrdi. Ama ne var ki Hertz, iletişim teknolojisiyle ilgilenmiyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuçta o, Maxwell'in kuramsal çalışmasının önemli bir kısmını deneylerle doğrulayan bir bilim adamıydı. Hertz'in yaptığı deneyleri açıklayan popüler, çağdaş yorumlar, bu deneylerin olası pratik kullanımlarından söz ediliyordu; ama Hertz, araştırmasının bu yönüne ilişkin olarak hiçbir yorumda bulunmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sıralarda İngiltere’de Sir Oliver Lodge (1851-1940) da benzer çalışmalar yapıyordu. Bu çalışmaların aksayan yanları bulunmasına karşın, Hertz, telsiz dalgalarının, telgrafın keşfinde ilk adımları yansıtır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hertz ve Lodge, verici ve alıcı cihazları belirli bilmsel ilkeleri kanıtlamak amacıyla yapmışlardı; ama yine de Lodge, Alman meslektaşına kıyasla, teknolojik sorunlarla daha fazla ilgileniyordu. Sözgelimi, elektrik dalgaları üzerine yaptığı araştırma, fırtınalı havalar sırasında yeterli koruma sağlayamayan yıldırımsavarların gelişkin hale getirilmesine yönelik bir araştırmadan türemişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uygulamaya yönelik ilgisine ve elektromanyetik ışıma hakkındaki üstün bilgisine rağmen Lodge, telsiz telgraf düşüncesine ilk yönelenlerden birisi olamadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1892 yılında bir başka İngiliz fizikçi (tabi ki o da bir Sir), Sir William Crookes, popüler bir bilim dergisinde, Hertz'in keşfettiği dalgaların mucizelerini öven bir makale yazmıştı. Crookes'in kehanetlerine göre bu dalgalar, gelecekte hava koşullarının kontrol edilmesini, daha iyi ürünler yetiştirilmesini, aktarım telleri kullanmaksızın evlerin aydınlatılmasını sağlayacaktı; o sıralarda ise tellere, direklere, kablolara veya pahalı aletlere gerek duymayan bir telgraf sisteminin yaratılmasında kullanılabilirlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarihçi Hugh G.J.Aitken ise, 1892 yılının telsizle iletişimin gelişiminde bir sınır çizdiğine inanıyor. Önceleri, elektromanyetik dalgalar üzerine yapılan deneyler, Maxwell Kuramı'nı geçerli kılma amacını güdüyordu. Ama 1892 yılından sonra deney yapan kişiler, sinyal gönderme sistemlerine, yeni cihazların geliştirilmesine veya icat edilmesine ve bilimsel makaleler yerine, patent başvuruları gerektiren ticari gelişmelere yöneldiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lodge, 1894 yılında İngiliz Bilim Geliştirme Derneği'nin yıllık toplantısında, icat ettiği vericiyi tanıttı. Yaklaşık 55 metrelik bir uzaklığa, mors alfabesiyle sinyaller gönderdi ve telsiz telgrafın sunacağı olanakları anlattı. O sıralarda Lodge, telsizle iletişim konusunda bilimsel ve teknolojik gelişmeleri yakından takip ediyordu ve bu alandaki bilgisi oldukça fazlaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun yanısıra, bu konunun gelecekte çok büyük bir etkiye sahip olacak yönleri üzerinde de çalışmalarda bulunuyordu ki bunlar arasında en önemlisi 'seçici akort' tu. Bu buluş, telsizle iletişimden yararlanan kişilerin daha düşük frekanslarda haberleşmelerini sağlayacak ve böylelikle başka sinyallerin araya girmesini engelleyecekti.&lt;br /&gt;XIX. yüzyılın son çeyreğinde Morse telgrafı standart araçları, kuralları ve uzmanlarıyla tam örgütlenmiş bir kamu hizmeti durumuna gelmişti. Ve sayısız araştırmacılar daha da geliştirmek için harıl harıl çalışmaktaydılar. Çabaları özellikle iki yön izlemekteydi: En kısa zamanda masrafları karşılayacak azami hızı ulaşımda sağlamak; bir de Morse alfabesini bir yana bırakıp mesajları normal yazıyla alabilmek…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birincisini duplex (çift taraflı haberleşme) tekniğiyle yani her iki yönden birden mesaj göndermek yoluyla sağladılar. Bu güzel icat iki kişinin eseri oldu: Wheatstone (1852) ve Amerikalı Stearns (1868). Ünlü Thomas Edison da bunu 1871′de guadruplex sistem haline soktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci sorun için ilk çözüm bulan İngiliz Davit Hughes (1831-1900) oldu.1855′te alfabenin harflerine karşılık olan bir klavye teklif etti. Ama yine de en köklü çözüm yolunu basit bir telgraf teknisyeni olan Fransız Emile Baudot (1845-1903) gösterdi. 1874′te karma bir yol Hughes ile şirketinin kullandığı Morse makinelerinin birleştirilmesini teklif etti. Ve bunu gerçekleştirmeyi başardı. Böylece yazılı bir telgraf meydana getirmekle kalmadı, birkaç mesajı (5-6 taneyi) birden gönderme imkânını da sağlamış oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açıkgöz bir adam olan Baudot, icadının beratını almaya ve makinesini P.T.T.’ye kabul ettirmeyi başardı. Bunun kendisine paraca bir tatmin sağladığı söylenemezse de adının Morse’unki gibi gelecek kuşaklara bir cins isim olarak kaldığını görmek kıvancına erişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Telefon Baudot’nun ilk denenmesi sırasında icat edildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu icadın da uzun bir geçmişi olmuştur. İlkini, sicimi: telefonu (Hooke) bir yana bırakalım; 1782′de sesleri 800 m. uzağa götürmeyi deneyen Papaz Dom Gauthey’i de anıp geçtikten sonra, bu alanda ciddi ilk çalışmayı yapmış olan Amerikalı Charles Page’a (1812-1873) gelelim. Page yumuşak demir parçacıklarını hızla mıknatıslamak ve mıknatıslığını gidermek yoluyla sesleri almayı başarmıştı. Meslektaşı Cenevreli fizikçi Auguste de la Rive (1801-1873) bunu geliştirdi ve işi, telefonun gerçek ön-icatçısı olarak sayacağımız Alman fizikçi Philipp Reiss (1801-1873) ele aldı .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reiss makinesi sesin titrediği bir zardı ve bu titremeler elektrik devresini kapatmaktaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reiss, uluslararası üne sahip bir bilgin değildi. Öyle ki, çalışmaları kendini aynı çalışmalara vermiş olan Amerikalı profesörün kulağına rastlantıyla çalındı. Bu bir diksiyon profesörünün oğlu olup 3 Mart 1847′de Edinburg’da doğan Graham Bell idi. Kendisi de babası gibi fonetikle konuşma mekanizması ve sağır dilsizlerle ilgilenmişti. Bu alandaki incelemeleri sırasında Holmholtz’un “İşitme Duyusu Açısından Müziğin Fizyolojik Teorisi” (1863) adlı eserinden, elektromıknatısın etkilediği bir diyapazon aracılığıyla nasıl sesler elde edilebileceği hakkında fikir edinmiş ve elektrik konusunda incelemeler yapmaya başlamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1872′de A.B.D.’ye göç eden ve Boston Üniversitesine ses fizyolojisi profesörü olarak atanan Bell, sağırlarla ilgili projelerini bir yana atmış değildi; hatta bir sağır kadınla evlenmişti. O kadar ki, 1875′te bir telgraf maniplesi aracılığıyla bir diyapazonu onlar için titreştirmişti. Günün birinde diyapazonun yerine mıknatıslı maden parçaları kullandı ve bunlardan birinin kuru bir ses çıkararak elektromıknatısa gidip yapıştığını gözlemledi. Ani bir esinlemeyle irkildi. Maden parçacıklarının yerine bir zar yerleştirdi ve zarı titreşimlerine göre direnci değişen bir elektrik devresine bağladı. Sonra telin öbür ucunda çalışmakta olan asistanına seslendi: “Bay Watson, gelin! size ihtiyacım var.” Watson şaşkın ve ürkek bir tavırla koşup geldi: Patronunun sesini telefondan duymuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu olay 10 Mart 1876′da olmuştu. O zamanlar ilim adamları bu icadı Amerika’nın en olağanüstü buluşu olarak nitelemekteydiler, ama o haliyle çok olduğu da bir gerçekti. Bir elektrik jeneratörüyle çalışmıyordu. Elektrik akımını yaratan, vericideki manyetik alanın değişimleriydi ve bu telden geçerek alıcıdaki elektromıknatısı harekete getiriyordu. Bu durumda 10-12 metreyi aşamazdı. Aygıtı ilk geliştiren Edison oldu (1876). Vericiye bir pil bağlayarak gücünü artırdı. 1878′ de Hugnes mikrofon’u icat etti ve böylece zarların titreşimleri sonucu elde edilen sesleri büyük oranda yükseltmek mümkün oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylesine olağanüstü bir buluş, sözgelişi, New York’ta iken Boston’daki arkadaşının sesini duymak görülmemiş bir heyecan yarattı; olaylara, kıskançlıklara, kinlere ve davalara konu oldu. ilk davayı açan Amerikalı değerli teknisyen Elisha Gray (1835-1901) idi. içine kapanık bir araştırmacı olan Gray telefonu Graham Bell’le aynı zamanda bulmuş, ama ne yazık ki beratını ondan iki saat sonra istemişti. Bu 120 dakikalık gecikme mahkemelerin, haklarını reddetmesi için yetti. Graham Bell’in, icadını telgraf şirketi Western Union’a teklif edip (1877) reddedilmesinden sonra kurulan Bell Telephone Şirketi aleyhine; sözde başka mucitler, geliştiriciler ve rakipler tarafından bir yığın davalar açılmaya başlanmış, bir yandan da berat meseleleri çevresinde tatsız didişmeler ve açgözlü çekişmeler almış yürümüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün davalar art arda gerçek mucidin lehine sona ermekteydi. Telefon da bir yandan durmadan yayılmakta, teller şehirlerden şehirlere uzanmaktaydı. 1880 yılında Amerika’nın 35 eyaleti telefon santralına kavuşmuş ve 70.000 abone kaydetmişti. Bell 4 Ağustos 1922′de Halifax’da öldüğünde A.B.D. ve Kanada’daki 17 milyon abonelik şebekede ulaşım bir dakika durduruldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1876′da telefonun icadı bunca hayranlık dolu bir şaşkınlık yarattıktan sonra fonografın etkisi ne oldu, bir gözünüzün önüne getirin. Oysa bu konu da ani olarak patlak vermemiş, çalışmalar az çok kulaktan kulağa duyulmuştu. Bilim adamları uzunca bir süreden beri uğraşmaktaydılar; hatta 1857′de yarı yola varmışlardı bile. O yıl mütevazı bir basın musahhihi olan Fransız Edouard-Leon Scott (1817-1879), gerçek bir kaydedici fonograf imal etti. Bu, altında bir silindirin döndüğü madeni bir sivri uç ve buna bağlı bir zardan oluşmuştu. Bu zarın önünde konuşulunca ya da şarkı söylenince sesler sivri madeni uç aracılığıyla silindirin üzerinde titreşimli izlet bırakıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kaydetmenin tersinin olabileceği yani sivri ucu bu izlerden bir daha geçirmek yoluyla söz ya da müziği yeniden meydana getirmek bambaşka bir alandı elbet. Ve kolay kolay kimsenin aklına gelecek şey de değildi. Bunu ilk düşünen Charles Cros (1842-1888) adında bir Fransız oldu. Cros şair, mizahçı, hem de bilim adamıydı. Bir yandan şiirler yazıyor, bir yandan da teorik olarak renkli fotoğraf, gezegenlerarası ulaşım ve fonograf tasarlıyordu. Tasarıları gerçekleşti ve 1877′de Bilimler Akademisine, “paleophone” adını verdiği gerçekte bir fonograf olan bir aletin planını sundu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Edison’un bu çalışmadan haberi oldu mu? Yoksa yalnızca bir rastlantı sonucu olarak mı bilmiyoruz; tıpatıp aynı ilkelere dayanan makinesi için berat istedi. Edison’u bu makinenin önünde çocukça bir şarkı olan “Mary had a little lamb -Mary’nin minik bir kuzusu var” şarkısını söylerken görenler, makinenin az sonra hımhım bir sesle bunu tekrarladığını duydular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1878′in fonografı bir oyuncaktı, ama inanılmaz bir gelişme gösterdi ve günümüzün elektrofon ve mikrosiyon plaklarına bir yığın yeni buluş ve icatlara yol açtı… &lt;br /&gt;Günümüzden geleceğe Telekomünikasyon alanında yaşanacak olan değişimi ve gelişimi değerlendirmek için kısaca dünden bugüne nereye gelmişiz, göz atalım dilerseniz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;M.Ö. IV bin.yy – M.S. IV.yy...Mısır’da Hiyoroglif adı verilen, insan, hayvan, eşya şekilleri ve sembollerdan oluşan yazı sisteminin kullanılmaya başlaması(taş üzerine anıt yazılar). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;M.Ö. XVIII.yy – M.S. VIII.yy... Papirus bitkisinin Mısırlılar tarafından kağıt olarak kullanılması. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;M.Ö. XIV. yy... Bilinen ilk alfabenin kullanılması(seramik, ahşap, papirus üzerine) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1436... Matbaa’nın icadı, Gütenberg. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tipografi basım yönteminin bütünü, ana kalıpların yapımı, dökümevlerinin kurulması, metinlerin dizilmesi ve el baskısıyle basım Gütenberg tarafından gerçekleştirildi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1727... Türkiye’de ilk defa matbaa’nın kuruluşu &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de basım işlerinin Türkçe’ye uygulanması, III. Ahmed’in sarayında aslen Macar asıllı olan Kolozsvar’lı İbrahim Müteferrika sayesinde oldu. Kendisini Yirmisekiz Çelebizade Said Efendi ve Sadrazam Nevşehirli İbrahim Paşa da destekledi. Şeyhülislam Abdullah Efendi’nin fetvasından ve III.Ahmed’in fermanından sonra, Darüttıbaa denilen basımevi, Sultanselim’de, İbrahim Müteferrika’nın konağında kuruldu.Dizgiye 1727 Aralığında başlandı. Ocak 1729’da ilk Türkçe kitap basıldı(Vankulu Mehmet Efendi’nin, Cevheri’nin Sıhah adlı arapça sözlüğünün türkçe tercümesi olan Kitab-ı Lugat-ı Vankulu). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1820... Danimarkalı bilimadamı Oersted elektromanyetik akımı keşfetti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu buluş günümüzde kullanılan modern iletişim araçlarının çalışma prensiplerinin temeli olmuştur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1827... Fotoğrafçılığın keşfi, Nicephore Niepce. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O yıllarda bir tek manzara resmi için, Yuda bitümü sürülmüş duyar tabakaya tam sekiz saat poz vermek gerekiyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1840... Bilinen ilk pulun kullanılmaya başlanması &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“1840 yılında, İngiltere’de posta arabaları mahalleleri dolaşır, boru çalarak vatandaşları mektupların almaya çağırırdı . Postacı, zarflardan isimleri okur, ismi okunan kişi de ücretini ödeyip mektubunu alırdı. İngiltere Parlamentosu Lordlar Kamarası Vekili Sir Rowland Hill, Dolaşırken postacının adını okuduğu bir genç kızın arabaya yaklaştığını, kendisine gelen zarfı eline alıp baktıktan sonra postacıya iade ettiğini gördü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kızın posta ücretini ödeyecek parası olmadığını anlayan Hill, posta ücretini ödeyerek zarfı kıza uzattı. Bunun üzerene kız, Hill’e dönerek şöyle dedi: “Boşuna zahmet ettiniz. Ben öğreneceğimi zaten öğrenmiştim. Mektup, askerdeki kardeşimden geliyor. Yoksul olduğumuz için askere gitmeden önce aramızda kararlaştırdık. Birbirimize yazdığımız mektupların zarfına bir çarpı işareti koyacaktık. Çarpı işareti sağlıklı olduğumuz ve bir sıkıntımızın olmadığı anlamına gelecekti.” Hill, o gün, bu olayı parlamentoda konu etti ve parlamento, posta ücretini mektubu alanın değil, gönderenin ödemesine, ödemenin yapıldığı belirtilmesi için zarfın üzerine bir kağıt yapıştırılmasına karar verdi &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İngiliz James Chalmer’ın denemeleri pula son biçimini verdi (1834-1838), Chalmers’ın bu buluşu, birçok tartışmalardan sonra, Rowland Hill’in teklifi üzerine 1840’tan itibaren İngiltere’de kullanılmaya başlandı (10 Ocak’ta bütün İngiltere toprakları üzerinde tek ücret uygulaması başladı; 6 Mayıs’ta da ilk posta pulu olan 1 penny’lik siyah pul çıkarıldı). 1840 yılında satışa sunulan, 1 penny değerindeki pulun üzerinde, dönemin kraliçesi Victoria’nın portresi yer alıyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1843... Elektriğin işaret iletiminde kullanılması Morse’ın çalışmalarıyle 1843’te gerçekleşti. Elektromıknatısla çalışan ilk telgraf patenti Morse tarafından alındı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Telgraf sistemi Telekomünikasyon alanında kullanılmış en eski sistemdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halkların tarihinde ne kadar eskiye gidilirse gidilsin, işaretlere(gündüz duman, gece ateş veya tamtam) dayanan bazı ilkel haberleşme metodlarına daima rastlanır. Telgrafın icadı Telekomünikasyon alanındaki en önemli dönüm noktalarından biridir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1863... Türkiye’de ilk posta pulunun kullanılması &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de bir sivil haberleşme Kurumu kurulmasına yönelik ilk girişim, Sultan II. Mahmut döneminde oldu. Tarihe “Tuğralı Pullar” olarak geçen ilk Türk pullarının üzerinde ise sultan Abdülaziz’in imzasını temsil eden tuğra bulunuyordu. Sultan II. Mahmut, bir kararname yayınlayarak, halkın haberleşme ihtiyacını karşılayacak bir haberleşme teşkilatı kurulması emretti ve 1840 yılında Posta Nezareti kuruldu. İlk posta Kanunu, 16 Kasım 1840 tarihinde yürürlüğe girdi. 1863 yılında, Sultan Abdülaziz döneminde, Posta Nazırı Agah Efendi hükümete posta pulu basılmasını teklif etti. Komisyon da posta pulu kullanılmasını onayladı. İlk Türk pulu, 13 ocak 1863’te satışa sunuldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1867... İlk pratik daktilo makinasının icadı, Cristofer Sholes &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazıyla iletişimde devrimin başlangıcı sayılabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1876... Telefonun icadı, Graham Bell. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehir içi bir telefon şebekesi Avrupa’da ilk defa Paris’te 1879 yılında kuruldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de ise ilk telefon 1908’de Meşrutiyet’in ilanından sonra kullanıldı. Bölge Santrallarının kurulması için bir İngiliz firmasıyle anlaşmaya varıldı ve Beyoğlu, Istanbul ve Kadıköy Santralleri 1911’de işletmeye açıldı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1877... Gramafon’un icadı, Edison &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzün kaset ve Cd çalarlarının atası olan Gramafon’un o yıllardaki tekrarladığı ses çığırtkan bir tizlikteydi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1878... Ampul’un icadı, Edison &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Globalleşen dünyanın en büyük şirketlerinden olan General Elektrik Company, 1889’da holdingleştikten sonra, 1892’de en büyük rakibi Thomson Houston Electric Company ile birleştikten sonra küresel bir güç olma yolunda en büyük adımı atmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynaklar: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meydan Larousse, PTT Arşivleri, Osmanlı Araştırmaları Vakfı Yayınları, [Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız] &lt;br /&gt;ALO ne demek?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günlük hayatımızda sayısını bile sayamayacağımız kadar çok kullandığımız ALO ne demek ve nereden geliyor? ve Telefonla Alakası Ne? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BİR SEVGİLİNİN ADIYDI...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Telefonda hemen hemen her gün kim bilir kaç kez kullandığımız ALO sözcüğü, gerçekte bir sevgilinin adının "kısaltılmış" biçimidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgilinin "tam adı" "Alessandra Lolita Oswaldo" dur. Bu sevimli genç kız, telefonu icat eden Alexander Graham Bell’in sevgilisiydi. Graham Bell, telefonu icad edince, ilk hattı sevgilisinin evine çekmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ALO&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atölyesinde, telefonu çalınca, arayanın Allessandra Lolita Oswaldo’dan başkası olamayacağını bildiğinden; Graham Bell, telefonu açar açmaz "Alessandra Lolita Oswaldo" diyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bell, zamanla sevgilisine adını kısaltarak hitap etmeye başladı ve telefonu her açışında onu &lt;br /&gt;"Ale Lol Os" diye karşıladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalışmaları uzadıkça, Graham Bell, sevgilisinin adını daha da kısalttı ve ona iki heceli bir ad buldu. Bu kısa ad "ALO" idi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allessandra Lolita Oswaldo, geliştirip tüm kente yaymaya çalıştığı telefondan başka bir şey düşünmeyen, sevgilisinin bitmez tükenmek bilmeyen deneylerinden rahatsız olmaya başlayınca Bell’i terk etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşlı Bell, sevgilisinin kendisini bir gün arayacağı umuduyla telefonun başından ayrılmadı. Kentte çekilen telefon hatlarının sayısı da giderek artmaya başlamıştı. Graham Bell’i artık başka kişiler de arıyordu. Fakat o, telefonun her çalışında, kendisini sevgilisinin aradığını sanarak telefonunu ALO diyerek açıyor ve herkese artık ALO diyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O günlerde hemen herkes, telefonu açtıklarında Alexander Graham Bell’in anısına saygı olarak ALO demeye başladı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün tümümüzün kullandığı ALO sözcüğü işte o günlerden uzanmaktadır günümüze...&lt;br /&gt;Yüzyıllar boyunca insanlar uzak yerlerle haberleşmeyi sağlayacak işaretler gönderme yollarını aradılar. Mesaj iletmek için başvurulan ilk yöntemler, açık havada yakılan ateşler ve parlayan aynalardı. Fransız Claude Chappe 1793'te icat ettiği mesaj iletme makinesine, "uzaktan yazan" anlamında "telgraf" adını verdi. Bu aygıtın işleyişi, kule tepesine takılmış hareketli kolların kullanılmasıyla oluşturulan işaretler yardımıyla rakam ve harfleri iletmeye dayanıyordu. Sonraki 40 yıl içinde elektrikli telgraf geliştirildi ve 1876'da Alexander Graham Bell, ilk kez konuşmaları teller aracılığıyla iletmeyi sağlayan telefonu icat etti. Sağırlarla ilgili çalışmaları, Bell'i seslerin havadaki titreşimlerle nasıl oluştuğunu merak etmeye yöneltmiş, "armonik telgraf" adı verilen bir düzenek üstünde çalışırken, elektrik akımının konuşma sırasında oluşan titreşimleri andıracak biçimde değiştirilebileceğini bulmuştu. Telefonla ilgili çalışmalarının dayandığı ilke de buydu.&lt;br /&gt;Duvara monte edilen telefon ilk defa Edison tarafından üretildi. Mikrofon ve alıcı tasarımlarıda kendisine ait olmakla beraber telefon zilinide ilk defa sisteme entegre etti. Kullanıcı karşısındaki kişiyi dinlerken bir kolu sürekli çevirmesi gerekiyordu.&lt;br /&gt;Ahize 1885 yılında yapıldı ve yaygınlaşmaya başladı. Metal olarak üretilen ahizeler 1930'lu yıllardan sonra plastik olarak üretilmeye başlandı.&lt;br /&gt;İlk telefon görüşmeleri santral memurları aracılığı ile gerçekleştirilirdi. Arayan kişi ile aranan kişinin bağlantı fişleri birleştirilerek iki tarafın görüşmesi sağlanırdı.&lt;br /&gt;Telefonun Dünü, Bugünü ve Yarını. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Watson buraya gelebilir misin? Yardımına ihtiyacım var." &lt;br /&gt;Bu kelimeler ilk telefon görüşmesinde yer alıyordu. Görüşme ise 10 Mart 1876’da dedektif Sherlock Holmes tarafından değil telefonun mucidi Alexander Graham Bell ile yapılıyordu. Bell’den bu yana telefon dünyasında birçok değişiklik meydana geldi. Telefonlar kısa bir süre için de olsa, radyo olarak bile kullanılsalar da günümüzde hemen hemen her evde mutlaka bir telefon bulunuyor. Bununla kalmıyor, her evde bir, hatta kişi başına da bir adet cep telefonu düşüyor ve büyük bir çoğunluk telefon görüşmelerini bu tür dijital şebekeler aracılığıyla gerçekleştiriyor. Avrupa’da büyük gelişmelerin merkezi olsa da Almanya’nın mobil iletişim ülkesi olduğunu düşünürseniz yanılgıya düşmüş olursunuz. Çünkü cep telefonu iletişiminin devi Finliler. Finlandiya’da nüfusun yüzde 60’dan fazlası cep telefonu kullanmaktadır. Almanya, Portekiz ve Yunanistan’ın gerisinde 14. sırada yer alır. Türkiye’de ise cep telefonu günlük hayatın bir parçası olmuş ve şebekelerin kullanıcı sayısı günden güne artıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşünürler de yavaş yavaş ama kesin olarak artık sürekli erişilebilir olmanın sadece sakıncaları bulunmadığını savunuyorlar. Cep telefonu operatörleri günden güne iki basamaklı büyüme hızları kaydediyor ve cep telefonu günlük yaşamda neredeyse normal telefonlardan daha kullanışlı bir araç konumuna geliyor. Yine de 124 yıldan beri insanların kullanımında olan telefonlara alışmak için halen zamana ihtiyaç var.&lt;br /&gt;Telefonların ve ağların tarihsel gelişimi &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Telefondaki en önemli gelişimi 19. yüzyılın başlarında gerçekleşmiştir. Elektrik ve manyetik üzerine elde edilen son anlayış, bilgilerin elektrik akımına çevrilmesini mümkün kılmıştır. Dönüştürülen elektrik sinyalleri iletilerek ulaştığı son noktada da insan konuşmasına çevrilmektedir. Bu bilgi telgrafın keşfinde önemli rol oynamıştır. 1837 yılında Samuel Finley Morse hayretler içinde kalan bir kalabalığın önünde ilkyazım telgrafını tanıttı. Her ne kadar insan konuşmasını elektronik sinyallere çevirmek henüz o tarihlerde sorunlara neden olsa da, haberleri mors alfabesine çevirme imkânı böylece ortaya çıktı. Ekim 1861’de, Alman fizikçi Johann Philipp Reis, Frankfurt Main’de bağlı olduğu fizik derneğinde telefonunu tanıttı. Reis tarafından geliştirilen bu aygıt insan sesini direkt olarak ileten ilk buluş oldu. Daha çok müziğin iletiminde kullanılmaya uygun olduğundan belki de, hiçbir zaman beklenen ilgiyi görmedi.&lt;br /&gt;Alexander Graham Bell’den ilk “Alo” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk olarak on yıl kadar sonra yani 1872 yılında Alexander Graham Bell gerçek telefon buluşunu yaptı. 10 Mart 1876’da asistanı Thomas Watson’a ve kendisine bir deney sırasında şu sözler ulaştı: “Watson buraya gelebilir misin? Yardımına ihtiyacım var.” Telefon icadının sık sık propagandası yapıldı ve tepki aldı. Bell’in ortaya koyduğu elektromanyetik telefon 1876’da Philadelpghia’daki Centennial Exposition’da eleştirmenleri de inandırdı. Bell telefon icadının patentini aldı ve 1877 yılında Bell Telephone Company’i kurdu. Böylece, telefon kabloları dünyayı çevirmeye başladı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Telefon çok kolay ve hızlı bir şekilde adapte edilerek kitle iletişimi için kullanılır hale getirildi. Sadece bir yıl kadar sonra, 1878’de, Amerika Nev Haven’da ilk telefon santrali kuruldu. Almanya ise bu gelişmeyi takip ederek 1881’de Berlin ve Mühlhausen’da (Elsass) santrallerini oluşturdu. Telefon Bell tarafından 1877’de geliştirildiği halde, kullanıma geçebilmesi bu tarihleri buldu. On yıl sonra kullanıcı sayısı Amerika’da 150 bin idi. İngiltere’de bu sayı 26 bine ulaştı ve Almanya’da ise telefonlar artık 22 bin kişiyi birbirine bağlıyordu. Başlangıçta aslında bu yeni buluşun halen kuvvetli bir imaj problemi bulunuyordu. Bu yüzden Berlin’de hazırlanan ilk telefon defterinin sivri bir ismi vardı: “48 Çılgının Kitabı”. &lt;br /&gt;Önceleri sinyallerin iletimi toprağın üzerinden geçen kablolarla serbest olarak yapılıyordu. Daha sonraları bu kablolar yeraltına taşınmaya başlandı. Her ne kadar telefonun buluşu sırasında ilk sıradaki amaç sadece sesin iletilmesi olarak düşünülmüş olsa da sonraki yıllarda başka amaçlar için de ihtiyaç duyuldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylelikle telefon alıcıları radyo aygıtlarının gelişimi sırasında kullanıldı. Telefonun bu kullanım amacı uzun yıllar Londra, Paris ve Budapeşte’de ilgi gördü. Telefon-radyolar; haberleri, müzik ve borsanın durumunu telefon ağı üzerine taşıdı. Şans eseri eski telefonların hoparlörleri yeterli sesi sağlayabilecek kadar büyük yapılmışlardı.&lt;br /&gt;Telefonlar nasıl çalışır? &lt;br /&gt;Mikrofonun önemi... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu süre içerisinde bazı teknikler geliştirildi. Telefonlar daima küçüldükleri gibi birçok ek özellikle donatıldılar. Yine de Bell’in telefonunun temel prensipleri modern aygıtlarınkine benzemektedir. Bugünde telefonlar bir mikrofona ihtiyaç duyarlar. Bell’in aygıtında bu fonksiyonu esnek bir metal diyafram ve at nalı mıknatıs üstleniyordu. Bu mıknatıs üzerine doğru akım kaynağına bağlı tel bobin sarılı bulunuyordu. Ses dalgaları metal diyaframı salınım vererek hareket ettiriyor ve bu titreşim mıknatıs ile taşınarak doğru akım bulunan bobinde depolanıyordu. Bu akımın ses dalgasına geri dönüşümü de yine aynı prensiple gerçekleştirilebiliyordu. O zamanlar mikrofonun kalitesi tabii ki iyi değildi. 1878’de kömürlü mikrofonların bulunuşuyla ses iletişim kalitesi biraz daha iyileştirilmiş oldu. Günümüzde ise telefonlara transistorlu mikrofonlar yerleştirilmektedir. Elektronik sinyallerin sese dönüşümünü ise küçük hoparlörler üstlenmektedir.&lt;br /&gt;Numarayı çevirmek ve santrale bağlanmak &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alexander Graham Bell’in 1872’de telefonu icadından bu yana sinyaller halen sabit kablo bağlantıları ile iletilmektedir. Bu da vericinin alıcı ile direkt olarak kablo aracılığıyla bağlandığı anlamına gelir. Birçok kullanıcının bulunduğu bu sistemin doğru bağlantılar kura bilmek için bir telefon santrali ile yönetilmesi gerekir. İlk telefon santralinde bu devreler el ile bağlanmaktaydı. Arkadaşça bir sese sahip santral memurları her gün artan kullanıcı sayısına artık yetişemez duruma gelmişlerdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Telefonun icadından bu yana karşılaşılan bu büyük sorunu çözmek ve otomatik bir telefon santrali kurmak için araştırmacılar çalışmalara başladılar. Çözüm bir daha Amerika’dan geldi. Almond Brown Strowger 1889’da çevirmeli telefon aygıtını geliştirdi ve böylelikle otomatik bağlantıların ilk adımı atılmış oldu. Uzunca bir süre telefon şirketleri bu yöntemi kullandılar. Telefon santrali için yeterli tepki telefon cihazı tarafından sağlanıyordu ve santral merkezinde gerekli işlemi görülerek bağlantı kuruluyordu. Orta vadede bu sistem çabuk eskidi. Günümüzde yeni dijital sistemler tonlu arama (Tone Dialing) yöntemi ile çok daha hızlı bağlantı kura bilmektedirler. Bununla birlikte bu yeni buluşun kullanımı sadece dijital telefon santrallerinde mümkün. Türkiye’de ise her iki sistem de desteklenmektedir. Dünyanın en büyük telefon şirketleri ABD’deki AT&amp;T şirketi ve Japonya’daki NTT şirketidir. Bunları 30 milyon bağlantı ile Almanya’nın Deutsche Telekom’u takip etmekte.&lt;br /&gt;Telefon ağlarının yapısı ve arama seçenekleri &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Almanya’da telefon ağları yıldız sistemine göre kurulmuştur. İlk tabakada sekiz adet merkezi telefon santrali bulunmaktadır(ZVS). Yıldız formundaki bu sekiz ZVS’nin her birine de yine sekiz adet ana telefon santrali (HVS) bağlanarak kollara ayrılır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HVS’lere tekrar maksimum sekiz adet son santrale (EVS) sahip sekiz adet düğüm telefon santrali (KVS) bağlanmıştır. Son santrallerin (EVS) sayısı sekiz ile sınırlıdır, çünkü on adet tanımlama rakamından (0-9) sadece sekiz kullanılabilmektedir. “0” milletler arası görüşmelerin seçimi ise “1” de örneğin danışma ya da bilgi servisleri için kullanılmaktadır. Almanya’da da önceleri telefon konuşmalarının iletimi santraller aracılığıyla toprağın yüzeyinden iletilirken daha sonraları yerin altından geçen kablolar kullanılmaya başlandı. Günümüzde telefon şirketleri bunun yanında [Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız] ve yönlendirici yer istasyonu bağlantıları da kullanmaktadırlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı şehir içi telefon görüşmeleri direkt olarak santrallerin bağlantısı ile kurulurlar. Örneğin İstanbul’da ki Ömer ahizeyi kaldırdığında bölgesindeki telefon santraliyle arasında bağlantı kurulur. Aradığı numara elektronik sinyaller formuna dönüştürülerek işlenir ve otomatik olarak bağlantı kurulur. Eğer aranan kişi aynı santral bölgesinde yer alıyorsa bağlantı iki kişi arasında direkt olarak sağlanır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul’da oturan Ömer başka bir bölgede, örneğin Bursa’daki birini aradığında telefon görüşmesi [Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız] bağlantısıyla sağlanır. Fakat aradaki fark kullanıcı tarafından asla anlaşılamaz. Aynı şekilde Amerika’yı da aradığında bir fak göze çarpmayacaktır. 184 ülkeyi kendi seçiminizle otomatik olarak araya bilirsiniz. Ülkeler arası görüşmelerin yüzde99.6’sı ve şehir içi görüşmelerin de yüzde 100’ü tam otomatik olarak santraller tarafından gerçekleştirilmektedir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-1418388431246702400?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/1418388431246702400/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=1418388431246702400' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/1418388431246702400'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/1418388431246702400'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/telefonun-tarihsel-gelisimi.html' title='Telefonun Tarihsel Gelişimi'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-4075570856477765345</id><published>2009-12-06T13:38:00.000-08:00</published><updated>2009-12-06T13:38:02.980-08:00</updated><title type='text'>Sigaranın icadı</title><content type='html'>Ticari amaçla ilk sigara 1843 yılında Fransa'-&lt;br /&gt;da devlet tekelindeki "Française des Tabacs"&lt;br /&gt;adlı kuruluş tarafından üretildi. İlk parti 20&lt;br /&gt;bin sigara, Kraliçe Marie-Amelie tarafından&lt;br /&gt;o yıl Paris'te düzenlenen bir kermeste satıldı.&lt;br /&gt;Üretim tamamen elle yapıldığından verim son&lt;br /&gt;derece düşüktü. 1872 yılına gelindiğinde,&lt;br /&gt;Fransa'da ancak 100 milyonuncu sigara üretilmişti.&lt;br /&gt;Fabrikasyon olarak sigara üretimine ilk&lt;br /&gt;kez 1853 yılında Küba'nın başkenti Havana'-&lt;br /&gt;da "Don Luis Susini" tarafından başlandı.&lt;br /&gt;Don Susini, üretimde insan emeği yerine buharlı&lt;br /&gt;araçlardan yararlandı. Bazı kaynaklarda,&lt;br /&gt;günde 2 milyon 580 bin sigara yaptığı ileri&lt;br /&gt;sürülür. Ancak bu biraz abartılmış olabilir.&lt;br /&gt;Ama bir aylık süre içinde söz konusu rakama&lt;br /&gt;ulaşacağı da kesindir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Markalı ilk sigara ise İngiltere'de 1859'da&lt;br /&gt;"Tatlı Üçler" adıyla üretildi. Firmanın sahibi&lt;br /&gt;olan Robert Peacock Gloag, 1854-1856 yılları&lt;br /&gt;arasındaki Kırım Harbi sırasında, Ruslara&lt;br /&gt;karşı Türklerle omuz omuza savaşmıştı. O&lt;br /&gt;sırada, silah arkadaşı Türklerden sigara sarmasını&lt;br /&gt;öğrendi. Ülkesine döndüğünde sigara&lt;br /&gt;üretimine geçmeye karar verdi. Gloag'ın pazar&lt;br /&gt;bulmak gibi bir sıkıntısı da yoktu. Zira pek&lt;br /&gt;çok İngiliz, tıpkı kendisi gibi Kırım Savaşı sırasında&lt;br /&gt;ya Türklerden ya da esir düştükleri&lt;br /&gt;Rus zindanlarından sigarayı öğrenmişler ve&lt;br /&gt;tiryakisi olmuşlardı.&lt;br /&gt;Alttan itilerek açılan ilk sigara paketleri,&lt;br /&gt;1952 Ağustos'unda Güney Afrika'daki Rothmans&lt;br /&gt;tesislerinde kullanıldı. Jelatin ambalajlı&lt;br /&gt;ilk sigara paketleri de 1931 yılında Craven&lt;br /&gt;A firmasınca piyasaya sunuldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AyRıca..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1492'den önce: Amerika kitasinin yerlileri tedavi ve dini amaçlarla tütün üretimi yapiyorlardi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1492: Kristof Kolomb Amerika'yi kesfetti. Avrupa'ya döndügünde yaninda bu kitada daha önce hiç görülmemis olan tütün tohumlari ve yapraklari vardi. Kolomb'un mürettebatindan Rodrigo Jerez tütün içerken görüldü ve seytan tarafindan ele geçirildigi iddia edilerek hapis cezasina çarptirildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1535: Montreal Adasina ulasan Jacques Cartier oradaki yerli halkin kendisine tütün sunmasindan sonra günlügüne "vücutlarini, agizlari ve burunlari sanki birer bacaymislar gibi tütene kadar, dumanla dolduruyorlar", "biz de onlari taklit ettik, ancak duman biber gibi aciydi ve agzimizi yakti" diye yazmisti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1556: Fransa ilk defa tütünle tanisti ve Jean Nicot kisa zamanda tütün içmeyi popüler hale getirdi (19. Yüzyil bilim adamlari "nikotin" olarak taninan kimyasal maddeye onun adini verdiler).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1565: yilina gelindiginde, tüm Avrupa'ya yayilan tütün aliskanligi, ünlü Ingiliz aristokrati ve sairi Sir Walter Raleigh'nin tütün içmeye baslamasiyla, Ingiltere'ye de girdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1610: Japonya'da tütün üretimi ve içimi yasaklandi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1612: Amerika'da Virginia'da ilk defa ticari tütün ekimi yapildi ve basariya ulasti. Amerikali tütün ekicisi John Rolfe daha sonra ünlü Kizilderili kizi Pocahontas'la evlendi. On yil içinde, tütün Virginia eyaletinin en önemli ihraç maddesi haline geldi. Tütün ekimi için köle is gücü kullanilmaya baslandi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1618: Virginia 20.000 libre tütün üretti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1622: Virginia, bir Kizilderili saldirisinda kolonisinin üçte birini kaybetmesine ragmen 60.000 libre tütün üretti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1627: Virginia, 500.000 libre tütün üretti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1629: Virginia tütün üretimini üç katina çikararak 1.500.000 libre tütün üretti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1634: Maryland kuruldu. Maryland'de de tütün üretimine baslandi. Rus Çari tütün içimini tüm Rusya'da yasakladi. Tütün içerken yakalananlarin ceza olarak burnu kesiliyor, suçun tekrari halinde ölüme mahkum ediliyorlardi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1660: Tütün üreticisi olan Virginia ve Marland kolonilerinde kölelik basladi. Sayilari azalan beyaz usaklar yerini kölelere birakti. Köle fiyatlari tütün fiyatlarina göre belirlenmeye baslandi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1676: New France Kolonisinde sokakta tütün içmek ve tütün tasimak yasaklandi. Bir süre için, perakende satista yasaklandi ancak halkin kendileri için tütün yetistirmeye baslamasiyla, Kanada'nin tütün endüstrisi düsüs gösterdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1732: Virginia'nin en zengin tütün üreticisi Robert King öldü. Öldügünde 300.000 dönüm arazisi ve 700 kölesi vardi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1739: Fransa, Kanada'dan tütün ithal etmeye basladi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1761: Ingiliz doktor John Hill, "Cautions Against the Immodetrate Use of Snuff" (Asiri Enfiye Kullanimina Dikkat) isimli ve tarihte bilinen ilk tütün-kanser arastirmasi olan raporunu yayinladi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1775: Virginia ve Maryland'in tütün üretimi 100 milyon libreye ulasti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1800: ABD'nin köle nüfusunun yarisindan fazlasi Virginia ve Maryland'deydi. Bu iki eyaletteki toplam zenci köle sayisi 395.000'di. Puro tüketimi, enfiye tüketimiyle rekabet etmeye basladi. Tütün çigneme ve pipo kullanimi ortaya çikti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1854: 1856 yilinda sona eren Kirim Savasi basladi. Ingiliz ve Fransiz askerleri Türk tütünüyle tanisip, onu Avrupa'ya götürdüler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1878: Kanada'nin Ontorio bölgesinin rahibi Albert Sims "The Sin of Tobacco Smoking and Chewing Together With an Effective Cure for These Habbits" (Tütün Içme ve Çigneme Günahi ve Bu Aliskanliklari Birakmak Için Etkili Tedavi) isimli kitabini yayinladi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1881: ABD'de, John Bonsack ilk sigara yapan makinenin patentini aldi. Böylece ABD, günde 120.000 sigara üretmeye basladi. Bir makine 48 kisinin yaptigi isi yapiyordu. Üretim maliyeti düstü ve güvenli kibritin de icadiyla, sigara tüketimi bir anda patladi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1889: Saint John Hastanesi sigaranin zararlarini ve girtlak kanserine neden oldugunu anlatan bir kitap yayinladi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1891: Kanada'nin British Colombia eyaletinde, 15 yasindan küçüklerin tütün içmesi yasaklandi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1895: Sadece Kanada'da 66 milyon adet sigara satildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1903: Kanada, Ingiltere ve Amerika'da sigaranin zararlari ciddi bir sekilde ele alinmaya baslandi, Kanada'da sigaranin yasaklanmasi için meclise kanun tasarisi verildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1914: Birinci Dünya Savasinin baslamasiyla, sigarayi yasaklama hareketi sekteye ugradi hatta tüm dünyada, cephedeki askerlere tütün yollama kampanyalari basladi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1920'ler: Tüm dünyada sigara kullanimi hat safhaya ulasti, bir yilda tüketilen sigara sayisi milyarlari buldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1930: Almanya'nin Köln Üniversite'si bilim adamlari sigara ve kanser arasindaki iliskiyi istatistiksel olarak ortaya çikardi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1934: Ilk mentollü sigara üretildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1938: John Hopkins Üniversitesi doktorlarindan Raymond Pearl sigara içenlerin, sigara içmeyenlere oranla daha genç yasta öldüklerini belirtti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1939: Almanya Polonya'yi isgal etti ve Ikinci Dünya Savasi basladi. Cephedeki askerlere sigara tasinmaya baslandi. Bu sirada Alman bilim adamlari sigara ve kanser arasindaki iliskiyi daha derinlemesine inceleyen yeni bir istatistiksel rapor yayinladi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1943: Dünya yetiskin nüfusunun yaklasik %60-%80'nin sigara içiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1944: Amerikan Kanser Dernegi, sigaranin sagliga zararli olabilecegini belirtti. Akciger kanseri ve sigara arasindaki iliskinin henüz kesinlik kazanmadigini ama gene de dikkatli olunmasi gerektigi hakkinda halki uyardi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1947: Kanadali doktor Norman Delarue akciger kanseri hastalarinin %90'inin sigara tiryakisi oldugunu gösteren bir arastirma yayinladi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-4075570856477765345?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/4075570856477765345/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=4075570856477765345' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/4075570856477765345'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/4075570856477765345'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/sigarann-icad.html' title='Sigaranın icadı'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-4532256400137981628</id><published>2009-12-06T13:37:00.001-08:00</published><updated>2009-12-06T13:37:30.804-08:00</updated><title type='text'>Klonlamanın Tarihçesi</title><content type='html'>İlk defa, Leipzig Üniversitesinden Hans Adolph Eduard Dreisch deniz kirpikleriyle yaptığı deneylerde erken dönemdeki bir deniz kirpisi embriyosunun blastomerlerini bir birinden ayırarak “Blastomere Separation” yöntemini buldu. &lt;br /&gt;Blastomere Seperation yönteminde döllenmiş yumurtanın besi ortamında 4-8 hücreli blastomer aşamasına kadar bölünmesine izin verilmektedir. Daha sonraları, blastomer aşamasına gelen bu 8 hücreli yapıdaki her bir hücre alınarak bir blastosit oluşturulmakta ve sanki yeni döllenmiş zigot gibi taşıyıcı anneye aktarılarak genetik olarak birbirinin aynısı klonlar meydana getirilmektedir. &lt;br /&gt;*1902 de Hans Speamann aynı yöntemi kullanarak semender blastomerlerini ayırdı ve her blastomerden yeni bir semender oluştu. Bu yöntemin keşfiyle klonlamanın temeli atılmış oldu. &lt;br /&gt;*1938- Hans Speamann, fantastik bir deney olarak tanımladığı halbuki klonlama diyebileceğimiz bir deneyde geç evredeki bir embriyonun çekirdeği çıkarılarak çekirdeği olmayan bir yumurtaya aktarıyordu. Speamann 1938 yılında yayınladığı “Embrionic Development and Induction” adlı kitabında bu deneyi fantastik olarak nitelendiriyordu. Halbuki bu deney 1952 yılında gerçekleştirilmiştir. &lt;br /&gt;*1952- Robert Briggs ve T. J. King ilk klonlama deneyini gerçekleştirdiler. İleri aşamadaki bir kurbağa yumurtasının çekirdeği çıkarıldı ve başka bir kurbağa yumurtası içine aktarıldı. Ancak deney sonunda yumurta gelişmedi. Briggs ve King bu yönteme “Nüklear Transfer” ismini verdiler. &lt;br /&gt;*1970- Aynı deney yine kurbağalar üzerinde John Gordon tarafından denendi. Daha iyi bir sonuç alındı. Kurbağa yumurtaları, iribaş olana kadar gelişti ama daha sonra öldüler. &lt;br /&gt;*1984- Steen Willadsen, Nüklear Transfer yöntemini kullanarak olgunlaşmamış koyun embriyo hücrelerinden yaşayan bir kuzu klonladığını açıkladı. Daha sonra Willadsen, inek, domuz, keçi, tavşan ve rhesus maymunu da klonladı. Bu deneylerde çok hücreli koyun embriyosundan çekirdek alınıp yumurta hücresine aktarılıyordu. Daha sonra hücre bölünmesi başlıyor, fetus oluşuyor ve gelişme devam ediyordu. &lt;br /&gt;*1994- Daha gelişkin embriyo hücrelerinin ilk klonlamasını Neal First gerçekleştirdi. En az 120 hücrelik buzağı embriyosu klonlandı. Bu çok hücreli inek embriyosunun çekirdeği çıkarıldı ve çekirdek yumurta hücresine aktarıldı. &lt;br /&gt;*1996- Ian Wilmut, Neal First"in deneyini koyunlar üzerinde yaptı. Ancak embriyo hücrelerinin çekirdeğini almak için hücrelerin duraklama dönemine gelmesini bekledi. Sonra çekirdekleri çıkarıp yumurta hücresine aktardı. &lt;br /&gt;*1997- Dr. Wilmut, 6 yaşındaki bir koyunun meme hücresinden klon üretti. Bu defa çekirdek erişkin bir hücreden yani meme hücresinden alınıp yumurta hücresine aktarılmıştı. Bu olaya “Somatik Nüklear Transfer” adı verilmiştir. Dolly 277 yumurta içinde tek hayatta kalan kuzuydu. Dolly"nin oluştuğu hücre Ocak 1996"da birleştirilmişti. &lt;br /&gt;*1998- Tıp doktoru G. Richard Seed, o günlerde anne rahminden aldığı insan embriyosunu başka bir annenin rahmine aktarıyordu. İnsan klonlamaya karşı duyduğu ilgiyi ilan etti. Bu konudaki hassas denge, ahlakî tartışmalara yol açtı. Tartışmalar sonucu Amerika Birleşik Devletlerinde insan klonlamaya karşı yasalar konuldu. &lt;br /&gt;*1999- 19 Avrupa ülkesi insanın genetik olarak kopyalanmasını yasaklayan sözleşmeyi Paris"te imzaladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Klonlama Teknolojisinin Gelişimi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gen veya gen parçalarının bir fertten alınıp bir başka ferdin DNA’sına tranferi şeklinde düşünülebilir. Bu teknolojide gen veya genler döllenmiş yumurtaya aktarılır. Mesela kanser oluşturan insan genleri fare embriyolarına aktarılarak ilaç sanayiinde tedavilerin testinde kullanılabilmektedir. &lt;br /&gt;Bu teknolojinin gelişim aşamalarını şöyle özetleyebiliriz; &lt;br /&gt;1.Transgenik Teknolojisi &lt;br /&gt;Bu teknoloji ile insandan koyuna, domuza, sığıra ve keçiye gen aktarımı yapılmakta, sütlerinde insan proteini üretilmesi yanısıra organ, doku ve kan üretme imkanı da bulunmaktadır. Bu protein ile emphysema ve cystic fibrosis gibi hastalıklar tedavi edilebilmektedir. &lt;br /&gt;2.Çekirdek Transfer Teknolojisi &lt;br /&gt;Bu teknoloji bir hücredeki bütün genomu yani somatik kromozomların bir hücreden diğerine naklini ifade eder. Çekirdek, döllenmiş yumurta hücresinden alınmakta ve çekirdeği alınmış fakat döllenmemiş yumurta hücresine yerleştirilmektedir. Bu sistemle uygulanan böyle bir teknik klonlama olarak değerlendirilmemektedir. Zira bir duplikasyon işlemi bulunmamaktadır. Ancak burada sitoplazmada bulunan mitokondri DNA’ları farklıdır. &lt;br /&gt;3.Çekirdek Teknolojisini Kullanarak Yapılan Klonlama &lt;br /&gt;İki şekilde yapılmaktadır; &lt;br /&gt;a)embriyo Klonlama: Alınan örnek, döllenmiş bir embriyodan alınıp yine aynı annenin yumurtasında çekirdek transferi yapılırsa bu durumda mitokondri DNA’ları aynı olacaktır. Bu teknoloji benzer ikizlerin oluşturulmasında kullanılmakta ve embriyo klonlama olarak bilinmektedir. Sığır, kurbağa ve farede de başarılı şekilde denenmiştir. İnsanlarda da bu tip klonlama yapılmış ancak bu ikizler yaşatılamamıştır. Bununla beraber basında klonlama olarak isimlendirilmesine rağmen bu uygulamada farklı çekirdekler kullanıldığı için bunlar gerçek klonlar değillerdir. &lt;br /&gt;b)Normal Canlı Klonlama (Somatik Nüklear Transfer): Dolly doğuncaya kadar, normal bir canlıyı klonlamak mümkün değildi. Organizma döllenmiş bir yumurtadan meydana gelmekte ve her bir hücre döllenme sonucunda oluşan tüm bir genomu içermektedir. Her bir hücre birbirinin tamamen aynısıdır. Ancak, büyüme ve gelişme olayları hücrelerde farklılaşma meydana getirmekte ve beyin dokusu, kalp dokusu, deri, kemik vs oluşmaktadır. Bazı genler somatik hücrelerde bu şekilde özel görevlere ayrıldığı zaman çalışmasını durdurmakta ve sadece ilgili deri, kemik gibi genleri çalışmaktadır. Embriyonik klonlamada farklılaşmaya başlamamış döllenmiş yumurta hücresinin çekirdeği (genom) kullanılmaktadır. Dolly’nin oluşumunda ise somatik bir dokudan alınan hücreyle bu işlem başarılmıştır. Bu transfer sonunda, somatik dokudaki çalışmayan genler tekrar çalışmaya başlamış ve genlerin çalışması organların oluşmasıyla durmuştur. Genlerin gerektiği zamanda çalışması veya çalışmasını durdurması klonlamanın esasını oluşturmaktadır. Bu uygulamada döllenmemiş yumurtanın çekirdeği çıkarılarak, somatik hücre çekirdeği bu yumurtanın içine yerleştirilmiştir. Oluşan zigot, herhangi bir koyuna nakledilerek gelişmeye bırakılmıştır. Bu uygulamanın embriyonik klonlamadan farkı, mitokondriyal DNA’nın farklı olmasından kaynaklanmaktadır. Burada ilginç olan diğer nokta, Dolly bir babaya sahip değildir, fakat 3 anneye sahip olabilir. Mesela, annesi; &lt;br /&gt;-Genomu kullanılan bir dişi olabilir &lt;br /&gt;-Yumurta hücresini veren dişi olabilir &lt;br /&gt;-Gameti taşıyan bir dişi olabilir &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4.Genetik İkizlik &lt;br /&gt;İkizlik kavramı iki veya daha fazla benzer kardeşlerin oluşması anlamındadır. İkizlik, seksüel bir üretim sonucudur. Hücredeki bütün DNA iki farklı ferdin DNA’larının yarısını taşımaktadır. Döllenmiş yumurta iki ya da daha fazla parçaya tekrar bölünecek ve aynı cinsiyette fertler meydana getirecektir. Bu olayın çekirdek transferi ile ilgisi yoktur. Klonlama ise aseksüel bir üretimle ilgilidir. Klonlamada mitokondri DNA’ları farklı olabilir ancak ikizlikte hepsi aynı olmak zorundadır.&lt;br /&gt;5.Klonlamayla IVF (In Vitro Fertilizasyon) Arasındaki Farkı &lt;br /&gt;IVF, yumurta hücresinin (şansı artırmak için birkaç tanesi) sperm tarafından tüpte döllendirilmesi ve daha sonra rahime implante edilmesi olayıdır. Klonlamada ise yumurta hücresinin çekirdeği tüpte çıkarılıyor ve klonlanacak canlının çekirdeği bu hücreye veriliyor. Dolayısıyla, yumurta hücresi artık büyüyeceğini sağlayan çekirdeğe sahip oluyor. Bundan sonra bu yeni hücre rahime implante ediliyor ve normal embriyolar gibi büyümeye devam ediyor. klon embriyolar, normal ve IVF (in vitro fertilizasyon) embriyoları birbirlerine çok fazla benzemezler. Roslin Enstitüsü’ndeki araştırmacılar, klon embriyolarının normal embriyolardan daha büyük olduğunu ve hamileliklerin başarısızlığının ve fetüs ölümüyle sonuçlanmasının daha çok rastlandığını veya sezeryan ameliyatlara ihtiyaç duyulduğunu saptamışlar. &lt;br /&gt;Klonlama&lt;br /&gt;Genetik olarak aynı olan bir grup bireyin eşeysiz üreme yoluyla aynı ana-babadan ayrılması. Birçok bitki ana bitkinin etrafındaki alanda filiz, tuber ya da bulb yoluyla çoğalarak kolonize olurlar. Aseksüel olarak üreyen bakteriler her zaman için kendilerinin sayısız kopyalarını yapabilmektedirler. Bunlar birbirlerinin tamamen aynısı olan (mutasyon geçiren suşlar hariç) klonlardır. &lt;br /&gt;klon ve Klonlama Nedir? &lt;br /&gt;Biyolojik klonlama sözlük anlamlarına göre şu şekillerde tanımlanabilir: &lt;br /&gt;●Genetik olarak aynı olan bir grup hücre, orijinal bir hücreden mitoz bölünme yoluyla meydana gelir. Hücre yeniden kromozom setini meydana getirir ve iki yavru hücreye bölünür. Böylece, vücudumuzda ölen hücreler yerine yenileri meydana gelir. Dolayısıyla mitoz bölünme ile oluşan hücreler birer klon olarak tanımlanabilirler. &lt;br /&gt;●Orijinal DNA sekansından oluşturulan DNA molekülünün bir parçası, bir bakteri ya da virüs kullanılarak çoğaltılabilir. Bu genellikle moleküler klonlama ya da DNA klonlama olarak adlandırılır. &lt;br /&gt;●embriyo Bölünmesi’ yoluyla genetik olarak aynı olan hayvanların meydana getirilmesi. Bu durum doğal olarak, ikizlerde meydana gelmektedir. Sığırlarda, 4 ve 8 hücreli olan embriyodan, her bir hücre alınıp farklı annelere implante edildiğinde, hücreler normal olarak buzağı haline gelişirler. Bu teknik 10 yıldan uzun süredir sığır ıslahı projelerinde rutin olarak kullanılmaktadır. &lt;br /&gt;●Bir vücut hücresi nükleusunun, nükleusu uzaklaştırılmış olan bir yumurta hücresi içine transfer edilmesi yoluyla genetik olarak aynı olan bir ya da daha fazla hayvanın meydana gelmesi. Bu, nükleus Transferi (NT) ya da hücre nüklesu yerine koyma (Cell Nuclear Replacement=CNR) olarak bilinmektedir ve Dolly bu şekilde meydana getirilmiştir. &lt;br /&gt;Canlıların cansızlardan en önemli farkı üreme özelliği, yani kendi benzerlerini meydana getirmeleridir. Üreme olayının temelinde yatan esas amaç, erkek ve dişide ayrı ayrı bulunan türe ait özelliklerin, yavruya geçmesidir. Böylece hem türün neslinin bozulmadan devamı sağlanmakta, hem de her nesilde aynı türe ait yeni çeşitler yaratılmaktadır. Bu mekanizmanın temeli, her ferdin türüne ait özelliklerin, moleküler şifre şeklinde kodlandığı iki iplikten yapılmış DNA zincirinin taşıdığı bilginin kopyalanmasına dayanır. Eşeyli olarak üreyen her canlının bütün vücuduna ait genetik bilgi onun hücrelerinde, biri annesinden biri de babasından gelmiş olan iki takım olarak mevcuttur. Yumurta ve sperm hücrelerine nakledilmesinden sonra bunlar birleşince döllenme sonucu meydana gelen tek hücre (zigot) yeni bir canlının başlangıcı olarak programına yazılmış rolünü oynamaya başlar. Bu tam teşekküllü hücre, yani döllenmiş yumurta, devamlı olarak bölünüp çoğalarak, her defasında kendisinin yeni kopyalarını yaparak milyarlarca ve trilyonlarca hücreden ibaret bir canlıyı meydana getirir. Bir hücreden trilyonlarca hücreye doğru ilerleyen gelişmenin belli dönemlerinde bazı hücreler kopyalanırken belli yol ayrımlarında farklılaşmalar görülür. Henüz embriyo döneminde, birkaç hücreden oluşan kitleyi teşkil eden hücreler, çok potansiyellidir. Böyle her şey olmaya kabiliyetli bir hücre bölünüp aynen kendi kopyasını meydana getirecek yerde, kopyalanırken daha farklı özelliklere sahip yeni bir hücre, örneğin, bir kas hücresi veya kemik hücresi yahutta kan hücresi meydana getirebilir. Böylece bir insan embriyosunda, gelişme sırasında yaklaşık 200 civarında farklı hücre meydana gelerek yeni dokuları meydana getirir. Meselâ; gözümüzdeki bir grup hücre ışığa hassasiyet kazanarak farklılaşırken, iç kulağımızdaki bir grup hücre seslere hassasiyet kazanır, karaciğerimizdeki bazı hücreler safra salgısı üretmek üzere çok farklı bir yapı kazanırken, pankreasımızdaki bazı hücreler insülin, bazıları da özel sindirim enzimleri üretmek üzere farklılaşırlar.Böylece bir kimya laboratuarı gibi olan vücudumuzda ihtisas sahibi özel bölümler halinde, her birinin vazifesi ve yapısı farklı doku ve organlar meydana gelir. Bu şekilde farklılaşmasını tamamlayıp, özelleşen hücreler artık farklılaşmaz, ancak bölünerek belli ölçülerde kendi kopyasını yapmaya devam ederler, çünkü zaman içinde yaşlanan, yıpranıp eskiyen veya herhangi bir şekilde yaralanan hücrelerin yerine yenilerinin yapılarak tamir edilmesi ve eksıkliğin giderilmesi gerekir. Bundan sonraki kopyalanmalar artık hep aynı doku içindeki hücrelerin tam benzerlerini yapması şeklindedir. Karaciğer hücresi karaciğer, barsak hücresi barsak, deri hücresi deri olarak aynen kopyalanır. &lt;br /&gt;Trilyonlarca sayıda hücreden oluşmuş vücudumuzda bu hücrelerin milyonlarcası her saniye bölünmeyi sürdürerek beden gelişimini devam ettiriyor. Bunun yanında yıpranmış hücreleri de yeniliyor. Somatik hücre adını verdiğimiz yapısal hücrelerde meydana gelen fizyolojik ve morfolojik değişimler, genetik intikal ile bir sonraki nesile aktarılamamaktadır. Dolayısıyla, biyolojik bedenimizde meydana gelebilecek mutasyonların etkileri populasyonun gen havuzunda bir değişime neden olmaz. Ancak bu durum üreme hücrelerinde farklı bir seyirde ilerler. Gerçekleşebilecek mutasyonlar, daha sonraki frekanslarda etkisini gösterecektir. &lt;br /&gt;Koyun ve insan hücrelerinin de dahil olduğu gelişmiş hücreler (çekirdeği olan hücreler=ökaryotik hücreler), farklı gelişim evreleri ihtiva eden döngüyü takip etmektedirler. Bu döngüyü, interfaz evresi (bölünmenin olmadığı hazırlık evresi) ve belirgin biçimde bölünmenin gerçekleştiği mitoz evrelerine ayırmak mümkündür. Hücre, yaşam döngüsünün %90 kadarını interfaz evresinde geçirmektedir. Aslında, bu duraklama evresi göründüğü kadar sakin değildir. Bu devrede hücre, tüm bileşenlerini bölünmeye hazırlamaktadır. Hücrenin yaşam döngüsü G1, S ve G2 şeklinde üç ana evreye ayrılmaktadır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-4532256400137981628?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/4532256400137981628/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=4532256400137981628' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/4532256400137981628'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/4532256400137981628'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/klonlamann-tarihcesi.html' title='Klonlamanın Tarihçesi'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-6817198538204714913</id><published>2009-12-06T13:36:00.003-08:00</published><updated>2009-12-06T13:36:52.618-08:00</updated><title type='text'>Kumaşın icadı</title><content type='html'>Mekanik icat, ihtiyacın ürünüdür. İnsanın en önemli ihtiyacı da, önce yemek, sonra giyimdir. Bu nedenle de elbise yapımı her çağda insan uğraşılarının belli başlılarından biri olmuştur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu alanda ilk kullanılan madde, ketendi. Keten kumaş, uzun süre 'rakipsiz', 'kral kumaş' sayıldı. Büyükannelerimizin sandıklarında bulunan elbiseleri hatırlamaya çalışmak, bunu kanıtlamaya yeter. Yün de onun kadar eskidir, denilebilir. Bununla birlikte merinos yünüyle imal edilenler ancak XVII. yüzyılda Fransa'da, sonra İngiltere'de yayıldı. Bu sıralarda pamuklu kumaşlar biliniyor, pamuk da Kuzey Amerika'da XVII. yüzyıldan beri ekiliyordu. Hatta zencilerin köle oluşlarının nedenini doğrudan pamuk plantasyonlarına bağlamak gerekir. Çünkü bu duruma yol açan etken. Güney Devletlerindeki pamuk ve şekerkamışı plantasyonlarında el emeğine duyulan şiddetli ihtiyaçtı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keten, yün ve pamuğa ipeği de eklemeliyiz. Yalnız ipek, herkesin kullanabileceği bir madde değildi; hayat düzeni ne kadar yükselirse yükselsin, ancak lüks maddesi olarak önem kazandı. İpek üretiminin en büyük merkezi, Lyon idi. Ancak Edit de Nantes'ın geri alınmasından sonra Protestanların çoğu başka ülkelere, özellikle İsviçre ve İngiltere'ye göç ettiklerinden, atölyelerini de oralara taşıdılar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;XVII. yüzyılda Fransa'da dokuma sanayii önde gidiyordu. Yeni kurulan modern bir orduya yüz binlerce üniforma yapımı dokuma sanayinin hızla gelişmesine yol açmıştı. 1685’te 1.500 işçi çalıştıran Van Robais Fabrikaları, 1720'de evde çalışan binlerce işçinin yanı sıra 1.8UO işçi çalıştırmaya başladı, İngiltere'de dokuma sanayinin önemi daha büyüktü. Yün işi ülkenin başlıca kazanç kaynağı olmuştu. (O kadar ki, Lordlar Kamarasının başkanı yün bir çuvalın üzerinde otururdu.) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplumsal ve ekonomik önemine rağmen kumaş imalâtının ortaçağdan o güne kadar büyük bir değişiklik geçirmemiş olması gerçekten anlaşılır gibi değil... İplik çokluk evlerde öreke ya da çıkrıkla eğirilirdi; hatta bu, yaşlı kızların geleneksel uğraşısıydı. iplik elde edildikten sonra da antik tezgâhlarda dokurlardı. Cilâlı Taş Çağı'ndan bu yana gerçekleştirilen tek yenilik, Leonardo da Vinci'nin icadı (1490), mekiğin kullanılmasıydı. Atkı ipliği, mekiğin içine yerleştirilmiş bir çubuğun üstüne sarılmaktaydı. Zincir iplikleri birbirlerinden uzaklaştıklarında, dokumacı açılan kanala bir uçtan mekiği sürer, öteki uçtan çekerdi. Zincir iplikleri yine birbirlerinden uzaklaşır, dokumacı çıkrığı yeniden atar, böylece sürüp giderdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu 'ömür törpüsü' işte, işçiler enikonu ustalık kazanmış olacaklar ki, bir işçi yılda yedi top kumaş imal edebiliyor, Van Robais Fabrikası bir partide 1200 top kumaş dokuyabiliyordu. Böylesine bir ustalık, kişisel yeteneklere dayandığından verim son derece düşüktü. Bu nedenle, kaliteden çok miktara önem veren İngilizler, üretimi hızlandırmanın yollarını aramaya koyuldular. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yolu, 1733'te John Kay buldu (1704-1764). icat ettiği bir aygıt sayesinde kordonla hareket ettirilen mekik bir yuvanın içine giriyordu. Böylece mekik yalnız daha çabuk gidip gelmekle kalmıyor, (hızından ötürü "uçan mekik" deniyordu.) dokumacının bir elinin de serbest kalmasını sağlıyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Uçan mekiğin" icadı hemen kaygı verici bir sorun yarattı: Kumaşlar daha hızla dokunduğundan iplik kıtlığı başgösterdi. Bu defa da iplik bükme işi ağır gidiyordu, öreke ve çıkrığın yerine artık makine kullanmak zorunlu olmuştu. John Wyatt'ın öncülüğünü yaptığı böyle bir makine, 1738'de Alman Ludwig Paul tarafından geliştirildi. Wyatt icat etmenin zevkiyle yetinen alçak gönüllü bir insandı, yaptığı makine ilgi görmedi ama, 1767'de James Hargreaves buna bazı değişiklikler getirerek bir kişinin tek başına 120 iplik birden bükmesine elverişli bir makine yaptı ve buna kızı "Jenny"nin adını verdi. İşsiz kalmaktan korkan işçiler 'Jenny'ye karşı çıkınca iflâs eden Hargreaves, fabrikasını kapatmak zorunda kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir başka mucitin, dokuma tarakları fabrikatörü Thomas Highs'in de durumu bundan daha parlak olmadı, icat ettiği dokuma makinesi, "wateroframe" (1768) elle değil de hidrolik çarkla işlemesi bakımından gerçek bir ilerleme kaydettiği halde başarı kazanamadı; ama hiç değilse küçük bir iplik imalcisi olan Samuel Crompton'un (1753-1827) dikkatini çekti. Crompton, Highs'in makinesinin bazı öğelerini Jenny'ninkiyle birleştirdi; böylece "Mııle Jenny" adiyle tanınan 'melez' bir makine ortaya çıktı (1774). Hayli alay ve kıskançtık konusu olmakla birlikte, aslında muslin dokumaya bile elverişli, ince ve sağlam iplikler eğiriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Mule Jenny"nin yararlan öylesine ortadaydı ki, iplik imalatçıları benimsemek zorunda kaldılar. Ama kazancını başkası cebe indirdi... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Richard Arkwright (1732-1792) adlı açıkgöz bir iş adamı gittikçe artan kumaş talebi karşısında, öncekileri aşan mükemmellikte bir tezgâh imal etmeyi kafasına koydu. Böylece hem "Mule Jenny," hem de "Waterframe"in özelliklerini birleştiren bir tezgâh çıktı ortaya. Arkwright hemen işe girişerek fabrikalar kurdu ve seri imalâta başladı. Sonunda kraldan soyluluk unvanı alacak kadar zengin oldu. XVIII. yüzyılın sonlarında halk, ona ulus çapında yüce zanaatçılardan biri gözüyle bakıyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkwright öldüğünde, dokuma sanayii ters yönde yeni bir devrim geçirmekteydi. Bu defa da dokumacılar, fabrikalardan taşan ipliği tüketemeyecek kadar ağır çalışıyorlardı. İplikçiliğin hızını izleyebilmek için dokuma tezgâhlarının makineleşmesi zorunlu hale gelmişti. Uçan mekik bile şimdi kaplumbağa kadar yavaş geliyordu. Bu iş, içli şiirlerin yazarı, Edmond Cartwright adlı bir papazı (1743-1823) iyice sarmıştı. Sonunda bir çözüm yolu bulmadı da değil: El tezgâhının dört hareketini birleştirdi; Watt'ın sanayide yeni yeni kullanılmaya başlanan buharlı makinesiyle hareketini sağladı (1785). Cartwright yetenekli, iyi niyetli bir insandı. Bu nedenle olacak, Arkwright’ın tersine iflâs etti ve sonunda Parlamentonun ulusal armağan olarak 1809'da sunduğu parayı kabul etmek zorunda kaldı&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-6817198538204714913?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/6817198538204714913/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=6817198538204714913' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/6817198538204714913'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/6817198538204714913'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/kumasn-icad.html' title='Kumaşın icadı'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-831512761435813781</id><published>2009-12-06T13:36:00.001-08:00</published><updated>2009-12-06T13:36:18.475-08:00</updated><title type='text'>Bilgisayarın gelişim tarihi</title><content type='html'>Bilgisayar tanımının esnekliği ve zaman içerisindeki değişim süreci dolayısıyla ilk bilgisayarı saptamak güçtür. Geçmişte bilgisayar olarak bilinen birçok aygıt günümüz ölçütlerine göre bu tanımı hak etmemektedirler.&lt;br /&gt;Başlangıçta bilgisayar sözcüğü hesaplama sürecini kolaylaştıran nesnelere verilen bir ad konumundaydı. Bu ilk dönemin bilgisayar örnekleri arasında sayı boncuğu (abaküs) ve AntiKitira Makinesi (M.Ö. 150-100) sayılabilir. Yüzyıllar sonra, Ortaçağ]] sonundaki yeni bilimsel keşifler ışığında, Avrupalı mühendisler tarafından geliştirilen bir dizi makinesel hesaplama aygıtlarının ilki ise, Wilhelm Schickard'a (1623) aittir.&lt;br /&gt;Ancak, programlanabilir (veya kurulabilir) olmamaları nedeniyle bu aygıtların hiç biri günümüz bilgisayar tanımına uymamaktadır. 1801 yılında Joseph Marie Jacquard'ın dokuma tezgâhındaki işlemi özdevinimleştirmek (otomatikleştirmek) adına ürettiği delikli kartlar ise bilgisayarların gelişme sürecindeki, kısıtlı da olsa, ilk programlanabilme (kurulabilme) izlerinden sayılır. Kullanıcının sağladığı bu kartlar sayesinde, dokuma tezgâhı kart üzerindeki delikler ile tarif edilen çizime işleyişini uyarlayabiliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1837 yılında Charles Babbage, adını Analytical Engine (Çözümlemeli veya analitik makine) koyduğu, ilk tam programlanabilir makinesel bilgisayarı kavramsallaştırıp tasarladı. Ancak parasal nedenler ve üzerindeki çalışmalarının sonlanamaması nedeniyle bu makineyi geliştirmedi.&lt;br /&gt;Delikli kartların ilk büyük ölçekli kullanımı ise Herman Hollerith tarafından, 1890 yılında muhasebe işlemlerinde kullanılmak üzere tasarlanan hesap makinesidir. Hollerith'in o dönemde bağlı olduğu işletme ise sonraki yıllarda küresel bilgisayar devine dönüşecek IBM'dir. 19. yüzyılın sonlarına varıldığında, gelecek yıllarda bilişim donanım ve kuramlarının gelişimine büyük katkıda bulunacak uygulayımlar (teknolojiler) ortaya çıkmaya başlamıştılar: delikli kartlar, Boole cebiri, boşluk tüpleri ve teletip aygıtları.&lt;br /&gt;20. yüzyılın ilk yarısında ise, birçok bilimsel gereksinim, gittikçe karmaşıklaşan örneksel (analog) bilgisayarlar ile giderildiler. Ancak günümüz bilgisayarlarının yanılmazlık düzeyinden hâlâ uzaktılar.&lt;br /&gt;1930'lar ve 1940'lar boyunca bilgisayar uygulayımı gelişmeye devam etti, ve sayısal elektronik bilgisayar'ın ortaya çıkışı ancak elektronik devrelerinin buluşundan (1937) sonra gerçekleşebildi. Bu dönemin önemli çalışmaları arasında aşağıdakiler sayılabilir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konrad Zuse'nin "Z makineleri". Z3 (1941) ikili sayı tabanına dayalı işleyip, gerçel sayılar ile işlem yapabilen ilk makinedir. 1998 yılında Z3'ün Turing uyumlu olduğu kanıtlanmış ve böylece ilk bilgisayar unvanını edinmiştir. &lt;br /&gt;Atanasoff-Berry Bilgisayarı (1941) boşluk tüplerine dayalı olup, ikili sayı tabanının yanı sıra, sığaç tabanlı bellek donanımına sahipti. &lt;br /&gt;İngiliz yapımı Colossus Bilgisayarı (1944), kısıtlı programlanabiliriğine (kurulabilirliğine) rağmen, binlerce tüp kullanımının yeterince güvenilir bir sonuç verebileceğini göstermiştir. 2. Dünya Savaşı'nda Alman silahlı kuvvetlerinin gizli iletişimlerini çözümlemek için kullanılmıştır. &lt;br /&gt;Harvard Mark I (1944), kısıtlı kurulabilirliğe sahip bir bilgisayar. &lt;br /&gt;ABD Ordusu tarafından geliştirilen ENIAC (1946), onluk sayı tabanına dayalı olup ilk genel kullanım amaçlı eletronik bilgisayar unvanına sahiptir. &lt;br /&gt;ENIAC'ın olumsuz yanlarını saptayan geliştiricileri, daha esnek ve zarif bir çözüm üzerinde çalışıp, artık saklı program mimarisi veya daha çok von Neumann mimarisi olarak tanınan tasarımı önerdiler. Bu tasarımdan ilk olarak John von Neumann (1945) yılında gerçekleştirdiği bir yayında söz etmesinden sonra, bu mimariye dayalı olarak geliştirilen bilgisayarlardan ilki İngiltere'de tamamlandı (SSEM). Aynı mimariye bir yıl sonra kavuşan ENIAC'a ise EDVAC adı verildi.&lt;br /&gt;Günümüz bilgisayarlarının neredeyse tamamının bu mimariye uyumlu hâle gelmesi ile bilgisayar sözcüğünün tanımı olarak da kullanılmaktadır. Dolayısı ile bu tanıma göre geçmişteki aygıtlar bilgisayar olarak sayılmasalar da, tarihsel bağlamda yine de o biçimde anılmaktadırlar. Her ne kadar 1940'lardan bu yana bilgisayar uygulayımı köklü değişiklikler geçirmiş olsa da, çoğunluğu von Neumann mimarisine sadık kalmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Boşluk tüpüne dayalı bilgisayarlar 1950'ler boyunca kullanımda kaldıktan sonra, 1960'larda daha hızlı ve ucuz olan geçirgeç (transistör) tabanlı bilgisayarlar yaygınlık kazandı. Bu etkenlerin sonucunda bilgisayarların daha önce görülmemiş bir düzeyde toplu üretimine geçirildi. 1970'lere varıldığında tümleşik devre uygulayımı ve Intel 4004 gibi mikroişlemcilerin geliştirilmesi sayesinde bir kez daha büyük bir başarım ve güvenilirlik artışının yanı sıra, maliyet düşüşü de yaşandı. 1980'lerde artık bilgisayarlar, çamaşır makinesi gibi günlük hayat kullanımındaki birçok makinesel aygıtın denetleyici donanımlarındaki yerlerini almaya başlamışlardı. Yine aynı dönemde, kişisel bilgisayarlar yaygınlık kazanıyorlardı. Son olarak 1990'lardaki bilgisunarın (Internet) gelişimi ile de bilgisayarlar artık televizyon ve telefon gibi alışılmış birer aygıt hâline gelmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;..:::KRONOLOJİ:::..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1850 yılında George Boole kendi adıyla anılan ve sadece 1 ve 0 rakamlarının kullanıldığı Boole Cebiri sistemini bularak, bilgisayarların gelişimi üzerinde önemli rol oynamıştır. &lt;br /&gt;1890'da Herman Hollerith tarafından, delikli kartlarla bilgilerin yüklenebildiği ve bu bilgiler üzerinde toplama işlemlerinin yapılabildiği bir elektro mekanik araç geliştirdi. Bu hesaplayıcı ABD'nin 1890 nüfus sayımında başarılı biçimde kullanıldı. &lt;br /&gt;1931 yılında ile analog bilgisayar Vannevar Bush tarafından gerçekleştirildi. &lt;br /&gt;1937 yılında, Harvard üniversitesinden Howard-Aiken ilk otomatik hesap makinesi (MARK-I), Buna karşılık, ilk sayısal bilgisayarı George Stibiz 1939'da New York'taki Bell Laboratuarında üretti. Stibiz ikili sistemi bu makineye uygulayarak komplex sayılarla aritmetik işlemler yapılmasını sağladı. &lt;br /&gt;1940’ların sonundaki iki anahtar mühendislik gelişmesi bilgisayarların gelecek nesilleri üzerine dramatik bir etki sağladı: John Bardeen, Walter H. Brattain ve William B Shockley tarafından 1947 yılında geliştirilen transistor ve An Wang’ın keşfettiği ferrite core belleği. Transistor, vakum tüpünün yerini aldı ve bilgisayarların yapımı için vazgeçilmez bir malzeme oldu. MıT’in “Kasırga Projesi” Wang’ın ana patenti üzerine genişletilerek bilgiye kolay ve hızlı erişimi sağlayan RAM (random acces memory rasgele erişimli bellek) geliştirildi. &lt;br /&gt;1943 yılında Pennsylvania Üniversitesinden J. P.Erkert'ın ilk işlevsel bilgisayar olan 30 ton ağırlığındaki ve saniyede 5.000 işlem yapan ENIAC [Electronic Numerical Integrator And Calculator] (Elektronik Sayısal Doğrulayıcı ve Bilgisayar)'ı yaptı. ENIAC, 30 ton ağırlığında; 9x15 metrelik bir odayı doldurmakta; hesaplama vurumları 1500 elektromekaniik röleden (yol vericiden) geçip 18.000 den çok radyo lambasından akmaktaydı. ENIAC'ı çalıştırmak için 150.000 vat enerji gerekliydi. ENIAC, yalnızca 80 karaktere eş veri saklayabiliyordu. Lambalaların hepsi çalıştığında, mühendis ekibi bir problemi çözmek için 6000 kabloyu elle fişe takarak ENIAC'ı kuruyorlardı. &lt;br /&gt;1950’lerin sonunda pek çok insan ilk nesil bilgisayarların sonunun geldiğine inanmaktaydı. Bir sonraki aşama günümüz bilgisayarlarında kullanılan pek çok parçanın gelişimini gerekli kılıyordu: CPU (central prossesing unit-mikro işlemci), bellek, giriş-çıkış araçları (yazıcılar, terminaller, tarayıcılar), iletişim kanalları, operasyon sistemleri, programlama dilleri ve uygulama yazılımları. &lt;br /&gt;1952-1959 arasındaki üretilen bilgisayarlarda vakum tüpleri kullanıldı. Bu tüpler bir ampul büyüklüğünde, çok fazla enerji harcamakta ve çok fazla ısı yaymakta idiler. Veri ve programlar magnetik teyp ve tambur gibi bilgi saklama araçlarıyla saklandı. Veriler ve programlar bilgisayara delgi kartları ile yükleniyordu. &lt;br /&gt;1959-1964 arasında üretilen bilgisayarlarda transistorlar (10 bin adet) kullanıldı. COBOL, FORTRAN, ALGOL yüksek düzeyli diller ve işletim sistemleri geliştirildi. 1964-1970 arasında, üretilen bilgisayarlarda entegre devreler kullanıldı, onbinlerce devre küçük bir silikon chip'e yerleştirildi. Düşük maliyet, yüksek güvenirlilik, ufak boyutlar, düşük enerji harcaması ve hızlı olması bu chip'lerin mikro-bilgisayar yapımında kullanılmasına neden oldu. &lt;br /&gt;1964 yılından itibaren transistorların yerini bütünleşik devrelerin alması bilgisayar alanındaki gelişmelere ivme kazandırmış; daha hızlı, güvenilir ve maliyeti daha ucuz bilgisayarlar üretilmeye başlanmıştır. &lt;br /&gt;1970'li yıllardan sonra, büyük çaplı tümleşik devreler kullanılmaya başlandı. Bilgisayar donanımında yapılmış olan bu teknolojinin kullanılması bilgisayarın hesaplama hızlarını ve güvenirliliğini arttırmış ve hacimleri çok küçültmüştür. &lt;br /&gt;1981’de IBM tüketici bilgisayar endüstrisinin gelişmesi için anahtar olan PC’yi tanıttı. Bu, İntel mikro işlemci tabanlıydı ve işletim sistemi olarak Microsoft lisanslı DOS kullanıyordu Günümüzde de söz sahibi olan IBM firması ilk kişisel bilgisayarını 1981 yılında piyasaya sürdü. Kısa bir zaman diliminde standart haline gelen IBM PC ‘lerin 4 yıl sonunda bir milyoncusu satıldı. Artık dünyanın her tarafında IBM uyumlu bilgisayarlar üretilmeye başlandı. Üretimi uzak doğu ülkelerinde daha yaygın olarak yapıldı. Yazılımlar da IBM PC uyumlu olarak yazılmaya başlandı. Bu dönemden günümüze kadar bilgisayar teknolojisi akıla almaz bir hızla ilerledi. İlk üretilen bilgisayarların kullanımı zordu. Fakat bilgisayarların donanımındaki gelişmeye paralel olarak yazılım alanındaki gelişmeler bilgisayarları bütün insanların kullanabileceği seviyeye gelmesine sebep oldu. Artık bilgisayar insan hayatini ayrılmaz ve vazgeçilmez bir parçası oldu. &lt;br /&gt;1983 baharında IBM , içinde sabit disk bulunan ilk kişisel bilgisayarı olan PC/XT'sini piyasaya sürdü. Disk, yerleşik bir depolama aygıtı olarak çalışıp, 10 megabayt'lıktı. Apple Bilgisayarda yine bu tarihte Macintosh’ü tanıttı ve bilgisayarın kolay kullanımında bir devrim yarattı &lt;br /&gt;İlk popüler grafiksel işletim sistemi &lt;br /&gt;1984 yılında, Apple Macintosh’ü sürdüğünde piyasaya girdi. Microsoft firması Macintosh için sözlük işlemci ve elektronik tablo programı yazdı. &lt;br /&gt;İlk IBM Kişisel Bilgisayarı, 1981 yılının Ağustos ayında pazara çıkardı. &lt;br /&gt;1984'te, IBM, Intel'in 80286 mikro işlemcisine dayalı, PC AT adlı yüksek performanslı ikinci kuşak bilgisayarını tanıttı. IBM PC'den üç kat hızlıydı. &lt;br /&gt;1990 mayısında, Windows 3.0 piyasaya sürüldü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İLK BİLGİSAYARLAR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abacus&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hesap işlemleri için kullanılan aygıtları Bilgisayarın ilk temelleri olarak kabul edersek Abacus İlk bilgisayardır denilebilir. Bu hesaplayıcının M.Ö 1000 yıllarında Çinliler tarafından kullanıldığı kabul edilmiştir. Günümüzde ilk öğretimde sayı saymayı ve basit matematiksel işlemleri öğrenmek içinde kullanılan bu aygıt teller üzerine dizili boncuklardan meydana gelmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pascalline &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hesap makinesi sayılabilecek ilk ciddi icat Fransız matematikçi Blaise Pascal tarafından geliştirilmiştir. Babası vergi dairesinde memur olarak çalışan Pascal On altı yasında iken 1642 yılında Pascalline adli hesap makinesini icat etmiştir. Değişik sayıda dişleri olan çarklardan meydana gelen bu makine toplama ve çıkarma işlemleri yapabiliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Leibniz Çarkı &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alman matematikçisi olan Gottfried Wilhelm Leibniz, pascal ‘in 1642 yılında hazırladığı hesaplayıcının fonksiyonlarını daha da arttırarak 1671 yılında Leibniz Çarki adli aygıtı icat etti. Bu aygıt; toplama ve çıkarma işlemlerinin yani sıra bölme, çarpma ve karekök alma işlemlerini de yapabiliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fark Makinası &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konuda ciddi çalışmaları olan bir diğer kişide Charles Babbage ‘dir. Babbage matematiksel işlemlerin yani sıra birçok işlemleri de yapabilen bir makine yapmayı planlıyordu. İngiliz hükümetinin parasal desteğini de alan Babbage uzun süren çalışmalar sonunda Fark Makinesini 1830 yılında icat etti. Babbage daha sonra Analitik Makine adi verdiği proje Üzerine çalışmaya başladı. Bu makine buhar gücü kullanarak otomatik olarak çalıştırılacak ve diğer hesaplatıcılardan daha fazla fonksiyona sahip olacaktı. Babbage bu projeden istediği neticeyi alamadan 1871 yılında öldü. Babbage ‘nin ölümü ile proje yarim kaldı. Babbage analitik makine da mantıksal işlem birimi, veri depolama birimi, giriş çıkış üniteleri kullanmayı planlıyordu. Bu mantık günümüzdeki bilgisayar temel prensibi olmuştur. Bu sebepten dolayı Babbage ‘ye bilgisayarın babası denilmiştir. Ada lovelace Analitik Makine prensibinde Babbage ile beraber çalışmış, ve ona yardımcı olmuş. Ada Lovelace 1842 yılında yazdığı notlarında, Analitik Makinenin , hazırlanacak programlar ile insanlar tarafından çözümü bilinen problemlerin kolaylıkla çözülebileceğini anlatmıştır. Ada 36 yasında ölümü ile ortada sadece notlarını bırakmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkili Sayı Düzeni &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüz bilgisayarlarının temel mantığını oluşturan ikili şayi sistemi George Boole tarafından geliştirilmiştir. Bu cebir prensibine göre sayılar ikili sayı sisteminde kullanılırlar. Yani bu sistemde 0 ve 1 sayısından başka şayi yoktur. Bu sayı sistemine ikili sayı sistemi manasında Binary sayılarda denir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mark-I &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amerikalı istatistikçi Herman, Hollerith 1890 yılı nüfus sayımını delikli kart kullanarak geliştirdiği makineyi kullandı. Hollerith ‘in geliştirdiği bu makine J.M.Jaquard’in 1806 yılında kullandığı kart sistemini kullanıyordu. Mark-i , kartları verilen kodlara göre delerek bilgiyi kaydediyor, delikli karttaki bilgiyi tekrar okuyabiliyor ve bu bilgiyi kullanabiliyordu. Geliştirilen makinenin daha öncekilere göre üstünlükleri vardı. Fakat arzu edilen hız ve doğru sonuca ulaşılamamıştı. Mark- I insan müdahalesi ile işlem gördüğü için yari otomatik çalışıyordu.&lt;br /&gt;Mark -I ile delikli kartlara islenen seçim sonuçları istenildiği kadar okunabildiğinden seçim sonuçlarının değişik parametrelere göre değerlendirilmesi yapılabiliyordu. Mark –I ile sayımın değerlendirme süresi dörtte bire düştü.&lt;br /&gt;Herman, Hollerith makinesinde yaptığı değişikliklere üretime 1896 yılında kurduğu “ Tabulating Machine Company “ adli bir şirket ile devem etti. İleride bu firma başka bir firma ile birleşerek IBM ismini aldı.&lt;br /&gt;Harvard Üniversitesinden Howard H. Aiken tasarladığı ASCC projesi ile IBM firmasına gitti. Bu projeyi biraz daha genişletilerek 1944 yılında MARK – I üretildi.&lt;br /&gt;Mark – I saniyede 5 işlem yapabiliyordu. 18 m uzunluğunda ve 2,5 m yüksekliğinde idi. Mark- I insan müdahalesi olmadan sürekli olarak, hazırlanan programı yürüten ilk bilgisayar idi. Bununla birlikte Mark – I elektronik bir bilgisayar değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eniac &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mark–I den kısa bir kısa sonra Pensilvanya Üniversite' sinde John Mauchly ile ENIAC ( Elektronik sayisal Hesaplayıcı ve Doğrulayıcı ) isimli sayısal elektronik bilgisayarı 1946 yılında tamamladı. Yapımında 18,000 adet elektronik tüp kullanılan ENIAC; 150 kwatt gücünde idi ve 50 ton ağırlığıyla 167 m2 yer kaplıyordu. Saniyede 5000 toplama işlemi yapabiliyordu. Mark-I ‘den 1000 kat daha hızlıydı. Eniac askeri amaçla üretildi ve top mermilerinin menzillerini hesaplamak için kullanıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Edvac &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı yıllarda matematikçi John Von Neumenin görüşleri doğrultusunda EDVAC ( Elektronik Soyut Değişken Otomatik Bilgisayar ) adli yeni bir bilgisayar ürettiler. Bu bilgisayar ENIAC ‘dan on kez daha küçük ve yüz defa daha hızlı çalışabiliyordu. Edvac, komutların diğer veriler gibi bilgisayara dışarıdan girilmesini sağlıyordu. Bu özellik programcılıkta büyük kalaylıklar sağlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Univac &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;EDVAC ‘dan sonra 1951 yılında UNIVAC isimli bilgisayar yapıldı. UNIVAC , ENIAC bilgisayarlarını yapan kişiler tarafından geliştirildi. UNIVAC ilk defa manyetik teyp kullanarak verileri depolayan bilgisayar idi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;IBM 700 Serisi &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1950 ‘den sonra vakum tüplerinin sik olarak kullanılmaya başlandığı dönemlerdir. Univac ve IBM 700 serisi vakum tüpler kullanılarak yapılan elektronik bilgisayarlardır. Vakum tüplerini çok enerji harcaması , ısınması bu bilgisayarın sürekli arıza yapmasına sebep oluyordu. Vakum tüplerin boyutlarının da büyük olması başka bir sorundu. Bu yıllarda program yazabilmek için kullanılan bilgisayar donanımının çok iyi bilinmesi gerekiyordu. Program yazmak için makine dili kullanılıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Philco Transac S-200 IBM 1401 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1947 yıllarında transistor ün kullanamaya başladığı yıllardır. Transistorlar vakum tüplere göre az enerji harcayan , az yer kaplayan , fazla ısınmayan elektronik devre elemanlarıdır. Transistorların kullanılmaya başlanması bilgisayar dünyasına değişik bir renk kattı. Philco Transac S-200 IBM 1401 , transistor kullanılarak üretilen ilk bilgisayarlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;IBM 360 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1960 ‘dan sonralar entegre devreler üretilmeye başlandı. Entegreler binlerce transistor ü içerisinde bulunduran devre elemanları idi. Entegrelerin kullanılması ; bilgisayarın boyutlarının küçülmesinin, maliyet azalmasına ve işlem hızının artmasına sebep oldu. Bu yıllarda manyetik diskler üretildi, entegrelerin kullanımı ile merkezi işlem birimleri üretilmeye başladı. IBM 360 entegre devre elemanın kullanıldığı ilk bilgisayarlardandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Intel 4004 Mikro İşlemcisi &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1970 ‘den sonra entegre devre teknolojisi hala gelişimine devam etti. Ve entegreler birleştirilerek cipler üretilmeye başlandı. Intel 4004 entegrelerin birleştirilmesiyle hızlanan ilk merkezi işlem birimi sayılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Apple &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1977 yılında piyasaya çıkan apple iki üniversite öğrencisi tarafından bir evin garajında üretilmiştir. Apple “de klavye ve monitör bulunmuyordu. Yani bu dönemden sonra artık kişisel bilgisayar dönemi başlamıştır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-831512761435813781?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/831512761435813781/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=831512761435813781' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/831512761435813781'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/831512761435813781'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/bilgisayarn-gelisim-tarihi.html' title='Bilgisayarın gelişim tarihi'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-4350779713051074081</id><published>2009-12-06T13:35:00.000-08:00</published><updated>2009-12-06T13:35:04.368-08:00</updated><title type='text'>Hesap Makinesi Tarihçe</title><content type='html'>Bugün, bilgisayarlarımızın içinde ufak bir ayrıntı olarak kalan, kol saatlerimizin hatta cep telefonlarımızın olmazsa olmaz özelliklerinden biri haline gelen hesap makineleri, bundan birkaç yüzyıl önce icat olunduğunda büyük ses getiren bir buluş olarak karşılanmıştı. Zira insanlar en basit toplama ve çıkarma işlemleri için bile dakikalarca uğraşmak durumunda kalıyor, hele işleri gereği sürekli hesap yapmak zorunda olan ticaret erbapları kafalarını kâğıt kalemden kaldıramıyordu. Onlarca rakamdan oluşan sayıları bile birkaç saniyede çarpan, bölen, toplayan ve çıkaran çeşitli makinelere sahip olan modern insan için sıradan bir alet olan hesap makineleri, o yıllarda neredeyse bir nimetti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk hesap makineleri&lt;br /&gt;Dört işlemden birinin ilk olarak ne zaman ve nerede yapıldığı bilgisine ulaşmak bugün elbette imkânsız. Ama bu işlemleri yapmak için kullanılan ilk aygıtın aşağı yukarı hangi tarihlerde icat edildiği o kadar da ulaşılmaz bir bilgi değil. Sayıları işleyen ilk aygıt olarak kabul edilen ‘Abaküs’, MÖ 1000’li yıllarda Doğu uygarlıklarında kullanılmış. Aritmetik işlemler yapmak için kullanılan bu aygıt, üzerinde boncukların dizili olduğu teller bulunan tahta bir çerçeveden ibaret. İnsanlık tarihinde hesaplama yapmak için en uzun süre kullanılan aletlerden biri olan Abaküs’ün, MS 1500’lü yıllara kadar kullanıldığı biliniyor. Hatta bu ilkel hesap makinesi, bugün bile bazı kültürler için vazgeçilmez öneme sahip. &lt;br /&gt;Abaküs’ün yaklaşık 2500 yıl boyunca kullanılmasının ardından, 1600’lü yıllara gelindiğinde, John Napier adlı İskoç matematikçi, üzerinde sayıların yazılı olduğu zarları icat etmiş. ‘Napier Kemikleri’ adı verilen bu zarlar belli bir sırada dizildiğinde yan sütundaki sayılar bir çarpma işleminin sonucunu vermekteydi. Ancak Napier Kemikleri de Abaküs gibi birçok insanın ihtiyacını karşılamak konusunda yeterli olmuyordu. Bu insanlardan birisi de Blaise Pascal’dı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mekanik hesap makineleri&lt;br /&gt;Matemetikçi, bilim adamı ve ilahiyatçı olarak bilinen Blaise Pascal 1623 yılında Fransa'nın Calaremont şehrinde doğmuştu. Genç Blaise’in babası vergi dairesinde çalışmakta ve hesaplar arasında boğulmaktaydı. Blaise 16 yaşına geldiğinde ise, babası bu sıkıcı görevi oğluna devretmişti. Blaise, rakamlarla cebelleşmekten arta kalan vaktini bu zevksiz işi ortadan kaldıracak bir hesap makinesini tasarlamakla geçiriyordu. Bu uğraş yaklaşık 10 yılını aldıktan sonra, ortaya ‘Pascaline’ ismiyle bilinen, dişlilerden yapılmış, hesaplama mekanizmasına sahip cilalı pirinçten bir kutu çıktı. Barometre ve hidrolik presin de kaşifi olarak bilinen Blaise Pascal’ın icat ettiği bu mekanik aygıt, kadranlarla girilen, en fazla sekiz basamaklı sayıları toplayıp çıkarabiliyordu. Aradan birkaç yıl geçtikten sonra, Wilhelm von Leibniz, Pascal’ın toplama ve çıkarma yapabilen makinesini geliştirerek bölme ve çarpma işlemlerini yapabilen ve karekök alabilen bir makine yaptı. Böylece ticarî bir başarıya sahip olan ilk hesap makinesi kullanılmaya başlandı. Bu makinenin daha gelişmiş bir tipi olan ve ‘Aritmometre’ adı verilen hesap makinesi ise 1862'den 1930'lara kadar üretildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hesap makinesinden bilgisayara&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İngilizcede bilgisayar anlamına gelen ‘computer’ kelimesi, hesaplamak anlamına gelen compute kelimesinden türetilmiştir. Zira hesap makineleri üzerinde yapılan çalışmalar, bilgisayarın keşfinde de önemli bir rol üstlenmiştir. Bu yüzden bazı kaynaklar, bilgisayar tarihini insanların sayı sayma ve sayılarla işlem yapma ihtiyacına kadar dayandırmaktadır. &lt;br /&gt;1800’lü yıllarda, Ingiliz matematikçi ve makine mühendisi Charles Babbage de, Pascal'ın iki işlem yapabilen hesap makinesini geliştirmeye çalışmaktaydı. Babbage'e göre Pascal'ın makinesinin eksik yanı, her işlemin insan tarafından yapılmasını gerektirmesi idi. “Aynı makine, ardarda yapılacak işlemleri kendisine verilecek bir işlemler zinciri ile nasıl yapabilir?” sorusu Babbage'in aklını kurcalamaktaydı. Babbage bu düşünceden hareketle, matematiksel işlemleri peş peşe gerçekleştirebilecek bir mekanizmanın tasarımına girişti ve düşüncesini 1822 yılında küçük bir model üzerinde denedi. Farklara dayanarak çalışan bu makineye Difference Engine (Fark Makinesi) adını verdi. Bu model makinenin amaçlanan biçimi, günün tekniği yetersiz kaldığı için uygulanamadı.&lt;br /&gt;Babbage, bu başarısızlığına rağmen, 1835 yılında ‘Analitik Motor’ adını verdiği ikinci bir makine tasarladı. Analitik Motor, temelde bir hesap makinesinden ziyade, aritmetik işlemleri peş peşe yapabilme ve karar verebilme yeteneıine sahip bir makine olarak tasarlanmıştı. Aynı yıllarda, J.M. Jacquard tarafından dokuma tezgahlarının birbirine zincir düzeninde bağlanmış delikli kartlarla programlanması tekniği bulunmuştu. Bu buluş Babbage'i etkiledi ve aynı tekniği analitik motora uygulamaya başladı. İki takım kart zinciri kullandı. Birinci kart zincirine, üzerinde işlem yapılacak verileri, ikinci kart zincirine de, veriler üzerinde yapılacak işlemleri sırasıyla delerek işledi. Analitik motorun kendisi ise iki parçadan oluşmaktaydı. Birinci parça bellek elemanı olarak çalışmakta ve 50 tane sayıcı tekerlekten oluşmakta idi. Bellek 50 sayıyı saklayabilmekte ve bu sayılar l000'e kadar değer alabilmekteydiler. Diğer birim ise hesaplama birimi idi.&lt;br /&gt;Babbage'ın analitik motorunun çalışması şöyle anlatılabilir. Bir işlem adımında, kart zincirleri birer adım ilerler, delikli kartların karşılarında bulunan kollar kartlardaki deliklere göre konumlanırlar. Bu konumlamaya göre hesap birimi yapacağı işlemi ve üzerinde işlem yapacağı veriyi ögrenir. Analitik motor, işlemlerin ardışık yapılması, bir çevrim içinde çalışma gibi günümüz yazılımının temel kavramlarını ortaya çıkarması açısından da önem taşımatkadır.&lt;br /&gt;Ayrıca Babbage'ın önerdiği bu makine, değişmez bir donanımın bir bellekte saklanacak bilgilerle yönlendirilebileceği kavramını getirmesi açısından günümüz bilgisayarlarının temelini oluşturmaktadır. Babbage'ın önerip gerçekleştiremediği bu makineler, yaklaşık bir yüzyıl sonra (1937) IBM'in desteği ile Harward Üniversitesinde, Howard Aiken tarafından gerçekleştirilmiştir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-4350779713051074081?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/4350779713051074081/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=4350779713051074081' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/4350779713051074081'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/4350779713051074081'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/hesap-makinesi-tarihce.html' title='Hesap Makinesi Tarihçe'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-584096673790090397</id><published>2009-12-06T13:33:00.002-08:00</published><updated>2009-12-06T13:33:55.382-08:00</updated><title type='text'>Modern Davulun Tarihi</title><content type='html'>Vurmalı çalgılar muhtemelen bilinen en eski enstrumanlardan biridir.&lt;br /&gt;Davullar milattan önce 6000 yılından beri bütün dünya'da bilinmektedir.(VE vu liste neredeyse sonsuz gibi; bongolar, timpani, darbukalar, tambourinler, kongalar, dümbelekler, vs vs... )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk davul seti (Bateri) XIX. yüzyılda bas davul pedalının icadından sonra icad edildi, Ve bu sayede tek bir kişinin bir çok farklı vurmalı çalgıyı aynı anda çalmasına olanak sağlandı. Davul setlerinin büyük patlaması ise yüzyılın başında davulcuların jazz müzisyenlerine eşlik etmesiyle başladı ve o zamandan beri gelişmekte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Standart bir davul bas davul, trampet, tom-tomlar, hi-hat, ride ve crash zillerinden oluşurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genellikle 2 tom-tom olur ve bunlardan biraz daha büyük bir davul daha (floor-tom) olurdu ama daha geniş ve çeşitli sesler elde etmek için daha geniş davul setleri de kullanılırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatta Louis Belson, Keith Moon, Ginger Baker ve Billy Cobham gibi ünlü davulcular çift bas davul kullanıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rock davulcuları ise genellikle daha fazla zil ve tom-tom kullanırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zamanla dana derisinden yapılan davul derilerinin yerini plastik deriler aldı, çok çeşitli bagetler icad edildi, ziller farklı materyallerden yapılmaya başlandı ve artık bugünlerde bazı davulcular daha önceden kaydedilmiş sesleri bagetlerle aktive etmek için elektronik padler de kullanmaktalar...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-584096673790090397?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/584096673790090397/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=584096673790090397' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/584096673790090397'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/584096673790090397'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/modern-davulun-tarihi.html' title='Modern Davulun Tarihi'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-1360054463398368491</id><published>2009-12-06T13:33:00.000-08:00</published><updated>2009-12-06T13:33:09.644-08:00</updated><title type='text'>Termostat Tarihçe</title><content type='html'>Termostat 1830 yılı için yeni bir sözcük ve yeni bir kavram olabilir, ama sıcaklık ayarlama aygıtı için kullanılan teknoloji yeni değildi. Termostatın mucidi Andrew Ure (İskoçya), patentinde çeşitli tipte aygıtları tanımlamıştır. İçlerinde en karmaşık olanın içerdiği bimetalik şerit (genellikle bimetalik bir disk biçiminde), bugün bile termostatların çoğunun temelini oluşturur. Bimetalik şeridin işleyişi şöyledir: Sıcaklık değiştikçe temas halindeki iki metal farklı derecelerde genleşir ya da büzülür; bunun sonucunda eğilen şerit, ayar düğmesini ya etkin ya da etkisiz hale getirir. Ure bu ilkeyi ısı denetimine uygulayan ilk kişi olabilir; ancak, bu tür aygıtların öncüsü John Harrison idi. Harrison, 1726'da ünlü kronometresinde, sıcaklıktaki değişimlerin yol açtığı hataları telafi etmek için bimetalik sarkaç kullanmıştı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ure'ün patentindeki fikirleri yaygınlık kazanamadı ve yaygın olarak kullanılan ilk termostat, Charles Edward Hearson'ın 1881'de patentini aldığı sıvı termostat oldu. Hearson'ın termostatı, kümes hayvanlarının kuluçka makinesinde kullanılmak için tasarlanmıştı ve gereken sıcaklıkta kaynatılmış bir sıvıyla dolu kapalı bir kaptan ibaretti;kaynar sıvı, kabı genleştirip bir kumanda kolunu harekete geçiriyordu. Aynı ilke bugün de geçerliliğini korumakla birlikte, Hearson'ın tasavvur ettiği üzere, belli bir sıcaklıkta kaynayan sıvılar yerine, artık daha kullanışlı ve çok işlevli bir yöntem olarak, kılcal bir tüp içinde sıvının genleşmesi ya da büzülmesi yeterli oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Termostatın üçüncü bir tipinde de gaz ya da sıvı dolu bir körük kullanılır; bu buluşun patentini, W.M. Fulton 1903 yılında almıştır. Körük, içini dolduran sıvı ya da gazın sıcaklığı artıp azaldıkça genleşir ya da büzülür; kademeli bir sıcaklık değişimi (örneğin, bir fırına gazın akışını denetlemek yoluyla) elde etmekte kullanılabilmesi gibi bir avantajı vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Termostatın kullanım alanları arasında, merkezi ısıtma sistemleri, elektrikli ütüler, bulaşık makineleri, çamaşır makineleri, su ısıtıcıları, buzdolapları, dondurucular ve fırınlar sayılabilir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-1360054463398368491?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/1360054463398368491/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=1360054463398368491' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/1360054463398368491'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/1360054463398368491'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/termostat-tarihce.html' title='Termostat Tarihçe'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-3267492930707832460</id><published>2009-12-06T13:32:00.000-08:00</published><updated>2009-12-06T13:32:05.964-08:00</updated><title type='text'>E-Postanın Tarihi</title><content type='html'>E-postanın babası olarak adlandırılan Ray Tomlinson, ilk mesajı 1971′de Cambridge’de gönderdi. İlk mesajda tam olarak ne yazdığını, hatta kime gönderdiğini hatırlamayan Tomlinson “Sanırım Abraham Lincoln’ün Gettysburg konuşmasının ilk satırları yer alıyordu” diyor. &lt;br /&gt;E-posta’nın 35. yılı dolayısıyla yeniden gündeme gelen Tomlinson, bilgisayarlar arasında yazışmayı sağlayan ilk programın sadece 200 satırlık bir kod olduğunu söyledi. Program, dosya transferini ve mesajlaşmayı sağlayan iki ayrı programdan oluşuyordu. Ancak bu programın açıkları da yok değildi. Örneğin, birisine mesaj göndermek için o kişinin mesaj kutusu, göndereninki ile aynı bilgisayarda olması gerekiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha sonra programı geliştiren Tomlinson, aynı ağ üzerindeki bilgisayarlar arasında mesaj gönderip-almayı başarmış. Ünlü mühendis, isimlerle adresleri birbirinden ayırmak içinde “@” işaretini tercih etmiş. Sonuçta ortaya, modern internetin atası olan ARPA Net üzerindeki herhangi bir bilgisayardan diğerine mesaj gönderilmesini sağlayan iki ayrı programın birleşiminden oluşan tek bir ürün çıkmış.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-3267492930707832460?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/3267492930707832460/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=3267492930707832460' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/3267492930707832460'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/3267492930707832460'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/e-postann-tarihi.html' title='E-Postanın Tarihi'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-8564081167012973085</id><published>2009-12-06T13:30:00.003-08:00</published><updated>2009-12-06T13:30:35.776-08:00</updated><title type='text'>A Milli Takım Tarihçesi</title><content type='html'>Türk sporunun ilk teşkilatı olan Türk İdman Cemiyetleri İttifakı'nın kurulmasının ardından Yusuf Ziya Öniş başkanlığında ilk Türk Futbol Federasyonu 1923 yılında Şehzadebaşı'ndaki Letafet Apartmanı salonunda yapılan toplantıda 'Futbol Hey'et-i Müttehidesi' adıyla kurulmuştur. Ardından FIFA'ya başvurulmuş ve Türkiye 21 Mayıs 1923 tarihinde FIFA'nın 26. üyesi olmuştur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;FIFA üyesi Türkiye, ilk milli maçını Cumhuriyetin ilanından üç gün önce oynadı. 26 Ekim 1923 tarihinde İstanbul Taksim Stadı'nda Romanya'yla oynanan bu maç 2-2 sonuçlandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romanya karşısında 1-0 mağlup duruma düşen Millilerimiz, Zeki Rıza Sporel'in 32 ve 50'inci dakikalarda attığı iki golle öne geçmeyi başardı. Romanya'nın ikinci golüyle maç 2-2 berabere biten maçta Romanya'ya 2 gol atan Zeki Rıza Sporel, A Milli Takım'ın ilk golünü atarak tarihe geçti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Milli Takım, 17 Haziran 1924'te oynadıkları Finlandiya maçında ilk galibiyeti elde etti. Helsinki'de Helsingfors Stadı'nda oynanan maçta Fenerbahçeli Zeki Rıza Sporel, 4 golüyle Finlandiya ağlarını havalandırarak adını altın harflerle tarihe yazdırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ardından gelen dönemde Milli Takım'ı 1924 Paris Olimpiyatları'na hazırlaması için İskoçya'dan Billy Hunter getirtilmiştir. Hunter, Türk futbolculara çağdaş futbolu tanıtan ve sistemli bir şekilde çalıştıran ilk teknik adam olmuştur. Yine 1924 Paris Olimpiyatları'nda Çekoslovakya'yla oynanan ve 5-2 kaybedilen maç, kayıtlara Milli Takım'ın yurtdışındaki ilk maçı olarak geçmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teknik Direktörler&lt;br /&gt;İlk ve Son Maçı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ali Sami Yen &lt;br /&gt;26.10.1923&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Billy Hunter&lt;br /&gt;25.05.1924 - 12.09.1926 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bela Toth&lt;br /&gt;17.07.1927 - 17.04.1932&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fred Pegnam&lt;br /&gt;22.04.1932 - 04.11.1932&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;James Elliot Donnelly&lt;br /&gt;12.07.1936- 01.08.1937 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ignace Molnar &lt;br /&gt;23.04.1948 - 30.05.1948 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulvi Yenal &lt;br /&gt;02.08.1948 - 05.08.1948&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peter Molloy &lt;br /&gt;28.11.1948 - 20.05.1949&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cihat Arman &lt;br /&gt;20.11.1949 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peter Molloy &lt;br /&gt;28.05.1950 - 28.10.1950&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Jimmy McCormick &lt;br /&gt;03.12/1950 - 10.06.1951&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rebii Erkal &lt;br /&gt;17.06.1951 - 21.11.1951&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadri Usuoğlu&lt;br /&gt;01.06.1952 - 08.06.1952&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sandro Puppo &lt;br /&gt;01.06.1952 - 23.06.1954 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gündüz Kılıç &lt;br /&gt;17.10.1954 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zarko Mihajloviç&lt;br /&gt;03.04.1955 - 26.06.1955&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Giovanni Vargliani&lt;br /&gt;18.12.1955 - 01.05.1956&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cihat Arman &lt;br /&gt;16.11.1956 - 25.11.1956&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Laszlo Szekelly &lt;br /&gt;05.04.1957 - 08.12.1957&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Leandro Remondini &lt;br /&gt;04.05.1958 - 10.05.1959&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ignace Molnar &lt;br /&gt;08.06.1960 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sandro Puppo &lt;br /&gt;27.11.1960 - 16.05.1962 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeref Görkey &lt;br /&gt;10.10.1962 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ljubisa Spajiç&lt;br /&gt;25.11.1962 - 16.12.1962&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sandro Puppo&lt;br /&gt;27.03.1963 - 09.10.1963&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cihat Arman &lt;br /&gt;27.09.1964 - 20.12.1964&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sandro Puppo &lt;br /&gt;24.01.1965 - 09.05.1965&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğan Andaç&lt;br /&gt;21.07.1965 - 25.07.1965 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sandro Puppo &lt;br /&gt;09.10.1965 - 30.05.1966&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adnan Süvari &lt;br /&gt;12.10.1966 - 17.01.1969&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdullah Gegic &lt;br /&gt;30.04.1969 - 16.11.1969&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cihat Arman &lt;br /&gt;17.10.1970 - 14.11.1971&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nicolae Petrescu &lt;br /&gt;05.12.1971 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Coşkun Özarı&lt;br /&gt;12.04.1972 - 31.10.1976 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğan Andaç&lt;br /&gt;17.11.1976 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Metin Türel &lt;br /&gt;16.02.1977 - 05.10.1978&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabri Kiraz &lt;br /&gt;29.11.1978 - 15.10.1980&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özkan Sümer &lt;br /&gt;03.12.1980 - 25.03.1981&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fethi Demircan &lt;br /&gt;15.04.1981 - 07.10.1981&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Coşkun Özarı &lt;br /&gt;22.09.1982 - 04.04.1984&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Candan Tarhan &lt;br /&gt;06.09.1984 - 14.11.1984&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yılmaz Gökdel &lt;br /&gt;22.12.1984 - 03.04.1985&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalman Mezsöly &lt;br /&gt;01.05.1985 - 28.08.1985&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Coşkun Özarı &lt;br /&gt;11.09.1985 - 12.11.1986&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mustafa Denizli &lt;br /&gt;04.03.1987 - 16.12.1987&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tınaz Tırpan &lt;br /&gt;16.03.1988 - 15.11.1989&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sepp Piontek &lt;br /&gt;27.05.1990 - 28.04.1993&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fatih Terim &lt;br /&gt;27.10.1993 - 19.06.1996&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mustafa Denizli &lt;br /&gt;14.08.1996 - 24.06.2000&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şenol Güneş &lt;br /&gt;16.08.2000 - 18.02.2004&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ünal Karaman (Antrenör)&lt;br /&gt;31.03.2004 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ersun Yanal &lt;br /&gt;28.04.2004 - 08.06.2005&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fatih Terim &lt;br /&gt;17.08.2005 - ...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;EN FAZLA GOL ATAN MİLLİ OYUNCULARIMIZ &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hakan Şükür 51 gol&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lefter Küçükandonyadis 21 gol&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Turan 19 gol&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Metin Oktay 19 gol&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nihat Kahveci 17 gol&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zeki Rıza Sporel 15 gol&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tuncay Şanlı 15 gol&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arif Erdem 11 gol&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertuğrul Sağlam 11 gol&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanju Çolak 9 gol&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oktay Derelioğlu 9 gol&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fatih Tekke 9 gol&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;COLOR="red"]EN FAZLA MİLLİ OLAN OYUNCULARIMIZ [/COLOR]&lt;br /&gt;Rüştü Reçber&lt;br /&gt;118&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hakan Şükür&lt;br /&gt;112 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bülent Korkmaz&lt;br /&gt;102 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tugay Kerimoğlu&lt;br /&gt;94 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alpay Özalan&lt;br /&gt;90 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ogün Temizkanoğlu&lt;br /&gt;76 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdullah Ercan&lt;br /&gt;71 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oğuz Çetin&lt;br /&gt;70 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fatih Akyel&lt;br /&gt;64 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arif Erdem &lt;br /&gt;60 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MİLLİ TAKIM'IN FARKLI KAZANDIĞI MAÇLAR&lt;br /&gt;1948&lt;br /&gt;Çin-Türkiye:&lt;br /&gt;0-4&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1949&lt;br /&gt;Türkiye-Suriye:&lt;br /&gt;7-0&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1954&lt;br /&gt;G.Kore-Türkiye&lt;br /&gt;0-7&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1957&lt;br /&gt;Mısır-Türkiye:&lt;br /&gt;0-4&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1960&lt;br /&gt;Türkiye-İran:&lt;br /&gt;6-1&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1969&lt;br /&gt;Türkiye-İran:&lt;br /&gt;4-0&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1973&lt;br /&gt;Türkiye-Cezayir:&lt;br /&gt;4-0&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1973 &lt;br /&gt;Türkiye-Bulgaristan:&lt;br /&gt;5-2&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1976&lt;br /&gt;Türkiye-Malta:&lt;br /&gt;4-0&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1994&lt;br /&gt;Türkiye-İzlanda:&lt;br /&gt;5-0&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1996&lt;br /&gt;Türkiye-San Marino:&lt;br /&gt;7-0&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1997&lt;br /&gt;San Marino-Türkiye:&lt;br /&gt;0-5&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2001&lt;br /&gt;Türkiye-Avusturya:&lt;br /&gt;5-0&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2002 &lt;br /&gt;Türkiye-Liechtenstein:&lt;br /&gt;5-0&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2005 &lt;br /&gt;Kazakistan-Türkiye:&lt;br /&gt;0-6&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2006&lt;br /&gt;Türkiye-Moldova&lt;br /&gt;5-0&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-8564081167012973085?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/8564081167012973085/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=8564081167012973085' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/8564081167012973085'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/8564081167012973085'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/milli-takm-tarihcesi.html' title='A Milli Takım Tarihçesi'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-4844198787515055771</id><published>2009-12-06T13:26:00.002-08:00</published><updated>2009-12-06T13:26:40.570-08:00</updated><title type='text'>Pul Koleksiyonu</title><content type='html'>Filateli Nedir?&lt;br /&gt;Posta pulları, dünyada ilk kez 06 Mayıs 1840 tarihinde İngiltere'de kullanılmıştır. Ülkemizde ise 13 Ocak 1863 tarihinde kullanılmaya başlamıştır. Posta pulları aynı zamanda koleksiyon amacıyla da kullanılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Posta pulları bir ülkenin kültürel, politik, turistik ve ekonomik propagandasını yapar. Bayrak gibi toprak gibi bağımsızlık sembolüdür. Posta pulları ve bununla ilgili İlk Gün Zarfı, Özel Gün Damgası, Posta Kartı ve benzeri maddeleri biriktirmeye FİLATELİ (Pulculuk), bu işi yapan kişiye de FİLATELİST denir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pul Nedir?&lt;br /&gt;Pul, önyüzünde çeşitli resim, şekil veya motifler basılmış, arka yüzüne özel bir zamk sürülmüş kare, dikdörtgen, üçgen, altıgen, yuvarlak, simetrik ve asimetrik veya benzeri şekillerde hazırlanmış, çeşitli büyüklüklerde olabilen, değerli bir kağıttır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pulun ön yüzünde, ait olduğu ülkenin adı ve para birimine göre değeri yazılıdır. Bu değere 'Nominal Değer' denir. Bazı ülke pullarında, ülke adı ve pulun nominal değeri başka dil ve alfabede de yazılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyada ilk pul İngiltere de basıldığı için yalnızca İngiliz pullarında devlet adı yazılı değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pullar,çeşitli büyüklükteki kağıtlara tabaka halinde değişik baskı yöntemleri ile basılır ve koparma kolaylığı bakımından özel zımba cihazı ile perfore edilirler. İlk pullar tabakalardan makasla kesilerek ayrılırdı ve arkaları zamklı değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pulculukta kullanılan deyim ve tanımlar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SÜREKLİ PUL: Posta ücretlerinin ödenmesinde kullanılmak üzere bu isim altında, çok sayıda ve çoğunlukla iki renkli olarak bastırılan pullardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;RESMİ PUL: Genel ve Özel Bütçeli Daireler ile Belediyelerin posta gönderilerinde kullanılan pullar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ANMA PULU: Belirli bir olay veya kişiyi anmak üzere çıkarılan ve üzerine genellikle o olay veya kişiye ait resim ve motifler basılan pullardır. Bu pulların tirajları kısa zamanda tükenecek şekilde sınırlı olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ANMA BLOKU: Bir olayı veya kişiyi anmak için ya da propaganda amacıyla basılan ve üzerine genellikle o olay veya kişiye ait resim ve motifler bulunan pullardır. Zımbalı veya zımbasız bir ila birkaç pulu kapsayan, bütün olarak basılan küçük pul tabaklarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;EK DEĞERLİ PUL: Yılda iki kez ( Türkiye için geçerli) çıkan bu pulların nominal değerlerine, + işaretiyle bir değer daha ek-lenmiştir. Bu ek eğerin % 75'i Kızılay'a % 25'i Çocuk Esirgeme Kurumu'na yardım olarak verilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;UÇAK PULU : Posta ücret tarifesinde uçakla gönderilecek posta maddeleri için öngörülen ücretlerde bastırılan ve üzerinde havacılıkla ilgili resimler bulunan pullardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TEMATİK PUL : Kuş, çiçek, spor, meşhur adamlar, şehirler, tablolar, otomobiller gibi belli konuların resimlerini taşıyan pullardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TAKSE PULU : Postaya verildiği gün ücreti ödenmemiş veya eksik ödenmiş posta gönderilerinin alıcılarından veya gerektiğinde göndericilerinden alınan ücretler için kullanılan pullardır. Bu pullar başka posta hizmetle-rinde kullanılmazlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TET - BEŞ : Birbirine ters olarak basılan birbirinin aynı iki puldur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;FÖYYE : Üzerinde dantelli veya dantelsiz bir veya birkaç pul basılmış olan ve kenarlarında çoğu zaman yazılar taşıyan küçük pul tabakasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SÜRŞARJ : Pulun değerini değiştirerek veya değiştirmeksizin başka bir olayı anmak veya pulun çıkarılış amacını değiştirmek için üzerlerine yeni yazılar, rakamlar veya motifler basılması işlemidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;VARYETE : Bir pulun değişik şekillerde basılmasıdır. Erörden farkı PTT'nin kontrolü altında yapılmasıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SANTRE : Pul resmini çevreleyen çerçevenin (formanın) pul kağıdının tam ortasına basılmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;PORTFÖY : Bir anma pulu için bastırılan ve içinde söz konusu anma pulu, bununla ilgili ilkgün zarfı, kart veya öbür yayınların olduğu Filatelik dosya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SERİ : Aynı ad altında çıkarılan pulların her değerini içine alan takıma denir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BLOK : Birbirinden ayrılmamış, üst üste veya yanyana en az 4 pulun meydana getirdiği gruptur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;LEJAND : Pul üzerindeki yazılara denir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ŞARNİYER : Pulların albüne tutturulmasına yarayan küçük zamklı kağıt parçası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;FİLATELİK ZARF : İlkgün veya özelgün damgasını taşıyan özel zarflardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İLK GÜN DAMGALI ZARF : Üzerlerine bir anma veya sürekli pul serisi yapıştırılıp konuya ait ilkgün damgası ile damgalanmış, yazı ve motifler taşıyan özel zarflardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÖZEL GÜN ZARFI : Üzerlerine yapıştırılan pula özel bir filatelik damga basılan, damga konusu ile ilgili yazı ve motifler taşıyan özel zarflardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MARJ : Pul tabakalarının ve anma bloklarının kenarlarında veya pulların çerçeveleri dışında kalan baskısız kısımlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;POSTA KARTI : Üzerinde 'POSTA KARTI' ibaresi taşıyan,alınacak ücreti gösterir pul baskısı bulunan, resimli veya resimsiz kartlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;PERFORAJ : Tabakalardaki ve anma bloklarındaki pulların birbirinden kolay ayrılabilmeleri için aralarının zımbalanması işlemidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DANTEL : Perforaj işlemi sonrasında pulların kenarlarında meydana gelen dişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DEĞER : Postada kullanılan değerli kağıtların üzerlerinde belirtilen para tutarı veya bir serideki pullardan biri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;EMİSYON : Bir değerli kağıdın veya pulun tedavüle çıkarılması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ERÖR : Değerli kağıtların basımı veya zımbalanması sırasında meydana gelen hatadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ESE : Baskı durumunu pulu bastıran kuruluşa göstermek için hazırlanan provalardır. Eseler yalnızca PTT müzesi veya arşivlerinde bulunur, satılmazlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;FORMA : Pul üzerindeki resmin marj hariç mm olarak boyutu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TİRAJ : Pul ve değerli kağıtların baskı adedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;FİLİGRAN : Pulların kağıdında bulunan ve ışığa tutulduğunda görülen yazı, çizgi, şekil veya motif gibi özel bir belirti-dir. Pulun sahtesinin basılmasını önlemede kullnılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;POŞET : İçinde monte edilmiş bantlar olan ve posta pulu konulabilir plastik muhafaza.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;FLAM : Ücret ödeme makinalarında tarih sangasının yanına basılan 3,3 x 4,4 cm. boyutunda, dörtgen şeklinde olup, içinde reklam, slogan vb. bulunan damga izidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MAKSİMUM KART : Üzerinde büyütülmüş olarak bir posta pulundaki resim bulunan ve ayrıca basılmış veya yapıştırılmış olarak pulun kendisini taşıyan özel damgalı filatelik kart.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Damgalar :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NORMAL DAMGA :Pullar postada ancak bir kez kullanılırlar. Bunu sağlamak için pullar yapıştırıldıktan sonra posta damgasıyla iptal edilir.&lt;br /&gt;İLKGÜN DAMGASI :Pulların tedavüle çıkarıldıkları gün, basılan ve üzerlerinde konuya ait yazı ve motifler bulunan tarih damgalarıdır.&lt;br /&gt;ÖZEL GÜN DAMGASI :Anma pulu çıkarılmamış bazı önemli olaylar için her hangi bir pul yapıştırılmış zarfa, o günü hatırlatan ve konusuyla ilgili vurulan damgadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kolleksiyon:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Koleksiyona konacak pullarda aranacak en önemli özellik pulun sağlam olmasıdır. Yırtık, buruşuk, dantelleri kopuk, lekeli, kirli ve soluk pulların hiçbir değeri yoktur. Biriktirilen pullar damgalı ise, üstündeki damga temiz ve okunaklı olmalıdır.Damga koyu ve kirli ise ya da pul hasarlamış ise o pul kusurlu sayılır. Öncelikle pulların muhafaza edileceği albümlerin kuru ve rutubetsiz olması gereklidir. Pul albümleri üst üste değil dikey olarak dizilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Albümleri en az ayda bir defa sayfa sayfa açarak hava-landırmak gereklidir. Pullar yerleştirilirken aralarında en az 5 mm. aralık bırakılmalı, damgasız pullar, arkasına parmak izi çıkmaması için mutlaka pul maşası ile tutulmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pulları damgasız ve damgalı olarak birik-tirmek mümkündür. Damgalı olanların damgası özel bir damga ise, zarfı ile birlikte saklamak gereklidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pulları zarflarından ayırmak için, pulun yapışık olduğu kağıt ile birlikte ılık su dolu bir kaba konularak birbirinden ayrılıncaya kadar bekletilmesi gerekir. Daha sonra zedelemeden zamklı kısmı üste gelecek şekilde kurutulmaya bırakılır. Pul iyice kurumadan kalın bir kitap arasına konularak düzgün bir şekilde kalması sağlanır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pul, koleksiyon için hazırdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Koleksiyon çeşitleri:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KLASİK VEYA ÜLKE KOLEKSİYONU:&lt;br /&gt;Bir ülkeye ait pulların belli bir tarihten başlayarak, eksiksiz olarak çeşitli şekil, zarf, blok v.s. olarak biraraya getirilmesi.&lt;br /&gt;TEMATİK KOLEKSİYONLAR :&lt;br /&gt;Belli bir plana göre yapılan düzenlemedir. Pulların üzerindeki resim, şekil ve konular esas alınarak yapılan koleksiyondur. (Örnek, müzisyenler, kuşlar, böcekler, çiçekler gibi.&lt;br /&gt;MOTİF KOLEKSİYONLARI: &lt;br /&gt;Pulların çıkış amaçlarına göre biraraya getirilmeleridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NOT : Tematik koleksiyon ile motif kol-leksiyonu arasındaki fark şudur; tematik koleksiyonda, belirli bir konu işlenir, belli bir tez pullarla açıklanır. Motif kolleksi-yonda ise sadece ilgili pullar biraraya getirilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pul biriktirmeye yeni başlayanlar:&lt;br /&gt;Yeni başlayanlar için kolleksiyona bir seri pul, eğer varsa bir adet özel blok ve ilk gün zarfı ile başlamak yeterlidir. Eğer istenirse birbirinden ayrılmamış üst üste ve yanyana 4 pulun meydana getirdiği 4'lü blokda alınabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pullar kullanılmamış olarak yani damgasız veya kullanılmış olarak yani dmgalı olarak saklanırlar. Damgalı olanları eğer damga özel bir damga ise, zarf ile saklamak uygundur. Aksi halde pulu yıkamak gerekir. Bunun için pul yapışmış olduğu kağıt ile beraber ılık suya konur ve kağıttan ayrı-lıncaya kadar bekletilir. Sonra kağıttan ayrılmış olan pul alınır, zamklı kısmı yukarı gelecek şelilde bir gazete kağıdı üzerinde kurumaya bırakılır. Kuruyan pul, bir süre kalın bir kitap arasına konarak ütülenir. Yani düzgün bir hale getirilir. Böyle bir pul artık saklanmaya veya kolleksiyona hazırdır. Kurutma işlemi için özel kurutma defterleri de vardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir filatelist için gerekli malzemeler:&lt;br /&gt;Pul biriktirenlere şu temel malzemeler gereklidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pul pensi (Pul maşası)&lt;br /&gt;Pulları tutup deftere veya albüme yerleştirmek için kullanılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyüteç&lt;br /&gt;Pulların hasarlı veya parmak izi olup olmadığı konusunda faydalanılan araçtır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pul defteri/Pul Albümü&lt;br /&gt;Pulların muhafaza edilmesi için gerekli olan en önemli malzemedir. Pullar albümlere, konularına, emisyon tarihine ya da ülkelerine göre yerleştirilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Föy&lt;br /&gt;Pulların sergilenmesi, saklanması için özel olarak hazırlanmış, üzeri kareli veya düz olan karton sayfalardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Havid&lt;br /&gt;İçine pul konulması için hazırlanmış ön yüzü saydam, arka yüzü zamklı özel zarf veya kılıflardır.Pullar bunların içine konarak föylere yapıştırılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şarniyer&lt;br /&gt;İnce, tutkallı özel kağıt parçalarıdır. Bir kısmı pulun arkasına, diğer kısmı da herhangi bir deftere veya föye yapıştırılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Katalog&lt;br /&gt;Pullar hakkında fiat, renk, ebat, tiraj gibi bilgiler içeren yayınlardır.&lt;br /&gt;Filatelik sergi:&lt;br /&gt;Yukarıda açıklanan esaslara göre hazırlanmış kolleksiyonların özel salonlarda sergilenmesi filatelik sergidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Föyler üzerinde hazırlanan kolleksiyonlar, sergi salonlarındaki panolara yerleştirilir. Sergi bir yarışma özelliğini gösterir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye Filateli Dernekleri Federasyonu ile dernek üyeleri arasından seçilen juri tarafından ödüle layık görülenler, derecelendirilir. Bunlara madalya vb. ödüller verilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sergiler bölgesel, ulusal ve uluslararası olabilir. Bu sergilere ait bilgiler filateli derneklerinden elde edilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sergilerden amaç, pulların önemini an-latmak, koleksiyonculuk zevki aşılamak, yabancılara karşı da bu minik elçiler eliyle ülkeyi tanıtmaktır. Pul kültürdür. Sergi bir kültür alış verişidir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-4844198787515055771?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/4844198787515055771/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=4844198787515055771' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/4844198787515055771'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/4844198787515055771'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/pul-koleksiyonu.html' title='Pul Koleksiyonu'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-260199061406482917</id><published>2009-12-06T13:26:00.000-08:00</published><updated>2009-12-06T13:26:04.932-08:00</updated><title type='text'>Dikiş Makinesinin Tarihçesi</title><content type='html'>1819 yılında Amerika’nın Massachusetts eyaletinde 9 Temmuz günü bir çiftlikte dünyaya geldi. Çocukluğu çiftlikte çalışmakla geçti. 1830 yılında komşu bir çiftliğe çalışmaya gitti. Daha sonraları babasının yanında değirmenlerde çalışmaya başladı. 1835 yılında Lowell’da pamuk ipliği ile ilgili makinalar üreten bir firmada çalışmaya başladı. 2 yıl sonra bilimsel cihazlarla ilgili araştırma ve imalat yapan bir firmaya girdi. Firma Ari Dawis’e aitti. 1830 yılında komşu bir çiftliğe çalışmaya gitti. Daha sonraları babasının yanında değirmenlerde çalışmaya başladı. 1835 yılında Lowell’da pamuk ipliği ile ilgili makinalar üreten bir firmada çalışmaya başladı. 2 yıl sonra bilimsel cihazlarla ilgili araştırma ve imalat yapan bir firmaya girdi. Firma Ari Dawis’e aitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birgün imalathaneye gelen bir müşterinin dikiş makinası gibi bir makina üreten kişinin çok zengin olabileceği sözü kafasına takıldı. 1839 yılına gelindiğinde 20 yaşına girmişti ve evlendi. Çocukları oldu. Ev geçindirmekte zorlandıkları için karısı dikiş yaparak ailenin geçimine yardımcı olmaya çalışıyordu. Karısının dikiş yapması ona dikiş makinası fikrinin kafasında oluşması için çok iyi bir fırsat oluşturdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1843 yılına gelindiğinde ilk dikiş makinasını üretti, ancak bir başarıya ulaşamadı. 3 yıl aradan sonra ilk defa çift dikiş yapabilen dikiş makinasının patentini aldı. William Thomas kendisinden bazı isteklerde bulundu. Howe bu istekleri yerine getirebilmek için İngiltere’ye yola çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3 Yıl aradan sonra Amerika’ya geri döndü. 2 yıl sonra 1851 yılında fermuarın temeli olan otomatik daimi giysi kapatma aracının patentini aldı.Isaac Singer ilk dikiş makinesinin patentini aldı. Ancak 1854 yılında Amerikan mahkemeleri Singer’in Howe’un patentini ihlal ettiği gerekçesiyle patenti iptal etti. 1861 yılında Howe’un patenti 70 yıl süreyle üzatıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1867 yılında 48 yaşındayken Brooklyn’de öldü.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-260199061406482917?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/260199061406482917/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=260199061406482917' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/260199061406482917'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/260199061406482917'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/dikis-makinesinin-tarihcesi.html' title='Dikiş Makinesinin Tarihçesi'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-3826867745067891667</id><published>2009-12-06T13:25:00.001-08:00</published><updated>2009-12-06T13:25:27.133-08:00</updated><title type='text'>Akvaryumun Tarihçesi</title><content type='html'>Akvaryum kelimesinin kökeni Latince su anlamına gelen aqua sözcüğü ile yer, bina anlamına gelen -rium son ekinin birleştirilmesiyle oluşan aquarium&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapalı ve yapay ortamlarda balık bakılması, tarihi çok eskilere dayanan bir uygulamadır. Antik uygarlıklardan Sümerlerin, yakaladıkları balıkları yemek için hazırlamadan önce havuzlarda tuttukları bilinir. Koi ve japon balığının sazan balığından türetilmesine yaklaşık 2000 yıl önce başlandığı sanılmaktadır. Mısır’da Oxyrhynchus kazıalanında bulunan kalıntılarda Eski Mısır sanatına ait, dikdörtgen tapınak havuzları içinde kutsal balıkların beslenmesine dair çizimlere rastlanmıştır. Birçok kültürün tarihinde hem işlevsel hem de dekoratif nedenlerle balık beslendiğine rastlanır. Çinliler, Song hanedanı döneminde büyük seramik kaplar kullanarak japon balıklarını iç ortama taşımıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçinde bulunan balıkların gözlemlenebileceği, saydam ve kapalı bir su tankından oluşan, içeride tutulabilecek bir akvaryum fikri, görece yakın geçmişte ortaya çıkmıştır ancak bu gelişmenin tam tarihini bulmak oldukça güçtür. 1665 yılında günceleriyle tanınan Samuel Pepys, Londra’da "bir su kabında tutulan ve orada yaşayabilen, üzerinde yurtdışından getirildiği yazan oldukça ender rastlanan bir güzelliğe" rastladığını yazar. Peppys’in gördüğü balık büyük olasılıkla o zamanlar Doğu Hint Şirketi tarafından ticareti yapılan, Çin’in Kanton bölgesinde Guangzhou’da bulunan bir bahçe balığı olan cennet balığıydı (Macropodus opercularis). 18. yy.'da biyolog Abraham Trembley, Hollanda’da bulunan hidraları incelemek amacıyla büyük camdan silindirlerde tutmuştur. Suda yaşayan canlıların cam kaplarda beslenmesi kavramı bu döneme dayanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kelimesidir. &lt;br /&gt;1851 yılında Büyük Fuar’da dökme demirden çerçeveler içinde süslü akvaryumların yer almasından sonra Birleşik Krallık’ta akvaryumda balık beslemek yaygın bir hobi hâline gelmiştir. Çerçeveli camdan yapılan akvaryumlar 1830’larda uzun deniz yolculukları sırasında egzotik bitkileri korumak için Britanyalı bahçıvanlar için geliştirilen sırlı Ward kasasının özel bir çeşidiydi. 19. yüzyıl akvaryumlarının metal alt paneli sayesinde içindeki su altında yakılan ateş ile ısıtılabiliyordu. Akvaryuma ilgi konusunda Büyük Britanya ile yarışan Almanya’da yüzyılın başında Hamburg, Avrupa’ya birçok yeni akvaryum balık türünün giriş noktası olmuştur. I. Dünya Savaşı’ndan sonra yerleşim yerlerine elektrik verilmesinden sonra akvaryumlar daha da yaygınlaştı. Elektrik ile birlikte yapay ılıtma, havalandırma, filtreleme ve ısıtma gibi akvaryum teknolojisi büyük ilerleme kaydetti. Hava taşımacılığı ile birlikte birçok uzak bölgeden yeni türlerin getirilmesi akvaryumda balık beslemeye ilgi duyanların sayısının artmasını sağlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya çapında yaklaşık 60 milyon kişinin akvaryumda balık beslediği ve daha fazla sayıda akvaryum bulunduğu tahmin edilmektedir. Özellikle Avrupa, Asya ve Kuzey Amerika’da akvaryum hobisi yaygındır. ABD’de akvaryum sahiplerinin %40 gibi önemli bir çoğunluğunun iki ya da daha çok akvaryumu bulunmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de akvaryum hobisi görece yeni olup kırk ile elli yıllık bir geçmişe dayanır. Özellikle 1980’lerde yurtdışından yabancı ve egzotik balık türlerinin ithal edilmesiyle birlikte ilgilenen sayısının artması ile günümüzde akvaryum ile uğraşanların 200.000.000 civarında olduğu tahmin edilmektedir&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-3826867745067891667?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/3826867745067891667/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=3826867745067891667' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/3826867745067891667'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/3826867745067891667'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/akvaryumun-tarihcesi.html' title='Akvaryumun Tarihçesi'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-4662448149095675197</id><published>2009-12-06T13:24:00.001-08:00</published><updated>2009-12-06T13:24:38.080-08:00</updated><title type='text'>Ney Tarihçe</title><content type='html'>Ney; sulak zeminde ,muhtelif uzunluklarda yetişen bitki ve bu bitkiden üretilen nefesli bir çalgıdır. Kökeni mitolojik çağlara dayanmakla birlikte M.Ö 3000 yıllarında yaşayan Sümerlerin ve okyanus ötesi bir medeniyet olan Azteklerin bu çalgıyı kullandıkları bilinmektedir. Divan ü Lügat-it Türk”te askeri bir çalgı karşılığında ney kelimesine rastlanması,ayrıca eski Uygur kabartmalarında neye benzer müzik aletlerinin görülmesi ,İslam öncesi Türklerin de bu çalgıyı kullandıkları görüşünü kuvvetlendirmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslam geleneğinde neyin doğuşu ile ilgili bir çok rivayet vardır. Bunların en meşhuru şöyledir: “Peygamberimiz ilahi aşk sırrını Hz.Ali”ye söylemiş. Bu sırrın yükü altında ezilen Hz.Ali gidip Medine dışında kör bir kuyuya bu sırrı anlatmış. Kör kuyu bu sır ile coşup köpürmüş ve taşmış. Su her yeri kaplayınca kenarlarında kamışlar yetişmiş. Oralardaki bir çoban bu kamışlardan birini kesip muhtelif yerlerinden delmiş ve üflemeye başlamış. Çıkan ses kalplere coşku ve heyecan verip ilahi sırrı anlatır olmuş. Peygamberimiz tesadüfen bu çobanın ney sesini işitince bu durumu anlamış. O günden sonra ney,bir ilham kaynağı olmuştur.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugünkü manada neye ruhunu veren Mevlana Celaleddin-i Rumi Hazretleridir. “Türk olsun ,Acem olsun; musiki aşıkların ortak gıdasıdır.” Görüşündeki Mevlana,mesnevisinin ilk on sekiz beyitini de bu cazibeli çalgıya ayırmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O”na göre ney ayin sırasında dönmekte olan ama gerçekte batıni bir iklimde seyahatte bulunan semazenlerin kılavuzudur. Çıkardığı tılsımlı ses ile ruhları cezbeder. Bu nedenle Mevlana”nın yanında yetişen ve neyzenlerin piri kabul edilen Kutb-i Nayi Osman Dede gibi bütün Mevlevi dervişleri yüzyıllardırr neyle soluk alıp;neyle soluk vermişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı sarayında neye büyük ilgi gösterilmiştir. Suz-ı Dilara Ayin-i Şerifi”nin bestekarı III. Selim neyle piyanoyu birarada kullanarak müzikte yenilik arayışlarında bulunmuştur. II. Mahmud”dan başka , Sultan Abdülaziz ve Sultan Reşad da neyzen olarak bilinen padişahlardır. Ayrıca ney haremde de bayan neyzenler yetişecek kadar rağbet görmüştür. Ney günümüzün haddinden fazla gürültülü müzik aletlerine nispetle çok daha dinlendirici bir özelliğe sahip olduğundan Osmanlı Darüşşifalarında ruh hastalarının tedavisinde de kullanılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teknik olarak ney dokuz boğum ve altısı önde olmak üzere yedi delikten oluşmaktadır. Ki bu dokuz boğumun gerçekten de dokuz boğumlu olan insan gırtlağından; yedi deliğin ise kulaklar,gözler ,burun ve ağız olmak üzere insan başından mülhem olduğuna inanılır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-4662448149095675197?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/4662448149095675197/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=4662448149095675197' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/4662448149095675197'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/4662448149095675197'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/ney-tarihce.html' title='Ney Tarihçe'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-3099598745124709353</id><published>2009-12-06T13:23:00.003-08:00</published><updated>2009-12-06T13:23:58.483-08:00</updated><title type='text'>Gitarın Tarihçesi</title><content type='html'>Gitarın ilk atası Orta Asya'da yapılmış olan uddur. İlk başlarda ud gibi olurken Orta Asya'dan göç edip Avrupa'ya giden Orta Doğu Türkleri udu değiştirip başka bir hal almasına neden olmuştur. Gitarın ilk örnekleri İspanya'da ve parmakla çalınırdı.Daha sonra gitara 5 tel takıldı, daha önce sayısı az olan perdeler 10'a çıkarıldı. Teller pesten tize doru "la-re-sol-si-mi" olarak akortlanmaya] başlandı. 18.yy'ın sonlarına doğru pes tarafa kalın bir "mi teli" daha eklenerek tel sayısı 6 ya çıkarıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha sonra 19. yy. ortalarında Antonio de Torres enstrümana yeni bir biçim verdi. Enstrümanı daha belirgin bir hale getirdi (büyüttü ). Vidalı burgular takıldı; saptaki perde sayısı (fret arttı; sesi güçlendi, göğüs içindeki balkonlar tek bir merkezden çıkan seslere daha net yön verir oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha sonra da gitar şekil olarak değişimlere uğradı. Folk ve caz müziğinde kullanılan gitarlara çelik teller takıldı. 1920 yılında elektro gitar doğdu. Elektro gitar sayesinde gövde rezonans kutusu olmaktan çıkmış enstrümanla dinleyici arasına, amplifikatör denen elektronik bir yükseltici girmiştir. Elektronik gitar doğduktan sonrada Gitarın çeşitleri artmaya başlamıştır.Kendi üzerinde Amplifikatör bulunduran gitarlar,12 telli gitarlar, çiftli gitarlar(üstte 12 telli altta 6-7 telli), 7 telli gitarlar, perdesiz gitarlar, Headless(kafasız) gitarlar çıkmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gitar Türleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akustik Gitar &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görünüş itibariyle klasik gitarı andıran akustik gitarın gövdesi klasik gitardan biraz daha şişman ve basıktır. Daha dar bir sapa ve çelikten yapılmış tellere sahip olması klasik gitarla arasındaki en büyük farktır. Tellerin çelikten olması akustik gitarın klasik gitardan daha basınçlı gergin bir sapa sahip olmasının nedenidir. Bundan dolayı akustik gitar biraz daha sağlam kasaya sahiptir klasik gitardan ağırdır ve tuşe yapısı daha farklıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elektro Gitar &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Katı ve oyulmamış gövdeye sahip olan elektro gitarda tellerden gelen ses manyetikler tarafından elektrik sinyallerine dönüştürülüp yükselticiye yollanır. Genellikle pena ile çalınır. Manyetiklerin titreşimi algılayabilmesi için çelik tel kullanılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elektrogitar çok basit bir tanımla tellerin titreşimini gövdesinde bulunan manyetikler sayesinde elektriğe çeviren ve böylece amfiye bağlandığında yüksek miktarda ses alınabilen gitardır. Diğer gitarlar gibi elektrogitarlar da sap, gövde ve bas olmak üzere üç ana bölümden oluşur. Bu arada bazı elektrogitarlarda bas bulunmayabilmektedir. Gitarda gövde, manyetikleri, sesin tonu ve seviyesini ayarlayan kontrol devrelerini içeren ve tellerin bir ucunun bağlandığı bölümdür. Teller, köprü ad verilen metal bir donanm üstünden geçenek ya gövdeye doğrudan ya da köprünün kendisine bağlanmaktadır. Tellerin hemen altında, köprüyle sap arasında yer alan, tellerin mekanik titreşimini elektriğe çeviren manyetikler, gövdenin içine yerleştirilen elektronik sesi -ton kontrol devresine bağlıdır. Bu devre, manyetiklerden gelen sinyalin, amplifikatöre gitmeden önce tonunda ve ses seviyesinde değişiklik yapmak için kullanılır. Ayrıca yine gövdedeki manyetik seçici anahtar, sesin rengini deştirmek için istenilen manyetik veya manyetiklerin seçilmesini sağlar. Gövdenin sapla birleştiği yerin alt taraf, sapın gövde içindeki perdelerine kolay ulaşılması için, içeri doğru oyuk olarak yapılabilir (Single Cutaway). Bazı gitarlarda bu oyuk hem altta hem de üstte olabilmektedir (Double cutaway). Gövdenin sekli, gitar oturarak veya ayakta çalınırken en iyi dengeyi sağlayacak şekilde tasarlanır. Daha çok rock müzikte kullanılır, çoğu rockçı elektro gitar kullanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bas Gitar &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalışma prensibi elektro gitara benzer. Fakat sesi normal gitarlardan 1 oktav kalındır. Portede bas gitar için Fa anahtarı kullanılır. Değişik çeşitlerde bas gitarlarda bulunmaktadır: 12 telli, 6 telli, 5 telli, perdesiz, kafasız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7 Telli Gitar &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Klasik 6 telli gitarlardan pek bir farkı yoktur.Ancak tek nihai fark en üstte bulunan E (mi) telinden sonra B (si) telinin konulmasıdır. Bu sayede gitarda boş tel dizilimi aşağıdan yukarıya E(ince mi) B (Si) G (Sol) D (Re) A (La) E (Kalın Mi) ve "kalın" B (Si) dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarihçesi &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yunan asıllı bir Çerkez olan gitar Luthier'i Yiannis Jurez Barilmeç ( Barilmeç gitar fabrikasının kurucusu) 1982 yılında 7 telli ilk gitarı piyasaya sürmüştür. Telif hakkını kısa bir süre geçmeden dünyaca ünlü gitarları üreten Ibanez firması almıştır ve şu an hala çoğu müzisyenin ilk tercihi olan ibanez RX 24 ve LB 99 modellerini üretmiştir.Yiannis J. Barilmeç 1985 yılında 8 telli ve 1986 yılında 9 telli gitarları da piyasa sürmüştür. Çalınış zorluğu nedeniyle fazla rağbet görmemiştir.Fakat dünya virtiözlerinden örnek vermek gerekirse, Guthrie govan, Robben Ford, Junior Jay Burfy, Joe satriani de dahil olmak üzere birçok ünlü müzisyenin vazgeçilmez ekipmanı haline gelmiştir. 8 ve 9 telli gitar modellerinde ünlü müzisyenlerin kullandığı modeller arasında Barilmeç JJ ,Barilmeç Strat ve Barilmeç Lespal önde gelir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-3099598745124709353?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/3099598745124709353/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=3099598745124709353' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/3099598745124709353'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/3099598745124709353'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/gitarn-tarihcesi.html' title='Gitarın Tarihçesi'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-4108544528301058552</id><published>2009-12-06T13:23:00.001-08:00</published><updated>2009-12-06T13:23:23.026-08:00</updated><title type='text'>CD ve DVD’nin Tarihi</title><content type='html'>Televizyonun mucidi aynı zamanda ilk video kaydedicinin de mucididir: 1826′da John Logie Baird gramafonla aynı ilkeyi kullanarak 25 cm. çapındaki balmumu bir diskin üzerine görüntü kaydedebilen bir aygıtın patentini aldı… Philips Electronics firması Philips Lazervision ile diskin üzerine görüntü kaydetme fikrini 46 yıl sonra yeniden icat etti; 1972′de tanıtımını yaptıkları bu aygıt ABD’de 1980′de, Avrupa’da 1982′de piyasaya sürüldü. Ayrıca Philips ile Sony firmalarının ortak olarak CD’yi piyasaya sürdükleri tarihtir. (1982)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lazer okuyuculu videodisk ve CD, James T. Russell’ın icadı olan optik diskten türemiştir. Russell, vinil plakların pikap iğnesi yüzünden aşınıp yıpranmasından bıkmış ve 1965′te bilgiyi lazerle okunacak şekilde bir disk üzerine kaydetme fikrinin patentini almıştı. Philips firması, Russell’ın fikrini video görüntülerini kaydedecek şekilde genişletti ve 1969′da Klaas Compaan ve Piet Kramer, video uzunçalarını geliştirdi: 30 cm’lik video diskin ilk tanıtımı 1972′de yapıldı ve 1980′de Lazervision adıyla piyasaya sürüldü. Bu arada, 1975′te Philips’in ses üzerine sürdürülen AR-GE çalışmalarını yürüten mühendislerden Lou Ottens, sesi küçük bir optik disk üzerine kaydetmek için çalışmalar yapıyordu: Sony ile ortak geliştirme çalışmasından sonra, 1982′de yaygın olarak kullanılan 4,8 inçlik (12 cm) kompakt diskler piyasaya çıktı; bu buluş daha sonra da CD-ROM olarak bilgisayarlara uyarlandı. Baird’in diski ile Philips’in Lazervision’ı zamanlarının ötesindeydi. Doğru düşünülmüş icatlardı ama kullanılmaları pek mümkün değildi. Bununla birlikte, disklerdeki ve lazer teknolojilerindeki ilerlemeler 1990′larda Philips, Sony, Matsushita ve Toshiba’nın “sayısal çok yönlü disk” (DVD) i geliştirmesine öncülük etti. CD ile aynı boyuttaki DVD daha fazla bilgiyi depolayabiliyordu. Bir filmi kaliteli olarak görüntüleyebilecek kadar bilgiyi depolayabilmesi sayesinde görüntü kaydında video kasetlerin yerini aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk CD prototipinin boyutu, kayıt süresini 74 dakikaya çıkarmak üzere 4,6 inçten (11,5 cm) 4,8 inçe (12 cm) çıkarılmıştı; çünkü Sony’nin yönetim kurulu başkanı Akio Morita’ya göre bir CD, Beethoven’ın Dokuzuncu Senfonisi’nin sığacağı boyutta olmalıydı. Morita, Berlin Filarmoni Orkestırası’nın şefi Herbert von Karajan’ın dostuydu; Karajan’ın yönetiminde seslendirilen bu senfoninin en iyi performans olduğu genel kabul görür. Karajan’a göre CD’lerle karşılaştırıldığında “diğer herşey havacıca” gibi kalmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arabalardaki ve portatif CD çalarlardaki sarsıntı önleme sistemi, diskçalar sarsıldığında lazer okuyucunun müziği atlamasını fiziksel olarak önlemez. Bunun yerine, çalan müzik ile lazerin okuması arasında bir gecikme olur, yani makine sarsıldığında en son nereyi okuduğunu hatırlayarak oradan okumaya devam eder. Philips, CD aygıttan çıkarıldığında bile belirli bir süre müziği çalmayı sürdüren bid diskçalarla bu özelliğin tanıtımını yaptı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir milyon satış rakamına ulaşan ilk CD, Dire Straits’in Brother’s in Arms adlı albümüdür. (1986)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-4108544528301058552?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/4108544528301058552/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=4108544528301058552' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/4108544528301058552'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/4108544528301058552'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/cd-ve-dvdnin-tarihi.html' title='CD ve DVD’nin Tarihi'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-803798393774866903</id><published>2009-12-06T13:22:00.001-08:00</published><updated>2009-12-06T13:22:49.562-08:00</updated><title type='text'>Giyotin'in Tarihi</title><content type='html'>Giyotin, idam mahkumunun kafasını üst taraftan kesmek prensibiyle yapılmış bir çeşit idam aracıdır. Giyotin ilk kez 1792 yılında Jacques Nicholas Pelletier adlı bir hırsızı idam etmek için kullanılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Giyotin, belirtildiği gibi Fransız Devrimi ile adını duyurmuştur. Kendisinden çok önce, Avrupa'nın uzun yıllar kullandığı giyotin benzeri araçlar bulunsa da Fransız yapımı bu makine standart bir idam biçimi olarak kullanılmaya başlanmıştır.&lt;br /&gt;Alet, adını mucidi Joseph-Ignace Guillotin'den alır. Bir doktor olan Guillotin aynı zamanda bir meclis üyesidir. İdam cezalarını infaz etmek için bir makine tasarlar. Amaç daha "insancıl" ve eski rejimden daha modern, daha devrimsel bir idam cezası uygulamaktır.&lt;br /&gt;Fransa'da giyotinden önce soylular genellikle kılıçla ya da baltayla idam ediliyordu. Bunun yanında asılma da yaygın bir idam biçimiydi. Tüm bunların yanında çok acı veren yakılma ve eziyet içeren cezalar da bulunuyordu. Bu, giyotine göre eski ve geri kalmış yöntemlerde idam bir anda gerçekleşmiyor, acı verici bir süreç oluyordu. Hatta bu dönemde, ölüm acısız ve hızlı olsun diye kurbanın ailesi cellatlara para bile teklif ediyordu. Tüm bu şartlar altında devrimini gerçekleştiren Fransa, ölüm cezalarını da modernleştirmeliydi, bunlarla birlikte 20 Mart 1792'de giyotin resmi olarak Fransa'nın idam aleti haline geldi. 1939'da kullanımı durduruldu fakat Fransa'nın 1981'de idam cezasını kaldırmasına dek resmi idam aleti olarak kalmayı sürdürdü. Bu döneme dek idamlar ya giyotinle ya da kurbanlara tüfekle ateş edilerek infaz edilirdi.&lt;br /&gt;Antoine Louis (1723-1792), Chirurgicale Akademisinin bir üyesiydi ve giyotin konseptini ilk olarak gerçekleştiren insandı. Geliştirdiği bu alete "lousion" ya da "loisette" deniyordu ve giyotinin atası sayılırdı. Kurbanın kafasını tutan iki parçalı tahta (lunette) ve belirli bir açıya sahip bıçak, Louis'in makinasında da bulunuyordu.&lt;br /&gt;Giyotin ilk kez Nicolas J. Pelletier'in idamında, 25 Nisan 1792 tarihinde kullanıldı.&lt;br /&gt;Mucit Guillotine hakkında yayılmış bir mit ise kendisinin, mucidi olduğu giyotinle öldürüldüğüdür; ancak, bu yanlıştır. Dr. Guillotine 26 Mayıs 1814'te doğal sebeplerden ötürü ölmüştür. Dr. Guillotine, aletin ve idam şeklinin kendi soyadıyla anılmasından rahatsız olmuş ve soyadını değiştirmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haziran 1793 - Temmuz 1794 arası Fransa'da "Terörün Tırmanışı" ya da kısaca "Terör" olarak adlandırılır. Monarşinin çöküşünün ardından yaşanan karışıklık, yabancı monarşist güçler tarafından saldırıya uğrama korkusu ve monarşi sonrası karşı-devrim partileri Fransa'yı tamamiyle bir paranoyaya sürükler. Devrimin gerçekleştirdiği demokratik reformların birçoğu bu dönemde iptal edilir ve giyotinli idamlar başlar. Bu dönemde Maximilien Robespierre, hükümetin en kuvvetli adamlarından biri haline gelir ve Terör'ün simgesi sayılır. Devrim Mahkemesi, binlerce insanı giyotine sürükledi. Asiller ve halk, entelektüeller, politikacılar, fahişeler... Herkes her an idam edilebilirdi. "Madam Giyotin" olarak anılan bu makineyle tanışmak için "cumhuriyet karşıtı" ifadesi bile yeterliydi. Giyotin, "Madam Giyotin" dışında "Ulusal Jilet" olarak da adlandırılmıştır. Tahminlere göre ölü sayısı 15.000 ile 40.000 kişi arasındadır. XVI. Louis ve kraliçe Marie Antoinette 1793 yılında idam edilir. Temmuz 1794'te Maximilien Robespierre de giyotinle idam edilir.&lt;br /&gt;Bu süre boyunca giyotinli idamlar, idam yerine toplanan kalabalığın popüler bir eğlencesi haline gelir. Hatta bu dönemde idam saatlerinin yazılı olduğu programlar satılmaya başlanır. Her gün gelen izleyiciler en iyi izleme yerlerini öğrenirler. İdamları izlemeleri için ebeveynler, çocuklarını da getirir. Terör'ün bitimiyle bu kalabalıklar aniden dağılır. Aşırı tekrarlar bu ürkütücü eğlenceyi bile sıkıcı hale getirmiştir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halka açık son idam mahkumu, 6 cinayet işlemiş Eugene Weidmann'dı. 17 Haziran 1939'da şu an Adalet Sarayı olan, fakat o zaman hapishane olarak kullanılan bir binada kafası kesildi. Fransa'daki son idam mahkumu Hamida Djandoubi'dir ve 10 Eylül 1977'de cezası infaz edilmiştir. Fransa'da idam cezası 1981 yılında kaldırıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fransa dışında, 1792'den çok önce giyotin benzeri aletler bulunuyordu, ancak özellikle Avrupa'daki ülkeler, bu "modern" idam makinesini kullanmayı seçmiştir.&lt;br /&gt;Dikkate değer bir örnek; Almanya'nın kullandığı "Fallbeil" (Düşen Balta) denen alettir. Bu alet çeşitli Alman eyaletlerinde 17. yüzyıldan beri kullanılmaktadır hatta Napolyon Bonapart zamanında geleneksel idam aleti olur.&lt;br /&gt;Giyotin ve tüfekle ateş ederek öldürme Almanya'daki legal idam yollarıdır. Almanya'da 1871-1918 arasında, Weimar Cumhuriyeti'nde ise 1919-1933 yılları arasında kullanılmıştır.&lt;br /&gt;Alman Federal Cumhuriyeti'nde 11 Mayıs 1949'da 24 yaşındaki Berthold Wehmeyer adlı mahkum idam edilir ve bu giyotinli son idam olur. Batı Almanya idam cezasını 1949 yılında kaldırır. Doğu Almanya idam cezasını 1987 yılında, Avusturya ise 1968 yılında kaldırmıştır. İsveç'te ise giyotinli son idam 1910 yılında gerçekleşir.&lt;br /&gt;Giyotin, Amerika Birleşik Devletleri'nde hiçbir zaman kullanılmaz. 19. yüzyılda elektrikli sandalye kullanılmadan önce tartışıldıysa da devreye girmemiştir. 1996 yılında Georgia eyaletinin meclis üyesi Doug Teper, elektrikli sandalye yerine giyotin kullanımını önerir ve suçlunun organlarının hastalara bağışlanabileceğini söyler. Ancak bu öneri kabul edilmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Giyotinin ilk kullanımından itibaren Dr. Guillotin'in umduğu gibi hızlı bir ölüm yolu olup olmadığı tartışma konusu olmuştur. Geçmişteki idam yöntemlerinde acı çekmeyle ilgili minik kuşkular olmuştur. Ama giyotinin icadıyla, "insancıl" bir ölüm yolu olması dolayısıyla, bu konu ciddi bir biçimde tartışmaya açılmıştır. Giyotinin bıçağının kafayı vücuttan çok hızlı ayırması yüzünden kurbanın acı çekme süresini uzatması da olasıydı. Bıçağın yeterince çabuk kesmesi, beyne görece ufak bir etki yapması ve küçük bir ihtimal de olsa aniden bilinçsizlik haline geçilmesi de ihtimaller dahilindeydi.&lt;br /&gt;İdamları izleyenler, hareket eden gözler ya da oynayan ağızlar hakkında sayısız hikâyeler anlatırdı. Hatta Charlotte Corday'in kopmuş kafasının ensesine atılan bir tokatta bir kızgınlık ifadesi oluştuğu bile söylenmişti.&lt;br /&gt;Canlı kafalar yüzünden bilimadamları bir çok deney yaptı. Ancak parmak şıklatmalara ve isimlerin telaffuzuna rağmen herhangi bir tepkiyle karşılaşmadılar. Büyük ihtimalle damarların büzülmesi, gibi bir sebepten dolayı kafaların surat ifadelerinin değiştiği söylendi.Fakat yine de bununla ilgili şüpheler devam etmektedir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-803798393774866903?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/803798393774866903/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=803798393774866903' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/803798393774866903'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/803798393774866903'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/giyotinin-tarihi.html' title='Giyotin&apos;in Tarihi'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-7947546416450694162</id><published>2009-12-06T13:21:00.001-08:00</published><updated>2009-12-06T13:21:45.828-08:00</updated><title type='text'>Radarın Tarihi</title><content type='html'>İskoçyalı mucit Robert Watson-Watt günümüz radar sisteminin mucidi olarak tarihe geçmiştir. Watson-Watt radarı bulmadan önce buna benzer birçok deneme farklı mucitler tarafından gerçekleştirilmiş ve bazılarının patentleri alınmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Christiyan H. Ismeyer deniz yolculukları sırasında oluşan gemi kazalarını önlemek için kesintisiz radyo dalgaları kullanarak nesnelerin belirlenmesini sağlayan bir sistem geliştirmiş ve 1904 yılında patentini almıştır.1926 yılında ise İskoçyalı John Logie Baird kısa boylu elektromanyetik dalgalar kullanarak nesneleri belirlemeyi başardı. Benzer başka bir buluşsa Alman Rudolf Kühnold’un radyo dalgaları ile nesnelerin saptanmasına yarayan cihazıydı.(1933)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-7947546416450694162?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/7947546416450694162/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=7947546416450694162' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/7947546416450694162'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/7947546416450694162'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/radarn-tarihi.html' title='Radarın Tarihi'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-4873634974420785081</id><published>2009-12-06T13:20:00.001-08:00</published><updated>2009-12-06T13:20:16.000-08:00</updated><title type='text'>Kibritin İcadı</title><content type='html'>Kibrit 1809'da icat edildi; bu küçücük âlet, sadece uçlarından biri, içinde potasyum klorat bulunan&lt;br /&gt;bir karışıma batırılmış küçük bir kükürtlü tahta parçasından ibaretti. Tutuşturmak için yoğun&lt;br /&gt;sülfürik aside daldırmak gerekiyordu: bu da tehlikeli ve oyalayıcı bir işti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kullanılışı basit ilk kibrit 1831 yılında, Dole'de, on dokuz yaşındaki genç bir Fransız öğrencisi&lt;br /&gt;olan Charles Sauria tarafından geliştirildi: Sauria bu karışıma, en basit sürtünmeyle alev alıveren&lt;br /&gt;beyaz fosfor katmayı akıl etti. Daha sonra, İsveç'te, çakma yerine sürülen bir başka karışıma&lt;br /&gt;kırmızı fosfor (beyaz fosforun tersine, zehirli değildir) katıldı ve kibritin ucunda sadece potasyum&lt;br /&gt;klorat kaldı, böylece «İsveç» kibriti veya «güvenlik» kibriti doğdu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye 1929'a kadar kibriti Avrupa'dan ithal ederdi; ilk fabrika İstanbul'da Büyükdere'de kuruldu&lt;br /&gt;(1932). Yirmi yıl devlet tekelinde tutulan kibrit yapımı işi 1952'de serbest bırakıldı ve bu&lt;br /&gt;tarihten sonra özel fabrikalar da kuruldu.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-4873634974420785081?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/4873634974420785081/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=4873634974420785081' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/4873634974420785081'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/4873634974420785081'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/kibritin-icad.html' title='Kibritin İcadı'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-2365041730414749223</id><published>2009-12-06T13:19:00.001-08:00</published><updated>2009-12-06T13:19:24.068-08:00</updated><title type='text'>Elektrik Tarihi</title><content type='html'>Elektrik Tarihi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğa belli bir kurallar dairesinde işler ve insanlar doğada yaşarken bu kuralları çözerek yaşamlarını kolaylaştırmaya, doğanın kurallarını keşfederek dünyayı kontrol etmeye çalışırlar. Öyle ki teknoloji ve bilim zamanla insanların elinde büyük bir güç haline gelmiştir. Dünya yaşamını kolaylaştıran ve onu kontrol eden topluluklar diğer topluluklar karşısında prestij ve saygınlık kazanmış, onlara hükmetme yöntemi olarak teknolojilerini kullanmışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elektrik ve manyetizma eski çağlardan beri bilinen gerçeklikler olmasına rağmen, mekanik ve hidrolikteki bilimsel gelişmelerin tamamlanmaması, malzeme konusunda karşılaşılan zorluklar ve bu konuya ilginin oldukça düşük bir şekilde sadece manyetizmayla kısıtlı kalması sebebiyle elektrik biliminin gelişimi 16. yüzyıla kadar gecikmiştir. Gelişmeye başlayan elektrik teknolojisi dünyada köklü değişikliklere yol açmış insan yaşamını toptan değiştirecek etkilere yol açmıştır. Elektrik tarihi, elektrik biliminin bugünlere gelirken geçirdiği dönüşümleri, teknoloji ve yaşama etkilerini ve bu bilimin gelişimine katkıda bulunan bilim adamlarını anlatan tarihtir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski Çağ Elektrik Tarihi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski Yunan toplumunda barışın sağlanıp belli bir refah düzeyine erişilmesiyle birlikte insanlar bilimle ilgilenmeye başlamıştı. Bilim adamları doğayı inceliyor, onun işleyiş kurallarını çözüp insanların yaşamını kolaylaştırmaya çalışıyorlardı. Eski Yunan döneminde Milet'te (Anadolu, Aydın civarında eski yerleşim yeri) yaşayan Thales (M.Ö. 624 - M.Ö. 546) de doğayla ilgili araştırmalar yaparken kehribarın yünle ovulduğunda tüy ve saman gibi hafif maddeleri kendine çektiğini, uzun süreli ovmalarda ise insan vücuduna yaklaştırıldığında küçük kıvılcımlar çıkardığını farkedip bazı araştırmalarda bulunmuştu. Deneyleri sonucunda hasır ve buna benzer maddelerin de aynı özelliği gösterdiğini gözlemledi. Tales'in incelediği şey bugünkü statik elektrikti ve insanlık tarihinde statik elektrikten ilk söz edilmesi Tales'in yaşadığı Eski Yunan dönemine rastgelmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski çağ tarih kayıtlarında elektriğin bundan sonraki ilk anılması Miletli Tales'ten 300 yıl kadar sonrasına (M.Ö. 4. yüzyıl) rastlamaktadır. Theophrastus, kendi zamanında lyncurium olarak adlandırılan ve günümüzde turmalin olduğu düşünülen kıymetli şeffaf bir taşın küçük kütleleri kendine çektiğini gözlemlemiş ve kayda geçirmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pliny, torpido adlı temas edildiğinde şok etkisi yapan balıktan söz etmişti, ancak bu etkinin kehribar veya turmalin maddelerinin etkisiyle aynı olduğu farkedilememişti. 5. yüzyıl'da yaşamış olan Eustathius, Tiberius'un azatlı bir kölesinde bulunan gut hastalığının bu balık sayesinde tedavi edildiğinden bahseder. Elektriğin tıbbi amaçlarla ilk kullanımı da bu olaya dayanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Antik Yunanca'da kehribar anlamına gelen ēlektron sözcüğü, Yeni Latince'de kehribar gücü anlamına gelen electrica kelimesi olarak kullanım alanı bulmuştu. 1600'lerde William Gilbert tarafından kullanılan ve kehribar gibi anlamına gelen electricus kelimesi, Sir Thomas Browne (1605 - 1682) adlı İngiliz yazar tarafından 1646 yılında yayımladığı Pseudodoxia Epidemica adlı eserinde elektrik şeklinde ilk defa kullanılmıştır. Sırayla İngilizce ve Fransızca'ya geçen kelime dilimize de elektrik olarak kazandırıldı. Elektrik sözcüğü, hemen hemen tüm dünya dillerine aynı şekilde girmiş ve evrensel özellik kazanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortaçağ Elektrik Tarihi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortaçağ'da Avrupa'da bilim büyük bir sekteye uğramıştı. Uzun süren savaşlar, yönetimde din etkisinin aşırı derecede artması, bilimin dine karşı çıkmak olarak algılanacağı korkusu gibi nedenlerden dolayı bilim tarihi karanlık çağa girmişti. Bu çağda bilimin her dalında görülen durgunluk elektrik dalında da görülür. Bu çağda gerçekleşen tek yenilik elektrik ile manyetizmanın arasındaki benzerlik ve farkların açıklanmasıydı. Manyetizma, elektrikten daha uzun bir geçmişe sahiptir. M.Ö. 900'lü yıllarda efsaneye göre bir çoban, farklı bir taş türünün demiri kendisine çektiği keşfetti. Bu günkü ismiyle mıknatısın gücü tamamen kehribarın çekme gücüne benzediğinden, eski çağlarda elektrik ile manyetizma sık sık birbirine karıştırılıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. yüzyıl'da Çinliler tarafından mıknatısın şerit haline getirilip serbest bir şekilde dönmeye bırakıldığında kuzey - güney yönünde sabit kaldığı keşfedildi. Mıknatısiyetin bu yön bulma kabiliyeti sayesinde Çinliler manyetik pusulayı icat etmişlerdi. Manyetizma ve bu pusulalardan Avrupa'da ise ilk defa 1180 yılında Alexander Neckam (1157 - 1217) bahsetmişti. Bu gelişmenin ardından denizciliğin önündeki en büyük engellerden biri olan yön bulma sorunu tarihe karışmış oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peter Peregrinus'un mektubunda çizimlerini verdiği manyetik pusula.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Manyetik pusulanın Avrupa'ya gelmesiyle birlikte bu konudaki araştırmalarda bir kıpırdanma oldu. Fransız bir bilgin ve askeri mühendis olan Peter Peregrinus (Petrus Peregrinus de Maricourt veya Hacı Petrus) Sicilya Ordusuna mensuptu ve bir kuşatma sırasında arkadaşına mıknatıslarla ilgili, adı Maricourt'lu Hacı Petrus'un Foucaucourt'lu Asker Syergus'a Mıknatıs Hakkında Yazdığı Mektup olan 1269 tarihli bir mektup yazdı. Peregrinus bu mektubunda, manyetik kutuplardan (manyetik kuvvetin en yüksek olduğu bölge), aynı kutupların birbirini itip farklı kutupların birbirini çektiğinden, mıknatısın kuzey - güney kutuplarının nasıl belirlenebileceğinden bahsetti. Manyetik kutup tanımının ilk defa yapıldığı mektupta ayrıca mıknatısların bölünmesiyle yeni kutup ve iki ayrı mıknatıs oluşması da açıklanmıştı. Ayrıca manyetik devre kullanılarak sürekli hareket elde edilmesi hakkında çalışmalar da mevcuttu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu çalışmalar elektrik ve manyetizma için bir kıvılcım çaksa da bu konular hakkında Rönesans'a kadar hiç bir çalışma yapılmadı ve hiç bir şey yazılmadı. Ancak bu çalışmalarla birlikte elektrikle manyetizma arasındaki benzerlikler ve farklılıklar hakkında bir görüş oluşmuştu. Manyetik devrelerle sürekli hareket etme çalışmaları Yakın Çağda gerçekleşen elektrik makineleri devrimine mantık olarak oldukça benzemekteydi. 300 yıl kadar yeni bir durgunluk çağına giren elektrik çalışmaları, Rönesans'la birlikte büyük bir ivme kazandı ve tüm dünyayı derinden etkileyecek gelişmelerin önü açılmış oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni çağ Elektrik Tarihi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa'da matbaanın icat edilmesiyle birlikte basılı yayınların yaygınlaşmış, bilgiye daha çok kişi kolayca ulaşmış, insanlar ve bilim üzerinde kilise baskısı giderek azalmıştır. Bu gelişmelerin ardından rönesans ve reform hareketleri başlamış, dünyanın kaderini değiştirecek teknolojik gelişmeler büyük ivme kazanmıştır. Günümüzdeki elektrik - elektronik bilimlerinin gelimişliği yeni çağdaki çalışmaların bir ürünüdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;17. yüzyıl&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rönesans'ta manyetizma ve mıknatıslar konusunda en çok ses getiren çalışmalardan biri William Gilbert (1544 - 1603) adındaki İngiliz bilimadamının araştırmalarıdır. William Gilbert'in asıl mesleğinin hekimlik olmasına ve 1600 yılında Kraliçe I. Elizabeth'in hekimliğine atanmasına rağmen, asıl şöhreti De Magnete (Mıknatıslar Hakkında) adlı kitabına dayanmaktadır. Bu kitapta manyetizma konusu bütün yönleriyle ele alınmış, mıknatısın hareketi, itme ve çekme güçleri incelenmişti. Kitap Avrupa'da büyük bir yankı uyandırdı, öyle ki Maricourtlu Peter'den beri manyetizma alanında yazılmış en kapsamlı kitaptı. Gilbert bu eserinde yerküreden esinlenerek büyük bir mıknatıs parçasını küre haline getirdi ve Dünya'nın büyük bir mıknatıs olduğunu ortaya attı. Bu deneyi sayesinde kürenin manyetik kutuplarını buldu, pusulaların neden kuzeye yöneldiğini açıkladı ve pusula iğnesinin manyetik eğilmesine bilimsel açıklama getirdi. William Gilbert, tam olarak isimlendirmese de kehribarın çekim gücü elektrostatik çekim ile manyetik çekim arasında bir ayrım olduğuna hükmetti. Her bir mıknatısın görünmez bir etki alanı içinde bulunduğunu ve demir parçalarını nasıl çektiğini söyledi. Mıknatıslar hakkında yaptığı çalışmalar, statik elektrik konusunun önemsiz bir konu olduğu sonucuna varmasına neden oldu ancak eski çağlarda karıştırılan elektrik ve manyetizma arasındaki farklar, Gilbert'in manyetizmayı açıklamasıyla birlikte belirginleşmeye başlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1672 : Otto von Guericke (1602 – 1686), Kükürt bir küreyi döndüren alet yaptı. Yün parçasını dönen küreye tutarak bir kıvılcım üretti. Bu sürtünme yoluyla elektrik yaratan ilk generatördür. &lt;br /&gt;1729 : İngiliz Stephen Gray (1696 – 1736) Metallerin iletken, ametallerin yalıtkan olduğunu keşfetti. &lt;br /&gt;1745 : Hollandalı Peter Van Musschenbroek elktrik depo edebilen , su dolu cam kavanoza batırılmış metal çubuktan ibaret Leyden Şişesi ni yaptı ki bu tarihin ilk sığacıdır. &lt;br /&gt;1746 : Benjamin Franklin (1706 – 1790) Elektrik yüklerindeki artı ve eksi uçlarını keşfederek elektriğin korunumu ilkesini ortaya attı &lt;br /&gt;1752 : Benjamin Franklin gök gürültülü havada bir uçurtma uçurarak ipek bir ip ile şarzlı buluttan Leyden şişesini doldurmayı başardı. Böylece şimşek ile elektrik arasında bağıntı kurdu. Bu deney yıldırım savar (paratoner) in bulunmasına yol gösterdi. &lt;br /&gt;1759 : Franz Maria Aepinus (1724-1802) Paralel plakalı sığacı yaptı &lt;br /&gt;1770 : Henry Cavendish (1731-1810) Potansiyel fark, sıfır referans nokta, toprak gibi kuramları ortaya atarak , kendisinden sonra Coulomb ve Ohm'un çalışmalarına ışık tuttu., . &lt;br /&gt;1777 : Fransız fizikçi Charles Augustin de Coulomb (1736 - 1802), yüklü iki metal küre ya da iki mıknatıs kutbu arasındaki itme veya çekme kuvvetini ölçebilen burulmalı tartı aygıtını gerçekleştirdi; &lt;br /&gt;1785 : Coulomb bulduğu tartı aygıtını kullanarak iki yük arasındaki itme veya çekme kuvvetinin, yüklerin çarpımı ile doğru, aradaki uzaklığın karesi ile ters orantılı olduğunu deneysel olarak gösterdi. Coulomb yasası, Newton'un kütle çekimi yasasının elektrikteki karşılığıdır (Kütleçekimyasasından farklı olarak elektrikte iki yük arasında itme kuvvetinin varlığı da söz konusudur). &lt;br /&gt;1794 : İtalyan fizikçi Alessandro Volta (1745 – 1827), çinko ve gümüş plakalar arasına tuz karışımlı sıvı koyarak elektrik akımı elde etmiş oldu. Burada çinko ve gümüş elektrotlar, tuzlu su elektrolittir ve aralarındaki kimyasal tepkime sonucu elektrik üretiliyordu. Bundan önceki insan yapımı tüm elektrik kaynakları statik idi. &lt;br /&gt;1796 : John Frederick Daniell (1790-1845) Elektrot yapımında farklı gereçler kullanarak günümüzün pillerine temel olan tasarımlarda bulundu. &lt;br /&gt;1800 : Volta'nın tasarımını geliştirilerek ilk ticari piller üretildi. Bilim adamları , kimyasal değişikliklerin elektrik , elektriğinde kimyasal değişiklik yarattığını anladılar. &lt;br /&gt;1800 : İngiliz William Nicholson, (1753-1815), elektrik akımı kullanarak suyu hidrojen ve oksijen gazlarına ayrıştırdı. &lt;br /&gt;1807 : Humphry Davy (1778 – 1829) Özel olarak yapılmış güçlü bir Volta pilini kullanarak bileşikler içinden elektrik akımını geçirmek suretiyle potasyum ve sodyumu bileşiklerinden ayırmayı başardı.Yeni metaller keşfetti. &lt;br /&gt;1819 : Danimarkalı Hans Christian Oersted (1775 - 1851)'bir telin içinden akım geçirildiğinde elektrik akımının telin çevresinde bir manyetik alan oluşturduğu sonucuna vardı. Elektrik akımıyla manyetik alan yaratarak elektrik ile manyetizma arasındaki ilişkiyi kanıtladı. &lt;br /&gt;1819 : Fransız matematikçi ve fizikçi André Marie Ampére (1775 - 1836), Oersted in olgusunu betimleyen ve Ampére Yasası olarak adlandırılan magnetik alan ile bu alanı doğuran elektrik akımı arasındaki bağıntıyı formüle etti. Elektrodinamiğin de kurucusu olan Ampére aynı zamanda elektrik ölçme tekniklerini de geliştirerek elektrik akımını ölçen bir aygıt yaptı. Anısına elektrik akımı birimi amperdir. &lt;br /&gt;1827 : Alman fizikçi Georg Simon Ohm (1789 - 1854), İletkenlerden geçen elektrik akımına ilişkin çalışmalar yaparak Ohm yasası olarak bilinen, bir iletkenden geçen akımın iletkenin uçları arasındaki gerilim ile doğru, iletkenin direnciyle ters orantılı olduğunu formüle etti, Anısına elektrikte direnç birimi ohm dur. &lt;br /&gt;1829 : İskoç asıllı bir Amerikalı olan Joseph Henry (1797 –1878) Demir çekirdek etrafında tel sarımı suretiyle yaptığı bobin ile güçlü manyetik alan yaratarak bir tondan fazla metali kaldırmayı başardı. &lt;br /&gt;1831 : İngiliz fizikçi ve kimyager Michael Faraday, ( 1791 – 1867) Bir buhar makinesi ile bakır bir plakayı bir mıknatısın yarattığı manyetik alan içinde döndürerek elektrik üretti. Bu ilk generatördür. &lt;br /&gt;1831 : Joseph Henry , Faraday'ın buluşunu tersine çevirerek , manyetik alandan elektrik akımı geçirmek suretiyle bir bakır çemberi döndürmeyi başardı. Bu bir elektrik motorudur ve tarihte ilk kez, elektrik enerjisi makinelere güç vererek iş yapılmasını sağlıyordu. &lt;br /&gt;1833 : Alman fizikçi Wilhelm Weber (1804-1891) ve Karl Friedrich Gauss (177-1851) İki bina arsındaki ilk telgraf işlemini başardılar.Elektrik ölçüm için ilk uyumlu ünit sistemlerini buldular. Gauss jeomanyetik alanın yönü ve kuvvetini kaydetmek için Avrupa gözlem ağı organize etti &lt;br /&gt;1834 : Alman fizikçi Heinrich Lenz (1804-65) Akan bir elektrik akımına ters yönde bir direnç vardır. Kuramı onundur ki Lenz yasası olarak bilinir.. &lt;br /&gt;1841 : İngiliz fizikçi James Prescott Joule, ( 1818, 1889) Isının mekanik iş ile olan ilişkisini keşfetti. Bu keşif, enerjinin korunumu teorisine ve oradan da termodinamiğin birinci kanunu'nun eldesini sağladı. iş birimi joule, onun anısına verilmiştir. Lord Kelvin ile mutlak sıcaklık skalasını geliştirmiştir. Joule yasası olarak bilinen Bir direnç üzerinden geçen elektrik akımının ısı yaydığı buluşu onundur. &lt;br /&gt;1844 : Amerikalı bulucu Samuel Morse (1791 - 1872) kısa ve uzun sinyalleri bir hat ile göndermekle ilk elektrikli telgrafı yaptı. Kısa ve uzun sinyallerin harflerdeki kodlamasına , Samuel Morse anısına Mors alfabesi denir. &lt;br /&gt;1845 : Alman fizikçi Gustav Robert Kirchhoff (1824-87) Devre analizi olan “Bir noktaya giren ve çıkan akımların toplamı sıfırdır. Kirchhoff I”, “kapalı bir devrede harcanan gerilimlerin toplamı, sağlanan gerilimlerin toplamına eşittir. Kirchhoff II” yasalarını yayınladı. &lt;br /&gt;1851 : Heinrich Ruhmkorff (1803-77) Çift kat sarımlı indüksiyon bobinini buldu. Bu buluş AC transformatörün gelişimine önderlik etmiştir. &lt;br /&gt;1864 : İskoçyalı matematikçi ve fizikçi James Clerk Maxwell (1831-79) Kuantum fiziği öncesi bilinen bütün elektrik ve manyetik kuramları açıkladı. Maxwell denklemleri olarak bilinen dört temel denklem onun tarafından ortaya atılmıştır. &lt;br /&gt;1869 : William Crookes (1832-1914) ve Johann Wilhelm Hittorf (1824-1914) Birbirilerinden ayrı olarak katot ışınlarını buldular. &lt;br /&gt;1876 : Amerikalı Charles Francis Brush ( 1849 - 1929) Elektrik çalışma akımı üretebilen açık bobin dinamoyu buldu. &lt;br /&gt;1876 : Amerikalı Alexander Graham Bell (1847 – 1922) Elektrik titreşimlerini sese dönüştürerek telefonu buldu ve patentini aldı. &lt;br /&gt;1877 : Amerikalı Thomas Alva Edison (1847 – 1931) Sesi kaybedip yineleyebilen gramofonu (fonograf) geliştirdi. &lt;br /&gt;1879 : Edison karbon flamanlı akkorlamba için patent başvurusu yaptı. Üç yıl sonra New York sokaklarında bu lambalar ışıyordu. Edison yaşamı boyunca gerçekleştirdiği hareketli resim kamerası, teyp, projektör gibi çeşitli buluşları için 1093 patent almıştır. &lt;br /&gt;1879 : Brush ark lambaları Cleveland Caddelerini aydınlatmak için kullanıldı. &lt;br /&gt;1880 : San Fransisko da elektrik satmak için ilk şirket kuruldu. (California Electric Light Company) &lt;br /&gt;1881 : E.W. v. Siemens tarafından elektrikli tramvay yapıldı. &lt;br /&gt;1882 : Dünyanın ilk merkezi güç üretim tesisi doğru akım(DC) güç sistemli The Pearl Street Station New York City de Thomas Edison tarafından açıldı. &lt;br /&gt;1882 : Wisconsin'de ilk hidroelektrik santral açıldı. &lt;br /&gt;1883 : Nikola Tesla Tesla bobini ni buldu . Bu, elektriğin gerilimini dönüştürebilecek ve uzak mesafelere iletmeyi kolaylaştıracak bir transformatör olup Tesla’nın alternatif akım projesinin önemli bir ayağıdır. &lt;br /&gt;1884 : İngiliz mühendis Charles Algernon Parsons (1854-1931) ilk başarılı buhar türbinini yaparak elektrik Jeneratör (generatör) lerini döndürmede kullanılmıştır.. &lt;br /&gt;1886 : Amerikalı fizikçi William Stanley, Jr. ( 1858–1916) İndüksiyon bobin transformatörünü ve alternatif akım sistemini geliştirdi &lt;br /&gt;1886 : ABD de 40-50 adet su gücü ile çalışan elektrik üretim tesisi hizmette ya da yapım halindedir. &lt;br /&gt;1887 : Sırp asıllı bulucu, fizikçi , elektrik ve makine mühendisi Nikola Tesla ( 1856- 1943 Alternatif akım generatörü buldu. Böylece elktrik enerjisi uzun mesafelere kolaylıkla iletilebilecekti. &lt;br /&gt;1888 : Heinrich Hertz (1857-94) Yıllar önce Faraday ve Maxwell tarafından bahsedilmiş radyo dalgalarını keşfetti ve ölçtü. &lt;br /&gt;1889 : ABD de üretimlerinin tamamını ya da bir bölümünü su gücünden sağlayan elektrik şirketi sayısı 200 ü bulmuştur. &lt;br /&gt;1889 : İlk ticari uzun mesafe doğru akım ENH Portland şehri ile Willamette şelalesi üretim tesisleri arasında kuruldu. &lt;br /&gt;1891 : İlk belediye elektrik sistemi Northwest -- Ellensburg, Washington. &lt;br /&gt;1892 : İtalyan fizikçi Guglielmo Marconi (1874 - 1937) , sinyalleri birkaç km uzağa ulaştırarak' telsiz telgraf patentini aldı. Daha sonra ilk kıtalararası radyo sinyalini göndermeyi başardı. 1901'de, İngiltere Cornwall'dan gönderilen sinyaller, Kanada'dan alındı. Bu olaydan sonra birçok yerde telsiz telgraf istasyonları kurulmaya başlandı. &lt;br /&gt;1895 : Alternatif akım üreten ilk generatör Niagara şelalesine kuruldu.. &lt;br /&gt;1897 : İngiliz fizikçi Sir Joseph John Thomson, (1856 – 1940) Electron u keşfetti. &lt;br /&gt;1900 : Charles Proteus Steinmetz (1865-1923) Alternatif akım doğal kompleksi matematiksel analizini yazdı.. &lt;br /&gt;1900 : ENH de en yüksek gerilim 60 Kilovolt. &lt;br /&gt;1908 : İlk komplike üretim tesisi Columbia nehri üzerine inşa edildi. &lt;br /&gt;1911 : Electrikli klima yapıldı - W. Carrier. &lt;br /&gt;1913 : İlk hava kirliliği kontrol cihazı. Kül tutucu &lt;br /&gt;1913 : Elektrikli buzdolabı - A. Goss. &lt;br /&gt;1923 : Rus asıllı ABD'li elektrik mühendisi Vladimir Kosma Zworykin'ilk kez resim tarama yöntemini tümüyle elektronik olarak yapan ikonoskopu buldu. Ertesi yıl da kineskop olarak adlandırılan resim tüpünün patentlerini aldı. Bu iki buluş, ilk televizyon sisteminin oluşturulmasına temel oluşturdu. 1950'li yıllarda televizyon artık izlenilmeye başlanmıştı. &lt;br /&gt;1923 : Fotoelektrik hücreler keşfedildi. &lt;br /&gt;1930 : ABD'li elektrik mühendisi Vannevar Bush (1890 - 1974)'un yönetiminde Cambridge'de Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT)'nde ilk bilgisayar yapıldı. &lt;br /&gt;1933 : 40 yıl boyunca dünyanın en büyük su santralı ünvanını elinde bulunduracak 6180 MW gücündeki Grand Coulee barajı ve HES yapımına başlandı &lt;br /&gt;1942 : İlk elektronik bilgisayarın yapımına başlandı ve aygıtın yapımı 1945 yılında tamamlandı. &lt;br /&gt;1947 : John Bardeen, Walter Houser Brittain ve William Bradford Shockley ABD'deki Bell Laboratuvarları'nda transistörü buldular. Elektrik sinyallerinin yükseltilmesini, denetlenmesini ya da üretilmesini sağlayan bu yarı iletken aygıt nedeniyle Bulucular 1956 Nobel Fizik Ödülü'nü paylaşmışlardır. Elektron lambalarının bütün işlevlerini çok daha küçük boyutlu ve hafif, mekanik etkilere karşı daha dayanıklı, ömrü daha uzun, verimi daha yüksek, ısı kayıpları daha düşük ve harcadığı güç de çok daha az olarak yerine getirebilen transistörler elektronik alanında bir devrim olarak kabul edilir. &lt;br /&gt;1953 : İlk 345 Kilovolt ENH &lt;br /&gt;1954 : Dünyanın ilk nükleer santralı Rusya'da elektrik üretimine başladı. &lt;br /&gt;2000 : Deniz dalgasının hareketinden yararlanılarak enerji üretilen ilk santral İskoçya'da işletmeye alındı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-2365041730414749223?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/2365041730414749223/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=2365041730414749223' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/2365041730414749223'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/2365041730414749223'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/elektrik-tarihi.html' title='Elektrik Tarihi'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-8368211356826365658</id><published>2009-12-06T13:17:00.001-08:00</published><updated>2009-12-06T13:17:44.947-08:00</updated><title type='text'>Asfaltın 5000 Yıllık Tarihi</title><content type='html'>ASFALTIN 5000 YILLIK TARİHİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekerlek ne zaman icat edildi? Tarım devriminin 10-12 bin yıllık bir tarihi varsa, tekerleğin icadı daha eskilerde demektir. Peki, tekerleklerin rahat seyri için asfalt kullanımı ve asfalt (veya asfalt benzeri) yollar ilk olarak ne zaman yapıldı acaba?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eldeki bulgulara göre, tarih öncesinde yaşamış bazı hayvanların doğal asfalta gömülmesi sonucunda, hiçbir bozulma belirtisi göstermeden günümüze kadar ulaştığını biliyoruz. Bunların başında, M.Ö. 3200-540 yılları arasında, Mezopotamya'da ve İndüs Vadisi'nde, yol ve duvar inşaat işlerinde kullanılan asfalt gelmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asfalt özellikle suya karşı tecrit işlerinde bolca kullanılmıştır. Bu ifadelerimiz ilk bakışta "gerçekçi" görünmeyebilir. Ne Mezopotamya, ne de İndüs Vadisi Avrupa'dadır çünkü. Aldığımız eğitim gereği, bütün önemli icatların, bütün önemli işlerin Avrupalılar veya onların atası olan Yunanlar tarafından yapılmış olması gerekir, diye düşünürüz. Halbuki çağımızın en büyük etnograflarından biri olan Claude Levi-Strauss, bakın Avrupalı yurttaşlarına bu dönemi nasıl anlatıyor: "Doğu'nun en eski kültürü, İndüs boyundaki şehirlerde, Hz. İsa'dan 3 bin yıl önce kurulan Mohenjo-dara ile Harappa'da yaşıyor. Asırların, kumların, su baskınların, güherçilenin, Aryan istilalarının yok edemediği bu kadim enkaz, akla durgunluk verecek bir manzara arzediyor. Pergelle çizilen ve dik açılarla kesişen sokaklar; bir örnek evleriyle işçi mahalleleri, un öğüten, maden işleyen, kap kacak yapan atölyeler. Blok blok belediye ambarları, hamamlar, kanalizasyonlar. İktidardaki bir azınlıktan çok, müreffeh bir toplum için inşa edilmişe benzeyen zarafetsiz fakat sağlam ve rahat evler. Ziyaretçiler, bütün bunlara bakıp kendilerini çağdaş bir şehrin ihtişamı karşısında sanırlar. Avrupa'dan çok, Birleşik Amerika'yı hatırlatan bir medeniyet." Böylesine ileri bir medeniyette asfalt kullanımı herhalde yadırganacak bir şey değildir.&lt;br /&gt;Medeniyet dalgasının Batı'ya, Mısır'a doğru kayması ile benzer gelişmelerin orada cereyan ettiğini görüyoruz. Özellikle de mumyalama işlerinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Modern Avrupa'da ilk asfalt kullanımı ise ancak 19. yüzyılda mümkün olmuştur. 1802 yılında Fransa'da köprü ve tretuar zeminlerini kaplama işlerinde asfalt kullanıldığı tespit edilmiştir ve Amerika Birleşik Devletleri'nin Philadelphia şehrinin 1838 yılında tretuar inşaatı için bir miktar asfalt ithal etmiş olduğu bilinmektedir. Ve 1870 yılında, Belçikalı kimyager E.J. de Smadt tarafından ilk defa New Jersey'de asfalt yol kaplaması yapılmıştır. Washington'da, 1876 yılında ithal asfalt ile yol kaplaması gerçekleştirilmiştir. 1902'de petrol tasfiyesinden yılda 2000 ton asfalt elde edilmiştir. Petrolden elde edilen asfalt miktarı 1926'dan itibaren her yıl artmıştır. 1950'de 11 milyon ton 1979 da 34 milyon ton 1992 yılında ise 60 milyon tona yaklaşmıştır. Bu miktarın 2000 yılında 100 milyon tonu bulmuştur&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-8368211356826365658?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/8368211356826365658/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=8368211356826365658' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/8368211356826365658'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/8368211356826365658'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/asfaltn-5000-yllk-tarihi.html' title='Asfaltın 5000 Yıllık Tarihi'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-6822562780538756516</id><published>2009-11-29T05:42:00.001-08:00</published><updated>2009-11-29T05:44:44.724-08:00</updated><title type='text'>Ülkelerin Çay Kültürleri</title><content type='html'>İlk çay biraz keyif biraz da tıbbi nedenlerle içilmişçay içerek zihni uyanık tutmak binbir derde deva özelliklerinden yararlanmak hep söz konusu edile gelmiş. İşin güzel ve şaşırtıcı yanı ise çayın sıcak bir içecek olmanın ötesine geçmesiyle başlıyor. Önce Çinliler daha sonra çayı onlardan altıncı yüzyılın sonuna doğru aldıkları söylenen Japonlar kendi dini ritüellerine ve eskiden beri törensel olan yemek adabına uygun düşen bir çay içme töresini geliştirmişler. Dünya üzerinde milyonlarca kişi gün boyu çay içerken bunu sıradan bir iş gibi yaparken Japonlar ve Çinliler buna derin bir anlam yüklüyor.&lt;br /&gt;Avrupa'da 17. yüzyıldan beri bir keyif maddesi olarak bilinen çay 19.yüzyılda tüm Kuzey Denizi civarında bir halk içeceği haline gelmiştir. Tüm dünyada toplumsal yaşamda oldukça önemli bir yer tutan çayı hintliler süt ve şekerle Kuzey Afrikalılar yeşil çayı taze nane ile lezzetlendirirler. Çay kültürü her ülkede farklı yorumlanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çin&lt;br /&gt;Çay içecek sayılmadan önce uzun zaman ilaç olarak kullanıldı. Çin'de ilaç dışında içecek olarak kullanılmaya başlandığı ilk dönemler 4. ve 5. yüzyıl olmuştur. O zamanki çay çayın hazırlanmasına baktığımızda büyük farklılıklar olduğunu görmekteyiz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapraklar buhardan geçirilip havanda ezildikten sonra bir kapta toplanır. İçine pirinç zencefil tuz portakal kabuğu baharat süt ve isteğe göre soğan katılıp kaynatılır.'&lt;br /&gt;Günümüzde bu adet Tibetliler ve bazı Moğol kabilelerinde devam etmektedir.&lt;br /&gt;8. yüzyıl kaynaklarında Çinlilerin iyi bir çay yaprağını şöyle tanımladıklarını görmekteyiz:&lt;br /&gt;'Tatar atlılarının çizmeleri gibi kara güçlü bir öküzün boynuzları gibi kıvrımlı tatlı bir meltemin dokunduğu göl kadar parlak'&lt;br /&gt;Çinlilere göre çay küçük fincanda soğumadan içilmeli ve hemen yenilenmelidir. Hem rahatça içebilmek hem de içerken içtiği çayı görerek manevi bir haza kavuşmak için fincanların geniş ağızlı olanları tercih edilir.&lt;br /&gt;Aynı yaprağı defalarca demleme olayı Çin'de yaygın olup bunu bir sanata dönüştürmüşlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Japonya&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çay birçok diğer şey gibi Çin'den Japonya'ya taşınmış ama Japonlar çay tarihini daha iyi belgelemiş törenselliği derinleştirmiş ve onu da törensel yemek kültürlerine uygun olarak kendilerine has bir çay içme töresi haline getirmişlerdir.&lt;br /&gt;Taoculuk Budizm ve Zen'in felsefi dini dünya anlayışıyla sıkı bir ilişki içinde olan Japon çay töresinin başka bir eşi yoktur. Haz almaya değil iç dünyaya ilişkin bir ritüel olan Japon çay töresinde Katolik ayinlerinde İsa'nın kanını simgeleyen şaraptan daha önemli bir yeri vardır. Özel çay evlerinde gerçekleştirilen bu törenin öncelikli görevi konukları en uygun ve en zarif bir biçimde ağırlamaktır.&lt;br /&gt;Mükemmel bir çay hazırlamak için tek bir yol yoktur. Bir sanat eseri olarak çay en ince niteliklerini ustasının elinde gösterir. İyi ya da kötü resim olduğu gibi iyi ya da kötü çay da vardır. Dünya da en kötü üç şeyden biri kötü hazırlanarak mahvolan mükemmel bir çaydır.&lt;br /&gt;Japonlar çaya bir sanat olarak bakarlar. Diğer sanatlarda olduğu gibi çay sanatının da dönemleri ve ekolleri olmuştur. Kaynatma Çırpma ve Demleme olmak üzere başlıca üç dönemden söz edilebilir. Günümüzde son ekolün ağırlığı hissedilmektedir.&lt;br /&gt;Günlük kullanımda demli çay kullanılmakla beraber çırpma metodu ile hazırlanan toz çay her zaman çayların efendisi olarak kabul edilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İngiltere&lt;br /&gt;Çayla 17.yüzyılın sonunda sömürgesi Hindistan vasıtasıyla tanışan İngilizler zamanla çayı yaşamlarının ayrılmaz bir parçası haline getirdiler. Çayın ilk başlarda pahalı olması yaygın bir içecek olmasını engelledi. Bu da çayı üst düzey toplantılara özgü bir şölen prenslere ve asillere ayrılmış bir hediye haline getirdi.&lt;br /&gt;İngilizler Eraly Grey çayını tecih ederler. Bu yoğun kokulu çay bergamut esansı ile harmanlanarak hazırlanmaktadır. Bugün İngiltere de çat kapı gelen birine konukseverliğin işareti olarak bir fincan çay sunulur. İkindi vakti olan 'Beş Çayı' olarak adlandırılıp Dünya'ya da armağan edilen küçük çay daveti dostların bir araya gelmesi için düşünülmüş olup Kral Edward döneminden beri devam etmektedir.&lt;br /&gt;Bu arada İngiltere Kraliçesi'nin çayının suyunu bütün gezilerinde yanında taşıdığını biliyormuydunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rusya&lt;br /&gt;Rusya'da her öğün çay içilmesi bir gelenektir. Ruslar çaylarını semaverde demlerler beyazlatılmamış şeker ve limon suyu ilave ederek içerler. Gerçek bir çay tiryakisi Rus çayına şeker atmaz şekeri ağzına alarak çayını içer. Eski kültürü yaşatanlar arasında çaya şeker yerine bir çay kaşığı kaymak koyanların yanısıra Anadolu'nun kimi yörelerinde olduğu gibi ve çayı bazen bardak altlığına dökerek içenlerde bulunmaktadır.&lt;br /&gt;Çay konuklara yanında marmelat ile sunulur. Konuk daha fazla çay gelmesini önlemek için bardağın altlığı bardağın üstüne konulur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fransa&lt;br /&gt;Fransız entelektüellerinin özel bir çay sevgisi vardır. Yaygın çay salonlarının yanısıra romantik isimlerin takıldıkları çeşitli çayların satıldığı küçük çay dükkanı zincirleri vardır.&lt;br /&gt;Fransız kültüründe çay uzun süre demlenmeden ince porselen bir fincanda ikram edilir. Hafif içimli bir çayın yanında küçük bir çikolata krokan veya pralin ikram edilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Moğolistan&lt;br /&gt;Moğolların çay içme biçimleri ise inanılır gibi değil. Çaya biraz yağ bir tutam tuz biraz un ya da darı ekliyorlar. Hadi bu neyse ama ya kuzu etli çaya ne dersiniz? Dilim dilim edilip bir hafta açık havada kurutulmuş kuzu etini çayın içine atıp içerek soğuk iklim koşullarına ve göçebe hayata karşı güç ve enerji kazanıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye&lt;br /&gt;5000 yıllık tarihe sahip çay her ne kadar Türklerin yaş***** geç girmişse de temiz girmiş. Gün boyunca çay içmemizin yanı sıra kendimize özgü demleme usulü ince belli cam bardaklar kıtlama çay gibi katkılarımızla çayın kültür tarihine eklediklerimiz gözardı edilemez. Bunlardan ilki iyi bir çay demlemenin olmazsa olmaz kurallarından biri olan demliğin sıcak olması şartını demliği çaydanlığın üstüne oturtularak ustaca ve güzelce çözümlememizdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna karşın; çayın acıyıp tadının bozulmasını önlemek için; demledikten sonra çayı süzdürüp başka bir demliğe boşaltmıyoruz o da işin ayrı bir yanı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki Türk çay kültüründe olmayan; Amerikan icadı poşet çay çay topları ve ağları fazla aromalı çaylar çaya çok süt ve limon koymak çayı ****l demlikte demlemek yani çaya karşı özensiz davranmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkler Anadolu'ya gelmeden öncede çayı bilmelerine karşın; çayın Türkiye'ye gelmesi ancak birkaç yüz yıl önceye dayanmaktadır. Çay içiminin Anadolu'da yaygınlaşması 19. yüzyıldan itibaren olmuştur. Türklerde çayın yaygınlaşmasına ilişkin şöyle bir hikaye anlatılır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hoca Ahmet Yesevi bir gün Hıtay sınırında Türkistan karyelerinden birine misafir olur. O gün hava çok sıcak olduğu için çok yorulmuştur. Evine misafir olduğu Türkmenin komşusunun zevcesi doğum yapmak üzeredir. Türkmen Hoca Ahmet Yesevi'den dua ister Ahmet Yesevi de dua eder. Allah'ın izniyle Türkmenin isteği hemen olur. Türkmen bu duruma çok memnun olur. O yörenin önemli bir ikramı olan çay kaynatıp getirir. Hoca Ahmet Yesevi çayı sıcak sıcak içince terler ve yorgunluğu gider. Sonra "Bu şifalı bir şey imiş hastalarınıza bundan içirin ki şifa bulsunlar. Allah kıyamete kadar buna revaç versin" diye dua etmiştir. İşte çay bundan sonra bütün Türkler arasında kullanılmaya başlamış ve şifa verici bir içecek olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halk kültürü ve etnografyasında çay önemli bir yer tutar. Çay bugün sosyal hayatımızda yerini dolduramayacak derecede sağlamlaştırmış onun etrafında oluşan kültürüyle birlikte yaşamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah kahvaltısından gecenin geç saatlerine kadar hayatımızın içinde bulunan çay değişik kültürel değerlerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur.&lt;br /&gt;Çayla ilgili; tekerlemeler bilmeceler mani ve türküler ilahiler efsaneler fıkralar gelenek ve görenekler başlı başına kültürel değerlerdir. Hatta çay kelimesi Çince olduğu halde sözlüklerde ve deyimlerde yerini bulmuş geniş bir kelime ve deyim sayısına ulaşmıştır. Çay Çay Bahçesi Çay Bardağı Çay Demlemek Çay Fincanı Çay Fidanı Çay Fidesi Çay Kaşığı Çay Takımı Çay Vermek Çay Molası Çaycı Çaycılık Çaydanlık Çay Parası Çayevi Çaygiller Çayhane Çay Kazanı gibi kelimelerin yanında; Tavşan Kanı Çay Çay İçmek Kıtlama Çay Çayı Höpürdetmek Çay İkram Etmek Paşa Çayı gibi deyimlerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yetiştirilmesinden hazırlanıp tüketilmesine varana kadar olan çay kültürü bir çay etnografyasını da ortaya çıkarmıştır. Çay kesilmesine yarayan makaslar sepetler kutular demlikler semaverler çay kazanları bardaklar fincanlar kaşıklar tepsiler vb. hepsi çay kültürünün etrafında oluşan etnografik maddelerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlardan en önemlisi çayın kendisinden ayırd edemeyeceğimiz semaver kültürüdür. Semaver 19. yüzyıldan itibaren Ortaasya'da yaygın olarak kullanılmaya başlanılmıştır. Ahmet Yesevi'den gelen mirasla çayın şifalı olduğuna inanıldığı gibi semaverin de şifa dağıtıcısı olduğuna inanılır hale gelmiştir. İnsanlara bir hayat muhabbet verici dertlere deva olarak görülür. Semaverin şifa dağıttığına o kadar inanılırdı ki hamam çıkışında ve mevlitlerde insanları rahatlatmak için semaver kaynatılır ve çay içilirdi. Semaver edebiyatımızda da başlı başına bir yer tutmaktadır. Semaver şifahaneye benzetilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha düne kadar yurdumun kahve ve çay bahçeleri "cafe"lere özenerek cam bardağı ortadan kaldırmış porselen ya da cam fincanlarda servis yapmaya başlamıştı. Bir de tabii poşet çay girdi ki yaşamımıza "cafe"lerin dışında kimi evlerde de yüz yıllık çay demleme usullerimiz hemen rafa kaldırıp demlik poşeti çaylar fincanda sunulmaya başlandı. Allah'tan şimdilerde turistlere porselen/seramik fincanda poşet çay sunmanın pek de zekice bir şey olmadığı kavranmaya başlandı. Bunda "Yunanlılar ince belli cam bardakta çay veriyormuş" haberinin etkisi oldu mu bilmiyorum ama son zamanlarda "cafe"lerden başlayarak çay bahçelerinde de çay severlerin ısrarı üzerine ideal boyutta olmasa da cam bardaklar kullanılmaya başlandı. Hani şu nedense "Ajda Pekkan bardağı" denen iri bardaklar. Ama gerçek çay severlerin gönlünde yatan küçük ince belli bardaklar tabii ki.&lt;br /&gt;Gün boyunca çay içmemizin yanı sıra kendimize özgü demleme usulü ince belli cam bardaklar kıtlama çay gibi katkılarımızla çayın kültür tarihine eklediklerimiz yadsınamaz hele türkülerimize ilahilerimize manilerimize de girdiği hatırlanırsa...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-6822562780538756516?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/6822562780538756516/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=6822562780538756516' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/6822562780538756516'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/6822562780538756516'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/11/ulkelerin-cay-kulturleri.html' title='Ülkelerin Çay Kültürleri'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-5619099158324605858</id><published>2009-11-29T05:37:00.001-08:00</published><updated>2009-11-29T05:37:06.809-08:00</updated><title type='text'>XENOPHANES</title><content type='html'>XENOPHANES:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herakleitos‘un çağdaşı olan Xenophanes ( aşağı yukarı 569- 477 arasında yaşamıştır) Kolophonludur. (Bugünkü İzmir ile Efes arasında) . Bir filozof olmaktan çok,din bakımından bir öğretici. Öğretici nitelikteki koşuğundan kalan parçalarından Xenophanes’in , halk dininin tanrıları insan gibi tasarlamasıyla savaştığını görüyoruz. Bu , onun gördüğü başlıca iş. Tanrıların bu insanlaştırılması – anthropomorphism- Homeros ile Hesiedos’ta yüksek edebi bir biçim de kazanmıştı ve bunların Yunan eğitiminde çok önemli bir yerleri vardı. Xenophanes şöyle diyor: “ Homeros ile Hesiedos,ölümlüler (insanlar) arasında suç sayılan, utanılan bütün şeyleri tanrılara da yüklemişlerdir.Tanrılar hırsızlık ederler, yalan söylerler, eşlerini aldatırlar. Sonra: ölümlüler sanıyorlar ki, tanrılar da kendileri gibi doğmuşlardır, kendileri gibi giyinirler, kendilerinin biçimindedirler. Nitekim Habeşler tanrılarını kendileri gibi kara ve yassı burunlu; Trakyalılar sarışın ve mavi gözlü diye düşünürler. Böyle olunca, atların,arslanların elleri olup da resim yapabilselerdi, atlar tanrılarını at gibi, arslanlar da arslan gibi çizeceklerdi. Oysa tanrılar ne arslan biçimindedirler, ne zenciler gibidirler, ne de Yunan heykellerinde olduğu gibi insan kılığındadırlar”. Halk dininin tanrıları insan biçiminde tasarlanmasına karşı, Xenophanes kendi tanrı tasarımını koyar. Bu, arınmış bir tanrıdır. Ona göre: “Bir tanrı vardır; bu , tanrılar ve insanların en ulusudur; ne biçimi, ne de düşünmesi bakımından ölümlülere benzer; bu tek Tanrı baştan aşağı işitmedir, baştan aşağı düşünmedir; her şeyi düşünceleriyle hiç zahmetsiz yönetir”. Xenophanes’in bu tanrı tasarımı,tektanrıcılığa ( monotheism) doğru atılmış bir adımdır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-5619099158324605858?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/5619099158324605858/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=5619099158324605858' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/5619099158324605858'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/5619099158324605858'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/11/xenophanes.html' title='XENOPHANES'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-2284471639718697471</id><published>2009-11-29T05:36:00.003-08:00</published><updated>2009-11-29T05:36:49.940-08:00</updated><title type='text'>Ludwig Wittgenstein</title><content type='html'>Ludwig Wittgenstein:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Wittgenstein birinci dönemin temel eseri olan Tractatus ’ta, dilin fonksiyonunu nasıl gerçekleştirdiğini ve dilin sınırlarını ortaya koyacak bir teori geliştirmeyi amaçlamıştır. Dil düşünceyi ifade ettiği için, onun üstlendiği bu görev, aynı zamanda düşüncenin sınırlarına dair bir araştırma olarak anlaşılmak durumundadır; başka bir deyişle, onun projesi, Kant’ın kalkıştığı işin, yani Kritik der Reinen Vernunft’un dille ilgili olan versiyonuna tekabül eder. Tractatus’un iki temel tezi ya da öğretisi vardır: Bunlardan pozitif olan ve dilin dünyayı resmederek, onu temsil ettiğini öne süren birincisine göre, olgusal dilin önermeleri dış dünyayı, olguları resmeder, mantığın önermeleri ise totolojilerdir. Buna mukabil, eserin olumsuz olan tezi ya da öğretisi, ahlaki, dini, ve hatta felsefi söylemin dilin sınırlarını aştığını ifade eder. Wittgenstein’ın, her tümcenin mümkün bir durumun, varolan bir olgunun resmi olduğunu öne süren söz konusu dil ve anlam görüşüne göre, tümce ya da önermeler, son çözümlemede basit nesne ya da şeylere gönderimde bulunmak durumunda olan isimlerin bir birleşimidir. Gerçeklikle dil ya da düşünce arasındaki bu resmetme ilişkisinin mümkün olabilmesi için, onların ortak bir mantıksal form ya da yapıyı paylaşmaları gerekir. Bununla birlikte, bu mantıksal form dünyada bulunmaz; bulunmadığı için de, dilde resmedilemez. Aynı şekilde, ahlaki değerler ve benin dünya ile olan ilişkisi de, dış dünyadaki olgular arasında bulunmadığı için, bunların da resmedilebilmeleri söz konusu olmaz. Bu ve benzeri şeyler, kendileriyle ilgili olarak hiçbir şeyin söylenemeyeceğini ve dolayısıyla, sessiz kalınması gereken metafiziksel konulardır. Wittgenstein’ın bu görüşü, metafiziksel problemlerin, bir çözüme kavuşturulamasalar bile, ciddi ve derin konular oluşturduğunu teslim eden filozofu, Viyana Çevresinin metafizik karşıtı doğrulamacılığına çok yaklaştırır. Oysa Wittgenstein’ın ikinci dönem felsefesi kullanımsal bir anlam teorisi geliştirirken, dilin değişmez ve temel bir özü olduğu, bu özün dünyanın temsiliyle belirlendiği ve dildeki sözcüklerin salt adlandırma işlevi gördüğü görüşünü tümden reddeder. Başka bir deyişle, Wittgenstein bu dönemde, dilin özyapısı üzerine açık, belirgin, soyut ilkeler getirmek yerine, dile doğal bir insan fenomeni, çevremizde olup biten bir şey, karmaşık insan faaliyetlerinin oluşturduğu bir bütün olarak yaklaşmıştır. Bu dil anlayışının önemli bir özelliği, onun dili özünde toplumsal bir fenomen, ancak birden fazla insanın benimsediği kuralların varlığıyla işleyebilen bir fenomen olarak görmesidir. Wittgenstein, bu dönemde dili, insan tarafından kullanılan bir alet olarak görür. Bir ifadenin anlamı, o ifadenin mümkün kullanışlarının bir toplamıdır. Bu da anlamı, insan faaliyetlerine ve sonunda da yaşam biçimleri bütünlerine bağlar. Dille ilgili olarak resim benzetmesinden alet benzetmesine geçiş, Wittgenstein’ın iki dil görüşü arasındaki en önemli farktır. Wittgenstein, bu ikinci dil görüşünde, dilin kullanılmasını aynı zamanda oyun oynamaya benzetir. Tüm oyunlar kurallar tarafından yönetilen faaliyetler, yapıp- etmeler olduklarına göre, amaçlı bir faaliyet olan dil, uzlaşımsal ve değişken kuralların yönettiği öğelerle yürütülür. İkinci dönemin Wittgenstein’ına göre, felsefe özünde bir teori değil, fakat bir faaliyettir.Felsefe yapılan bir şeydir, ama sayıp dökülecek bir öğreti bütünü değildir. O felsefenin geleneksel problemlerinin kötü bir biçimde formüle edilmiş olan anlamsız problemler olduklarını öne sürer. Bundan dolayı, felsefi teoriler oluşturmaktan vazgeçmek gerekir; çünkü bu, kafaları daha da karıştırmaktan başka bir işe yaramaz. Wittgenstein’a göre, filozofa düşen, dilin, çeşitli kullanım biçimleri içinde uygulandığı, farklı, ancak ilişkili dil oyunlarında nasıl kullanıldığını göstermektir. Filozof bunu, insanların saptırıcı benzetmelerle yoldan çıkmalarına engel olmak için yapar. Wittgenstein’a göre, kişi felsefe yapmaya başlamadan önce, dilin, kendisini saptırabilme tarzlarını ve saptırdığı yolları araştırmak zorundadır. Onun felsefe yapma biçimi işte bu anlayıştan çıkar: Felsefe, dil konusundaki yanlış ve sahte kabullerimizin, dünya üzerine olan düşüncelerimizi nasıl saptırdığının çok yönlü bir biçimde araştırılmasıdır. Felsefenin görevi, bu tür terapidir, tedavidir. Felsefi problemlerle kafası karışmış ya da çıkmaza girmiş kişiye, insanların kullandıkları dil- oyununun kuralları anlatılarak yardımcı olunabilir. Wittgenstein’e göre, insanı yanlışa sürükleyen şey, onun sözcüklerin bir oyunda nasıl kullanıldıklarına bakarak, aynı sözcüklerin başka bir oyunda da aynı şekilde kullanılacağını düşünmesidir. O, birinci oyunun kurallarının ikinci oyunda da aynen geçerli olduğunu düşünür ve böylelikle de çıkmaza girer. Böyle bir insan kafası karışmış olan biridir. Kafası karışmış olan kişi, benim bir dükkanda çevreme bakıp, “ Bu, bir bisiklet; bu, bir televizyon; bu, bir ekmek kızartıcısı” dediğime göre, kendi içime yönelerek “sol dizimde bir ağrı, içimde bir fincan çay içme, bir de bugünün Pazar günü olması isteği var” dediğim zaman, benzer bir iş yaptığımı sanır. Oysa, bunlar tamamiyle farklı iki işlemdir. Kendimize ilişkin betimlemelerde yapılan, kendi içimizde bulduğumuz şeyleri sıralamak değildir. Bu konuda açıklığa varmanın yolu, Wittgenstein’e göre, dili doğal çerçevesi içinde ele almak ve insanların bir şeyler söyledikleri zaman, içinde bulundukları durumları, bunların söylenmesine eşlik eden davranışları hesaba katmaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmet Cevizci - Paradigma Felsefe Sözlüğü &lt;br /&gt;Wittgenstein’da Dönemler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yirminci yüzyılın "en büyük" filozofu diye nitelenen Wittgenstein 'ın felsefesi, aralarında örtük ve açık bazı bağıntılar bulunmasına karşın, iki ayrı döneme ayrılır. Bu iki dönem, felsefede "çifte devrim" olarak da nitelenir. İlk devrimle mantıksal çözümleme, ikincisiyle dil-çözümsel felsefe anlayışları kastedilir. Birinci dönemin temel yapıtı, Wittgenstein 'ın sağlığında yayımlanan tek kitabı olan, kısaca Tractatus diye anılan Tractatus logico-philosophicus'tur (Mantıksal-felsefi risale). İkinci dönemi simgeleyen yapıt ise Felsefi Araştırmalar (Philosophische Untersuchungen) adını alır. Wittgenstein felsefesini dönemlere ayırma konusunda, felsefecilerin kendi aralannda tam bir uzlaşıma vardıkları söylenemez. Bertrand Russell gibi, yalnızca birinci dönemi alıp, sonraki dönemi felsefeden bile saymayanlar da vardır. D. Pears gibi düşünenler ise, aralarında birbiı-üıi bağlayan birçok çizgi olmasına karşın, iki ayrı dönemden söz ediyor. W. Stegmüller, J. Hartnack gibileri de birbirine zıt iki ayrı Wittgenstein felsefesi olduğunu savunuyor. Stegmüller, birinci dönemi "Dilin Mozaik Kuramı" , ikinci dönemi "Dilin Satranç Kuramı" diye adlandırır. Benzetme, birinci dönemde dilsel işaretlerin mozaik resimlerindeki gibi belirli ve sabit oluşuna, ikinci dönemde sözlerin kullanımının satranç oyunundaki gibi kurala uygun haraketlerine gönderme yapar. Tüm bu düşünürlere karşın, A. Kenny, K.Wuchterl, A. Hübner gibi, Wittgenstein'ın birlikli bir felsefesi olduğunu öne sürenler de vardır.Wittgenstein'ın felsefesinin gelişiminden ve ondaki "gizli birlik"ten söz eden J.Hintikka ve M.B. Hintikka'nın, bizim de katıldığımız düşüncelerini burada son bir görüş olarak anmak isteriz. Hintikka’lar bir yana , onların bu “gizli birlik” saptamasına , her iki dönemde açıkça görülen bazı bağların da bulunduğunu kendi adımıza eklemek isteriz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ömer Naci Soykan.- Wittgenstein Felsefesi Temel Kavram ve Sorunlar- Wittgenstein Sessizliğin Grameri- YKY&lt;br /&gt;ANLAMIN SINIRLARI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gençliğinde Schopenhauer okumuş ve Schopenhauer’un (kendi ifadesiyle) temelde haklı olduğu sonucuna varmıştı. Yaşamının sonraki bölümünde, kavramsal anlığına sahip olamayacağımız, dolayısıyla hakkında hiçbir şey söyleyemeyeceğimiz bir alanda, hakkında konuşabileceğimiz ve anlamaya çalışabileceğimiz, deneyimlerimizin görüngüsel dünyası arasında bölünmüş bir bütünsel gerçeklik görüşünü kabul etti. Ona göre, felsefe, anlaşılır olmak için kendini hakkında konuşabileceğimiz dünyayla sınırlamak zorundaydı; bu sınırı geçecek olursa onu anlamsızlık bekliyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DİL VE GERÇEKLİK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, Wittgenstein, Frege ile Russell’ın çığır açıcı eserlerinde, Schopenhauer görüngüler dünyasına ilişkin görüşünü daha sağlam temellere (sadece bilgikuramsal değil, aynı zamanda mantıksal temellere) oturtmanın mümkün olduğunu gördü. Böylelikle, bu dünyanın dilde nasıl betimlendiğini, dolayısıyla dille gerçeklik arasındaki ilişkiyi açıklamak mümkün olacaktı. Bir sonraki adımda, ilke olarak, dilde anlaşılır biçimde ifade edilebilecek şeylerin, dolayısıyla, anlaşılabilir kavramsal düşüncenin sınırlarını çizmemiz mümkün olabilecekti. Schopenhauer’un “temelde haklı” olduğu ortadayken, felsefenin yerine getireceği tek önemli görev bu olabilirdi. Dolayısıyla, Wittgenstein’ın ilk dönem felsefesi, insan için kavranabilir olan şeylerin sınırlarını belirlemeye çalışan, Kantçı- Schopenhauercu programın gözden geçirilmiş bir yorumuna dayanmaktaydı. Wittgenstein’ın yaptığı, mantık ve dil çözümlemesi alanında 20. yüzyılda ortaya çıkan yeni gelişmeler ışığında onu yeniden işlemekti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MANTIKSAL BİÇİM&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Wittgenstein’ın ilk kitabı olan Tractatus Logico – Philosophicus’un (1921) özü budur. Kitabına bu ürkütücü başlığı vermesini ona G.E. Moore önerdi. Başlıkta, Spinoza’nın Tractatus Theologico – Politicus’una bir anıştırmanın yapıldığı görülmektedir. Wittgenstein’ın kitabından genellikle sadece Tractatus olarak söz edilir. Wittgenstein, bu kitapla felsefede ele alınmayı bekleyen belli başlı bütün sorunları hallettiğine içtenlikle inanmaktaydı. O yüzden, bu kitaptan sonra felsefeyi bırakıp başka şeylerle uğraşmaya başladı. Kitap, Viyana Çevresi’nin İncil’i haline geldi ve felsefede bütün bir kuşağı etkisi altına aldı. Oysa, Wittgenstein kitabın önemli bir hata olduğu sonucuna vardı. Bu yüzden, başta biraz isteksizce de olsa, 1929’da Cambridge’in felsefe dünyasına geri döndü ve 1951’de ölünceye kadar orada kaldı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-2284471639718697471?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/2284471639718697471/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=2284471639718697471' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/2284471639718697471'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/2284471639718697471'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/11/ludwig-wittgenstein.html' title='Ludwig Wittgenstein'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-2307161924524828215</id><published>2009-11-29T05:36:00.001-08:00</published><updated>2009-11-29T05:36:18.605-08:00</updated><title type='text'>OCKHAMLI WİLLİAM</title><content type='html'>OCKHAMLI WİLLİAM&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(1285 - 1347)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Skolastik felsefenin son dönemlerinin en ünlü filozofudur. Bir Fransız rahibi olan William, Skolastik dönemde ilk belirtileri Roscelinus’ta görülen nominalizmin önde gelen temsilcisiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ona göre; tümeller, gerçek bir varoluşa sahip değil, yapma şeylerdi. Ancak soyut düşüncenin ürünü olarak ve bilmsel çalışma içinde ortaya çıkabilirlerdi. Çokluğun ortak olan yanı değil, onlara yüklenebilir olan isimlerdi. Bilim, geneli değil, özeli, tekil olan varlığı incelemelidir. Çünkü yalnızca tekil varlıkların bir gerçekliği vardır. Şeyler, ilk baştan beri birey olarak vardırlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ockhamlı William, amprik bir bilgi anlayışına sahipti. Ona göre deney, her türlü bilginin temelidir. Özel, bireysel varlıklarla, olayların varoluşunu, yalnız deney ve duyulara dayanan bilgi ile bilebiliriz. Bunun için, önermeleri deneyde kontrol edileyemeyen bir rasyonel teolojinin, ya da ruhun ölümsüzlüğünü tanıtlamak isteyen -nesnesi gözlenemeyen- bir psikoljinin olmayacağı da aşikârdır. Dolayısıyla Tanrı’nın birliği, sonsuzluğu, hatta varlığı dahi dahi kesin olarak tanıtlanmaz. Bu gibi bilgiler ancak inancın konusu olabilirler ve ancak inanılarak kabul edilebilirler. Bunlar ne tanıtlanabilirler, ne de tanıtlamakta ilke alarak kullanılabilirler. Bu anlayışla o, inanç ve bilgiyi kesin çizgilirle birbirinden ayırır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;WilliamIn bu görüşleri ile birlikte, felsefe artık eskiden olduğu gibi teolojinin, dinin hizmetinde değildir. Bilgi inanç karşısında bağımsız olmaya ve kendini bulmaya başlıyor, Rönesans, üç yüzyıl öncesinden müjdeleniyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ockhamlı William, kavramların maddi bir temelinin bulunduğunu ileri sürmesi, idealizmin maddi gerçekliğin temelinde tümel kavramların olduğuna dair düşüncesiyle çelişiyordu. Doğanın tekil nesneler ve somut olaylar üzerinde incelenmesi ve bilginin buradan elde edilmesi yolundaki eğilim eski filozofların düşüncelerini yeniden gündeme getiriyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Skolastiğin tümü Ockhamlı William’ın anlayışı ve eleştirileri karşısında boş savlar derekesine düşmüştü. Kilise boş durmadı. Ockhamlı aforoz edildi. Onun ve Durand’ın öğretileri 14. ve 15. yüzyılda da üniversiteleri meydan savaşlarına çevirdi ve ancak Rönesans ve Reform zamanının sakinleşen realistlerle nominalistlerin kavgalarının başlangıcı oldu.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-2307161924524828215?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/2307161924524828215/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=2307161924524828215' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/2307161924524828215'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/2307161924524828215'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/11/ockhamli-william.html' title='OCKHAMLI WİLLİAM'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-5247784958074908700</id><published>2009-11-29T05:35:00.005-08:00</published><updated>2009-11-29T05:35:58.602-08:00</updated><title type='text'>KIBRISLI ZENON</title><content type='html'>KIBRISLI ZENON:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;M.Ö. 335-263 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yılları arasında yaşamış olan, Stoa Okulunun kurucusu, Yunanlı filozof. Akademi'de Krates'in nezaretinde felsefeyle meşgul olan Zenon, Stoalılar tarafından benimsenen temel ilkeleri belirlemiştir. Ona göre, gerçek olan herşey maddidir. Fakat evren, pasif bir maddeden oluşmamıştır. Değişen bir yapısı olan düzenli bütün olan evrendeki pasif maddeden başka, doğadaki düzenleyici, aktif ögeyi temsil eden bir güç daha vardır. Bu aktif güç, maddeden farklı değildir, ancak maddenin değişik bir görünümüdür. O, hava akıntısı ya da nefes gibi, sürekli olarak hareket eden ince bir şeydir. Zenon bu gücün ateş olduğunu söyler; ona göre, bu ateş var olan herşeye yayılır. Bu maddi ateşin en temel özelligi akıldır. Bu ateş, evrendeki en yüksek varlık türüdür. Zenon'a göre, Tanrı herşeydir. Yani, Tanrı bireyleri birbirleriyle birleştiren ateş ya da sıcak nefestir. O, doğanın içindeki akıl ya da rasyonel güçtür. Tanrı'nın ateş ya da rasyonel bir güç olduğunu söylemek, doğaya aklın ve akıl ilkesinin egemen olduğunu söylemekten başka bir şey değildir. Madde, kendisinde bulunan bu akıl ilkesine göre davranır. Maddenin bu ilkeye göre olan sürekli eylemi, Zenon'a göre, bizim doğa yasası dediğimiz şeyi meydana getirir. Zenon, bilgi anlayışında, sözcüklerin düşünceleri ifade ettiğini, düşüncelerin ise, bir nesnenin zihin üzerindeki etkisi sonucu ortaya çiktigini söyler. Zihin, doğuştan boş bir levhadır ve düşünce dağarcığını dış dünyadaki nesnelerden etki aldıkça doldurur. Bu nesneler, duyuların oluşturduğu kanallardan geçerek, zihinde izlenimler meydana getirirler. Aynı nesnelerle tekrarlanan çok sayıda ilişki, izlenimleri çogaltir, belleğimizi geliştirir. Bu, bize önümüzde duran nesnenin ötesine geçerek, genel kavramlara ulaşma olanağı sağlar. Zenon'a göre, bir şeyin doğru ya da iyi olduğu şeklindeki bir yargı izlenimlerimizin bir ürünüdür. Zenon, insan ve ahlak anlayışında, dünyanın bir parçası olan insanın da aynı şekilde maddi bir varlık olduğunu ve tanrısal ateşten pay aldığını söyler. İnsandaki bu ateş, onun tüm vücuduna nüfuz eder ve insana hareket etme ve dış dünyadan duyumlar alma olanağı verir. Yani, Zenon'a göre, insandaki bu ateş, onun ruhunu meydana getirir. O, insan ruhunun en iyi ifadesini akılda ve akıllılıkta bulduğunu savunur. İnsan için akıllılık ise, onun kendisinin de bir parçası olduğu yetkin doğa düzenini anlayıp bilmesi anlamına gelir. Zenon'un ahlakı, işte bu doğa ve insan anlayışına uygun olarak, bir yandan akla ve bilgiye, bir yandan da doğal düzene boyun eğmeye dayanır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-5247784958074908700?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/5247784958074908700/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=5247784958074908700' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/5247784958074908700'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/5247784958074908700'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/11/kibrisli-zenon.html' title='KIBRISLI ZENON'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-70126306270959265</id><published>2009-11-29T05:35:00.003-08:00</published><updated>2009-11-29T05:35:40.385-08:00</updated><title type='text'>Andreas VESALIUS</title><content type='html'>Andreas VESALIUS (1514-1564)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belçikalı anatomist Andreas VESALIUS, 1514 yılında Brüksel'de dünyaya geldi. Tıp kökenli bir ailede büyüyen Vesalius, çocukluk dönemini medikal kitaplar okuyarak geçirdi. Babası İmparator Maximillian'ın başeczacısı idi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1528-1533 yılları arasında Louvain Üniversitesi'nde san'at eğitimi alan Vesalius, 1533 yılında Fransa'ya giderek Paris Üniversitesi'nde tıp eğirimine başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fransa'da savaş çıkması üzerine 1536 yılında Padua Üniversitesi'nde tıpğ eğitimine devam eden Vesalius aynı yıl tıp doktoru diploması aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vesalius, Padua Üniversitesi'nde anatomi disseksiyon çalışmaları sırasında cerrahi ve anatomi dersleri vermeye başladı. Disseksiyon çalışmaları sırasında detaylı notlar alan ve çizimler yapan Vesalius, 1543 yılında tıp tarihinin en önenmli eserlerinden biri olan "De Humani Corporis Fabrica Libri Septem" isimli kitabını yayınladı. Tıp tarihinde ilk anatomi eseri olarak kabul edilen 663 sayfalık kitabında Vesalius, Galedn'in anatomi ile ilgili teorilerinin yanlışlığını ortaya koydu. Dönemin ünlü san'atçılarından Titian ile birlikte çalışılarak hazırlanan 277 adet anatomi çiziminde özellikle iskelet-kas ve sinir sistemi ile ilgili ince detaylar yer almaktadır. Bu ünlü eser tamamlandığında Vesalius yalnızca 29 yaşında idi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1543 yılında üniversiteden ayrılan Vesalius, ölüm tarihi olan 1564 yılına kadar imparatorluk ailesinin doktorluk görevini sürdürmüştür.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-70126306270959265?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/70126306270959265/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=70126306270959265' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/70126306270959265'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/70126306270959265'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/11/andreas-vesalius.html' title='Andreas VESALIUS'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-4103525762830615175</id><published>2009-11-29T05:35:00.001-08:00</published><updated>2009-11-29T05:35:21.663-08:00</updated><title type='text'>Francois Marie VOLTAIRE</title><content type='html'>Francois Marie VOLTAIRE (AROUET):&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(1694 - 1778) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gördük ki hem Fontenelle ve hem de Maupertuis evrensel dizgenin Tanrının varoluşunu sergilemekte olduğuna inanıyorlardı. Montesquieu de Tanrıya inanıyordu. Ve Voltaire de. Adı yalnızca bir kurum olarak Katolik Kiliseye ve dinadamlarının eksikliklerine karşı değil ama Hıristiyan öğretilere karşı da sert ve alaycı saldırılarıyla birlikte anılmaktadır. Gene de bu onun bir tanrıtanımaz olmadığı olgusunu değiştirmez. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha sonra adını M. de Voltaire olarak değiştirecek olan François Marie Arouet (1694-1778) çocukluğunda Paris’de Louis-le-Grand Jesuit kolejinde eğitim gördü. Bastille’e iki ziyaretten sonra 1726’da İngiltere’ye giderek 1729’a dek orada kaldı. Ve İngiltere’de kalışı sırasındadır ki Locke ve Newton’un yazıları ile tanıştı ve Felsefi Mektuplar’ında açıkça görüldüğü gibi İngiliz yaşamındaki göreli özgürlüğe karşı hayranlık duyguları geliştirdi.25 Başka bir yerde Voltaire belirtir ki Newton, Locke ve Clarke Fransa’da baskıya uğrayacak, Roma’da hapsedilecek, ve Lizbon’da yakılacaklardı. Bununla birlikte, hoşgörü için bu coşkusu 1761’de üç rahibin Lizbon’da dinadamlarına karşı olan hükümet tarafından yakıldığı haberini işittiği zaman bunun onda yarattığı derin doyum duygusunu anlatmasının önüne geçemedi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Voltaire 1734’de Cirey’e gitti ve orada o sıralar yayınlamamayı daha uygun bulduğu Metafizik Üzerine İnceleme’sini yazdı. Newton’un Felsefesi başlıklı çalışması 1783’de çıktı. Voltaire felsefi düşüncelerinin çoğunu Bayle, Locke ve Newton gibi düşünürlerden aldı; ve bu düşünceleri duru ve nükteli yazılarda sunmada ve onlara Fransız toplumunun anlayabileceği bir biçim vermede hiç kuşkusuz başarılıydı. Ama belli bir derinliği olan bir filozof değildi. Locke’dan etkilenmiş olmasına karşın, bir filozof olarak onunla aynı düzeyde değildi. Ve Newton üzerine yazmış olmasına karşın, kendisi bir matematiksel fizikçi değildi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1750’de Voltaire Büyük Frederick’in çağrısı üzerine Berlin’e gitti, ve 1752’de Maupertuis üzerine Doktor Akakia başlıklı yergisini yazdı. Bu yergi Frederick’in hoşuna gitmedi; ve filozof ile kral koruyucusu arasındaki ilişkiler gerginleştiği için, Voltaire 1753’de Berlin’den ayrılarak Cenova yakınlarına yerleşti. Önemli yapıtı Essai sur les moeurs 1756’da çıktı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Voltaire 1758’de Ferney’de bir mülk eldindi. Candide 1759’da, Hoşgörü Üzerine İnceleme 1763’de, Felsefe Sözlüğü 1764’de, Bilgisiz Filozof 1766’da, Bolingbroke üzerine bir çalışma 1767’de, Tanrıtanırcıların İnanç Bildirimleri 1768’de çıktı. 1778 yılında oyunu Irëne’in ilk sahnelenişinde bulunmak üzere Paris’e gitti ve başkentte olağanüstü bir alkış tufanı ile ödüllendirildi. Ama ilk sahnelenişin üzerine çok geçmeden Paris’te öldü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1829-34 Beuchot yayımında Voltaire’in toplu yapıtları yaklaşık yetmiş cilt oluşturur. Bir filozof, oyun yazarı, ozan, tarihçi ve romancıydı. Bir insan olarak hiç kuşkusuz pek çok iyi yanı vardı. Oldukça güçlü bir sağduyu taşıyordu; ve türe sorunlarında bir reform uygulaması için duyduğu istek, karışık güdüler tarafından esinlendirilmiş olsalar da belli türel haksızlıkları kamu oyunun gözleri önüne getirmek için gösterdiği çabalarla birlikte, belli bir insanca duygu düzeyini gösterir. Ama bütününde alındığında karakteri özellikle hayranlık duyulabilecek bir türde değildi. Kendini beğenmiş, kinci, kinik ve anlıksal olarak ilkesizdi. Maupertuis, Rousseau ve daha başkalarına yönelttiği saldırılarının ona saygınlık kazandırdıklarını söylemek güçtür. Ama hiç kuşkusuz karakter bozuklukları üzerine söyleyebilecek olduğumuz hiçbir şey yazılarında Fransız Aydınlanmasının tinini parlak bir biçimde toparlamakta olduğu olgusunu değiştiremeyecektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Newton felsefesinin öğeleri üzerine çalışmasında Voltaire Kartezyenizmin doğrudan doğruya Spinozacılığa götürdüğünü ileri sürer. ‘‘Pekçok insan tanıdım ki Kartezyenizm onları şeylerin enginliğinden başka hiçbir Tanrının olmadığını kabul etmeye götürmüştür, ve, tersine, hiçbir Newtoncu görmedim ki en sağın anlamda bir tanrıtanırcı olmasın.’’ ‘‘Newton’un bütün felsefesi zorunlu olarak herşeyi yaratan ve herşeyi özgürce düzenleyen bir En-Yüksek Varlığın bilgisine götürür.’’ Eğer bir boşluk varsa, özdek sonlu olmalıdır. Ve eğer sonlu ise, olumsal ve bağımlıdır. Dahası, çekim ve devim özdeğin özsel nitelikleri değildirler. Bu yüzden Tanrı tarafından getirilmiş olmalıdırlar. Metafizik Üzerine İnceleme’sinde Voltaire Tanrının varoluşu için iki uslamlama çizgisi önerir. Birincisi sonsal nedensellikten yola çıkan bir tanıtlamadır. Dünya bir saate benzetilir; ve Voltaire ileri sürer ki, tıpkı kolları zamanı belirten bir saati gören birinin onun zamanı göstermek amacıyla bir başkası tarafından yapılmış olduğu vargısını çıkarması gibi, Doğanın gözleminden de onun anlıklı bir Yaratıcı tarafından yapılmış olduğu vargısı çıkarılmalıdır. İkinci uslamlama Locke ve Clarke tarafından saptanan çizgiler üzerinde olumsallıktan bir uslamlamadır. Bununla birlikte, daha sonra Voltaire bu ikinci uslamlamayı bir yana bırakarak kendini birinciye sınırladı. Felsefe Sözlüğü’nde tanrıtanımazlık üzerine yazısının sonunda şunları söyler: ‘‘filozof olmayan geometriciler sonsal nedenleri yadsımışlardır; ama gerçek filozoflar onları kabul ederler. Ve, çok iyi bilinen bir yazarın söylediği gibi, bir din hocası Tanrıyı küçük çocuklara bildirirken, Newton Onu bilgeler için tanıtladı.’’ Ve Doğa üzerine makalesinde yalnız başına alındığında hiçbir toparlama evrensel uyumu ya da dizgeyi açıklayamaz diyordu. ‘‘Beni Doğa olarak adlandırırlar, ama ben tümüyle sanatım.’’ &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama gerçi Voltaire sonuna dek Tanrının varoluşuna duyduğu inancı sürdürmüş olsa da, dünyanın Tanrı ile ilişkisi üzerine görüşleri belli bir değişime uğradılar. İlkin az çok Leibniz ve Pope’un evrensel iyimserliklerini paylaşıyordu. Böylece Newton üzerine çalışmasında dünyadaki kötülük yüzünden Tanrıyı yadsıyan tanrıtanımazdan söz ederek belirtir ki,iyi ve iyi-lik terimleri ikircimlidir. ‘‘Seninle ilişkisinde kötü olan genel dizgede iyidir.’’ Yine, kurtlar koyunları yer ve örümcekler sinekleri yakalar diye Tanrının varoluşu konusunda usun bizi götürdüğü vargıları bir yana mı bırakacağız? ‘‘Görmüyor musun ki, tersine, sürekli olarak yenip yutulan ve sürekli olarak yeniden üretilen bu sürekli kuşaklar evrenin tasarına girerler?’’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bununla birlikte, büyük acılar getiren 1755 Lizbon depremi Voltaire’in dikkatini güçlü bir biçimde kötülük sorunu üzerine çevirdi. Ve bu olaya tepkilerini Lizbon’daki yıkım üzerine şiirinde ve Candide’de dile getirdi. Şiirde tanrısal özgürlüğü yeniden doğruluyor görünmektedir; ama geç yazılarında yaratılışı zorunluğa bağlar. Tanrı sonsuzluk içinde varolan ilk ya da en yüksek nedendir. Ama etkisiz bir neden kavramı saçmadır. Öyleyse dünya sonsuzluk içinde Tanrıdan doğuyor olmalıdır. Hiç kuşkusuz Tanrının bir parçası değildir, ve varoluşu için ona bağımlı olması anlamında olumsaldır. Ama yaratılış bengi ve zorunludur. Ve kötülük dünyadan ayrılamaz olduğu için, o da zorunludur. Öyleyse Tanrıya bağımlıdır; ama Tanrı onu ortaya çıkarmayı seçmiş değildir. Tanrıyı ancak eğer onu özgürce yaratmışsa kötülükten sorumlu tutabiliriz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsana dönelim. Philosophie de Newton’da Voltaire, Locke’u tanıyan pekçoklarının ona söylediklerine göre, Newton’un bir zamanlar Locke’a Doğaya ilişkin bilgimizin Tanrı için uzamlı bir şeye düşünme yetisini vermenin olanaksız olduğunu bildirebileceğimiz denli büyük olmadığını itiraf ettiğini belirtir. Ve yeterince açıktır ki Voltaire özdeksel-olmayan tözsel bir varlık olarak ruh kuramını gereksiz bir varsayım olarak görüyordu. Felsefe Sözlüğü’nde Ruh üzerine makalede ileri ‘tinsel ruh’ gibi terimlerin yalnızca bilgisizliğimizi örten sözcükler olduklarını ileri sürer. Yunanlılar duyusal ve anlıksal ruhlar arasına bir ayrım getiriyorlardı. Ama hiç kuşkusuz duyusal ruh diye birşey yoktur; ‘‘o senin örgenlerinin deviminden başka birşey değildir.’’ Ve usun yüksek ruhun varoluşu için bulabileceği tanıtlama alt ruhun varoluşu için bulabilecek olduğundan daha iyi değildir. ‘‘Ancak inanç yoluyladır ki onu bilebilirsin.’’ Voltaire burada kesin olarak tinsel ve ölümsüz bir ruh diye birşey yoktur demez. Ama görüşü başka bir yerde yeterince açık olarak ortaya koyulur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ruhbilimsel bir anlamda insan özgürlüğüne gelince, Voltaire görüşünü değiştirdi. Metafizik Üzerine İnceleme’de özgürlüğün olgusallığını bilincin tüm kuramsal karşıçıkışlara direnen dolaysız tanıklığına başvurarak savunuyordu. Bununla birlikte, Philosophie de Newton başlıklı çalışmasında bir ayrım yapar. Belli sıradan sorunlarda, beni şu değil ama bu yolda davranmaya yönelten hiçbir güdüm olmadığı zaman, ilgisizlik özgürlüğünü taşıdığım söylenebilir. Örneğin, eğer sola ya da sağa dönme konusunda bir seçim yapabiliyorsam, ve eğer birini yapmaya doğru hiçbir eğilimim ve ötekine karşı hiçbir isteksizliğim yoksa, seçim kendi öz istencimin sonucudur. Açıktır ki,‘ilgisizlik’ özgürlüğü burada oldukça sözel bir anlamda alınmaktadır. Özgür olduğumuz tüm başka durumlarda kendiliğindenlik denilen özgürlüğü taşırız; ‘‘başka bir deyişle, güdülerimiz varsa, istencimiz onlar tarafından belirlenir. Ve bu güdüler her zaman anlağın ya da içgüdünün son sonucudurlar.’’ Burada özgürlük adda kabul edilir. Ama bu ayrımı yaptıktan sonra, Voltaire şunları söylemeye geçer: ‘‘Herşeyin nedeni vardır; öyleyse senin istencinin de. Öyleyse hiç kimse kazanmış olduğu son düşüncenin bir sonucu olması dışında isteyemez. ... Bu yüzdendir ki bilge Locke özgürlük adını kullanmayı göze alamaz; özgür bir istenç ona bir kuruntudan başka birşey gibi görünmez. Kişinin istediğini yapma gücünden başka hiçbir özgürlük tanımaz.’’ Kısaca, ‘‘kabul etmeliyiz ki özgürlüğe yönelik karşıçıkışlara bulanık bir diluzluğuna başvurmaksızın yanıt vermek pek olanaklı değildir; hüzünlü bir konu, öyle ki bilge insan bunun üzerinde düşünmekten bile korkar. Salt bir avutucu düşünce vardır: kişi hangi dizgeyi benimsiyor olursa olsun, eylemlerimizin hangi yazgıcılık tarafından belirlendiğine inanırsa inansın, her zaman sanki özgürmüş gibi davranacaktır.’’ Daha sonraki bölümde Voltaire ilgisizlik özgürlüğüne yönelik bir dizi karşıçıkış getirmektedir. Felsefe Sözlüğü’nde Özgürlük üzerine makalesinde Voltaire yuvarlak bir anlatımla bildirir ki ilgisizlik özgürlüğü ‘‘onu yaratanların kendilerinde de bulunmayan birşey, anlamsız bir sözcüktür.’’ Kişinin istediği şey güdü tarafından belirlenir; ama kişi davranmada ya da davranmamada özgür olabilir, şu anlamda ki, yerine getirmeyi istediği eylemi yerine getirmesi gücü içinde olabilir ya da olmayabilir. ‘‘İstencin değil ama eylemlerin özgürdür; davranma gücün olduğu zaman davranmakta özgürsün.’’ Bilgisiz Filozof’ta36 Voltaire özgür bir istenç düşüncesinin saçma olduğunu ileri sürer; çünkü özgür bir istenç yeterli güdüsü olmayan bir istenç olacak ve Doğanın izlediği yolun dışına düşecektir. Eğer ‘‘küçük bir hayvan, beş ayaklık boyuyla’’ evrensel yasa egemenliği karşısında bir kuraldışı olmuş olsaydı, bu çok tuhaf olurdu. Şansa bağlı olarak davranacaktı, oysa şans diye birşey yoktur. ‘‘Herhangi bir bilinmeyen nedenin bilinen etkisini anlatmak için bu sözcüğü yaratan biziz.’’ Özgürlük bilincine ya da duygusuna gelince, bu istencimizdeki belirlenimcilik ile bütünüyle bağdaşabilirdir. Kişinin istenen eylemi yerine getirmeye gücü olduğu zaman dilediğini yapabilecek olduğundan daha çoğunu göstermez. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belirlenimciliği öne sürmesi Voltaire’in ahlaksal yasa düşüncesini bir yana attığı anlamına gelmez. Herhangi bir doğuştan ahlaksal ilkenin olmadığı konusunda Locke ile anlaştığını bildiriyordu. Ama Tanrı tarafından öyle bir yolda oluşturulmuşuzdur ki, zamanın akışı içinde türenin zorunluğunu görmeye başlarız. Gerçekten, Voltaire ahlaksal kanıların değişkenliklerine dikkati çekmeye alışmıştı. Böylece Metafizik Üzerine İnceleme’de bir yerde erdem denilen şeyin başka bir yerde bir kusur olarak görüldüğünü belirtir, ve ahlaksal kurallar da tıpkı diller ve görenekler denli değişkendirler. Aynı zamanda ‘‘doğal yasalar vardır ki, insanlar dünyanın her yerinde bunlar konusunda anlaşmak zorundadırlar.’’ Tanrı insanı vazgeçilemez belli duygularla donatmıştır ki, bunlar, sonsuza dek sürecek olan bağlar olarak, insan toplumunun temel yasalarını yaratırlar. Temel yasanın içeriği oldukça sınırlı görünmektedir ve başlıca başkalarını incitmemekten ve birinin komşusunu ahlaksızca incitmediği sürece hoşuna gideni yapabilmesinden oluştuğu söylenebilir. Gene de, Voltaire nasıl her zaman deistik (ya da kendi deyimiyle teistik) bir konumu sürdürmüşse, yine öyle ahlaksal bir göreciliğe de hiçbir zaman bütünüyle teslim olmamıştır. Pascal’da bulunabilecek türde derin bir dinsel duygu hiç kuşkusuz Voltaire’e özgü bir özellik değildi; ne de yüksek bir ahlaksal idealizme inandığı söylenebilir. Ama tanrıtanımazlığı nasıl yadsımışsa, aşırı törel göreciliği de yadsımıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Voltaire’in insan özgürlüğü ile ilgili olarak ruhbilimsel bir anlamda belirlenimci bir konumu benimsemeye başladığını söylemiştik. Aynı zamanda politik özgürlüğün de kararlı bir savunucusuydu. Locke gibi, Devlet tarafından saygı duyulması gereken bir insan hakları öğretisine inanıyordu; ve, Montesquieu gibi, İngiltere’de yürürlükte olan özgürlük koşullarına hayranlık duyuyordu. Ama politik özgürlük ile ne demek istediğini anlamak zorunludur. Kafasında herşeyden önce bir düşünce ve anlatım özgürlüğü vardı. Başka bir deyişle, birincil olarak le plilosophelar için kazanılacak özgürlükle ilgileniyordu, en azından Voltaire ile anlaştıkları ölçüde. Halk egemenliğini geliştirmeyi istiyor olma anlamında bir demokrat değildi. Hiç kuşkusuz bilimsel ve ekonomik ilerleme için zorunlu olduğunu düşündüğü hoşgörüyü savunuyordu; ve tiransal despotizmden nefret ediyordu. Ama Rousseau’nun eşitlik konusundaki düşüncelerini alaya alıyordu, ve ideali filozofların etkileriyle aydınlatılmış iyiliksever bir tekerk ideali idi. Hayalperestlere ve idealistlere güvenmiyordu; ve mektuplaşmaları göstermektedir ki onun görüşünde ayaktakımı—ki halkı böyle adlandırmak hoşuna gidiyordu—her zaman bir ayaktakımı olarak kalacaktı. Özgürlük ve hoşgörü için daha iyi koşullar ve türel sorunlarda daha iyi ölçünler pekala Fransız tekerki altında da elde edilebilirdi, yeter ki Kilisenin gücü kırılmış ve felsefi aydınlanma Hıristiyan inak ve boşinançların yerini almış olsun. Voltaire hiç kuşkusuz hiçbir zaman kurtuluşun halktan ya da şiddete dayalı bir ayaklanmadan gelebilecek olduğunu düşünmemişti. Bu yüzden, gerçi yazıları Devrim için zeminin hazırlanmasına katkıda bulunmuş olsalar da, Voltaire’i Devrimi edimsel olarak alacak olduğu biçim içersinde istekle bekliyor ya da bilinçli olarak onu geliştirmeyi amaçlıyor olarak sunmak büyük bir yanılgı olacaktır. Düşmanı tekerk değil ama dinadamları sınıfıydı. Montesquieu’nün ‘güçlerin ayrılığı’ ilkesini savunma anlamında anayasanın özgürleştirilmesiyle ilgilenmiyordu. Ve gerçekte giderek denebilir ki dinadamlarının etkisinden kurtarılması anlamında tekerkin gücünün arttırılmasından yanaydı. Bu yorumlar Voltaire’in ilerlemenin bir düşmanı olduğunu imliyor olarak anlaşılmamalıdır. Tersine, Voltaire ilerleme düşüncesinin en etkili yayıcılarından biriydi. Ama terim onun için usun egemenliği, e.d. anlıksal, bilimsel ve ekonomik ilerleme anlamını taşıyordu, politik ilerleme anlamını değil, eğer bununla demokrasiye ya da halk yönetimine bir geçiş anlaşılıyorsa. Çünkü bilimde, sanatta ve düşüncelere karşı hoşgörüde ilerlemeyi geliştirmesi en olanaklı güç aydınlanmış tekerkin yönetimiydi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Montesquieu’nün kuramlarının bu bölümde irdelenmiş olmaları olgusuna karşın, Voltaire’in tarih konusundaki görüşlerini tarih felsefesinin doğuşunu ele alan bölüme bırakmayı öneriyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Notlar: Voltaire büyük bir hayranlık duymasına karşın Hume ile hiçbir zaman karşılaşmadı. Kendi payına Hume da Fransız felsefeciye karşı tutumunda pek yakınlık göstermedi, gerçi Voltaire Ferney’deyken ona Paris’ten olumlu bir mektup yazma konusunda inandırılmış olsa da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fransız düşünürü... Tüm aydınlanma düşünürlerince bu hareketin babası olarak kabul edilmiş olan François Marie Voltaire'ın çalışmaları, 16. ve 17. yüzyılda yepyeni bir kimlik kazanan Doğal Hak anlayışının -Protagoras'ın tarihsel sürece bakışını hatırlatan- insan deneyiminin tarihsel süreçte durmadan gelişip, yetkinleştiği görüşü ile (aklın tarihsel evrimi anlayışı ile) birleşip burjuvazinin istemleri ve çıkarlarıyla çelişmeyen bir toplum ve devlet düzeninin kurulmasında kurumsal bir dayanak durumuna gelişine örnektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Voltaire'da diğer aydınlanma çağı düşünürleri gibi insan doğasına yaraşır bir düzenin, bir tek koşulla, aklın, batıl inançların insan üzerindeki egemenliğini kırmasıyla bilimin, korkunun, özlemsel düşünüşün ve baskının doğurduğu, boş inançları ortadan kaldırmasıyla kurulabileceğini söyler. Buunla birlikte Voltaire'in din üzerine düşünceleri, özünde akla uygun bir doğal din ya da doğadini anlayışından beslenen sıkı bir Hıristiyanlık eleştirisi veren ve evreni yarattıktan sonra, bir daha dönüp arkasına bakmayan bir tanrı tasarımı oluşturan deizme karşılık gelir. Aslında aydın bir despotizm yönetimi ile kurucu monarşi yönetimi anlayışlarını birlikte sürdürmüş, aydınlanmış bir monarkın (tekerkin) yönetimini ideal bir yönetim tarzı olarak yaşamının sonuna değin savunmuş olan Voltaire'da din, halkın aydınlanmış bir seçkinler öbeği, aydın bir azınlık tarafından yöneltilmesi düşüncesine -Sokrates'teki entellektüel elitizmini akla getiriyor- destek sağlayıcı bir öğedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Voltaire toplumsal düzende sınıfların varlığını çok doğal karşılamış, zengin ve fakirlerin olmasının kaçınılmaz olduğunu söylemiştir. Fakat, herşeye rağmen onun feodalizmin köleleştiren düzenine, keyfi yönetime, sansürü ve siyasal baskıya, kilisenin hoşgörüsüzlüğü ve dogmatizmine karşı kararlı direnişi ve karşı çıkışı, onun sınıfsal soruna bakış açısındaki yetersizliğiyle gölgelenemeyecek denli takdire değerdir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-4103525762830615175?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/4103525762830615175/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=4103525762830615175' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/4103525762830615175'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/4103525762830615175'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/11/francois-marie-voltaire.html' title='Francois Marie VOLTAIRE'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-1486730541004141513</id><published>2009-11-29T05:34:00.005-08:00</published><updated>2009-11-29T05:34:54.739-08:00</updated><title type='text'>Aquinolu Thomas</title><content type='html'>Aquinolu Thomas &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(1225 - 1274) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Napoli krallığının soylu ailelerinden birinin oğluydu. Derebeyi yaşamını değil, okumayı ve araştırmayı tercih etti. Dominiken tarikatına girdi. Tarikata girmesine karşı olan babası tarafından Paris’e giderken yakalanıp, şatosunda tutsak edildi. İki yıl sonra kaçmayı başardı. Büyük Albert’in öğrencisi olan Thomas, Skolastik felsefenin en büyük düşünürüydü. Öğretisi önemli ölçüde Aristoteles’in metafiziğine dayanıyordu. Ortaçağ’da Hıristiyan felsefesinin doruğu olan bu öğreti, daha sonra Katolik kilisesinin resmi felsefesi haline geldi. Skolastiğin ilk dönem anlayışında inanılan ile bilinen, birbirine denk ve birbiriyle örtüşüyordu. Thomas’a göre dini doğrular ile akıl iki ayrı bilgi kaynağıdır. Bize başka başka şeyler öğretirler. Bilmek tanıtlamak demektir. İnanmak ise açıklamayı olduğu gibi doğru saymaktır. Ona göre bilgi insana, en yüksek ışığı anlaması için ön koşullar sağlar. Thomas bilginin çıkış noktasının deney olduğunu düşünür. Duyusal bilgilerimizi genel kavramlar haline getirebildiğimiz için mantığımızla işlememiz gerekir. Kavramlar, nesnelerin özlerini bize verirler. Direkt olarak her şeyi kavrayan bir bilgi formu insanoğluna kapalıdır. Bir objeyi ancak özünü ve özünün etkilerini kavramlaştırarak bilebiliriz. Objenin düşüncemizdeki yansısı gerçeğe uyuyorsa bilgimiz doğrudur. Bu soyutlama işleminin bizi vardıracağı en yüksek kavram ‘varlık’tır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Thomas tümel kavramların nesnenin özünde olduğunu düşünür. Bu kavramlar, nesneyi nesne yapan zorunlu belirlemelerdir. Her olup biten nesnedeki özsel formların açılması ve evrimidir. Formlar, tıpkı bir tohum gibi maddede gizli bir güç olarak bulunurlar. Dünyada her olup biten belli bir ereğe göre belirlenmiştir. Oluşu başlatan da, oluşun ereği de Tanrı’dır. Thomas, evreni varlık aşamalarına böler: Cansız cisimler, bitkiler, hayvanlar, insanlar, melekler ve en yüksek basamakta da Tanrı yer alır. Varlık aşamaları gelişen hayatın basamaklarıdır. Ahlak öğretisinde, istenç özgürlüğü her türlü ahlakın ön koşuludur. Ancak özgür olan, akla dayanan düşüncelerden doğan eylemler iyidir. Aristoteles gibi Thomas’da da insan toplumsal bir varlıktır. Devlet doğal bir zorunluluktur, başındakiler bir itaat bir örnektir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-1486730541004141513?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meraklisina.blogspot.com/feeds/1486730541004141513/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7003315938078415391&amp;postID=1486730541004141513' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/1486730541004141513'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7003315938078415391/posts/default/1486730541004141513'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meraklisina.blogspot.com/2009/11/aquinolu-thomas.html' title='Aquinolu Thomas'/><author><name>AnGeLuS</name><uri>http://www.blogger.com/profile/18177368266275190540</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-920574876923160189</id><published>2009-11-29T05:34:00.003-08:00</published><updated>2009-11-29T05:34:37.426-08:00</updated><title type='text'>Archytas</title><content type='html'>Archytas&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(M.Ö. 430 - 348) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pisagorcuların en önemli başarılarının, evreni matematiksel düşüncelerle açıklama çabası olduğunu biliyoruz. Ancak, hatırlanacağı gibi, Pisagorcular matematiği sonunda bir sayılar sezgiciliği (mistiği) haline getirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlara göre nesneler arasındaki tüm oranlan sayılarla göstermek olasılığı vardır ve de bu gereklidir. Pisagorcular sayılar evreninin gerçek evrenin örneği olabileceğine inanırlar. Bu gerçek örneği incelemekle, onun bir görüntüsü olan doğayı da kavramış oluruz. Bu anlayış, kuşkusuz abartılıdır. Ancak ilk düşünmelerde bu tür abartılara her zaman rastlanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekte doğru ve yararlı olan bu düşünüş, hemen abartılarak her alana uygulanmak istenmiştir. Pisagorcuların bir başka özelliği de ikicilikleridir (düalizm). Onlar evrende biri ötekine zıt iki öğenin geçerli olduğunu benimser. Bu öğelerden biri "sınırsız" alandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ötekisi ise bu sınırsız alanda bir "sınır" çizendir. Sınırsız olan uzaydır. Bu uzayda aralık yoktur, bitişiktir. Sınırlı olan, bu uzay içine konmuş olan noktalardır. İşte bu görüşten hareket eden Pisagorcular Demokrit'inkinin tam karşıtı bir evren görüşüne ulaşırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demokrit'in boş bir uzay varsaydığını biliyoruz. Oysa Pisagorcular uzayı madde ile aynileştirirler. Başka bir deyişle, uzayın aynı cinsten olan sıvı bir madde olduğuna ve sıvı içinde dönüşüm yapan hareketlerde bulunduğuna inanırlar. Demokrit ise boş uzayda atomları hareket ettirir. Pisagorcular ile Demokrit arasındaki bu karşıtlığın yeni zaman felsefesinde yeniden güncelleştiğine tanık
