<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><rss xmlns:atom='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' version='2.0'><channel><atom:id>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391</atom:id><lastBuildDate>Tue, 05 Jan 2010 16:17:30 +0000</lastBuildDate><title>Merak Uyandıran Konular</title><description>Merak Uyandıran Genel Kültür Konuları</description><link>http://meraklisina.blogspot.com/</link><managingEditor>noreply@blogger.com (AnGeLuS)</managingEditor><generator>Blogger</generator><openSearch:totalResults>484</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>25</openSearch:itemsPerPage><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-3674390813182402898</guid><pubDate>Wed, 23 Dec 2009 20:38:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-12-23T12:38:54.320-08:00</atom:updated><title>Drakula</title><description>DRAKULA &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;Bram Stoker&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bram Stoker'ın anıtsal eserinin yanı sıra,19.yy.'da vampirler hakkında yazılmış başka eserlerde vardır.1819 yılında Dr. John Polidori "Vampyre"'indeki kahraman/suçlu vampir Lord Ruthven karakterini ünlü şair Lord Byron'un etkisi altında kalarak yaratmıştır. Polidori, temelinde Lord Byron'dan aldığı önerilerle bir vampirin ürkütücü hikayesini ortaya çıkarttı. Bazı insanlar bu hikayeyi aslında Lord Byron'un yazdığını düşünseler de, durum böyle değildir. Hikayenin yazarı Polidori'dir. Mary Shelley'in yazdığı "Frankenstein"adlı eseri ise,o dönemin rekabet halindeki aynı tür vampir hikayelerinin dışında yer almaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha sonra 1872'de Stoker'ın İrlandalı bi yurttaşı olan Joseph Sheridan Le Fanu tarafından "Carmilla" yazılmıştır. Bu eserin Stoker'ın çalışmasını etkilediğine şüphe yoktur.Yine de La Fanu'nun eserindeki vampir dişiydi. Biraz daha geriye bakacak olursak 1847'de yazılmış "Varney The Vampyre" adındaki esere rastlarız. Döneminde popüler bir korku hikayesi olmasına rağmen,kalitesi tartışılır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazılmış bütün hikayeler arasında Bram Stoker'ın "Drakula"sı en iyi vampir hikayesidir. Bir yüzyıldan daha fazla zaman sonra bugün bile 1897'de yarattığı Drakula en çok bilinen vampir imajıdır. Yine de aslında 2 Drakula vardı. Biri Stoker'ın uydurma yaratığı,diğeri ise gerçekte yaşamış olandı. Gerçek olan Vlad Tepeş, kazıklı Vlad ya da şeytan anlamına gelen Drakul olarak biliniyordu. Aynı zamanda O'na "Drakul'un oğlu"anlamına gelen Drakula da deniliyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;Vlad Drakula&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vlad Drakula 15.yy'da yaşamış gerçek bir Romanya prensiydi. Ordusunu Türklere karşı kışkırtmakla ünlüydü. Romanya'da bugün bile O'na bir kahraman gözüyle bakılmaktadır.(Örneğin Romanya ordusu, modern bir saldırı helikopterine AHO1-RO Drakula ismini vererek O'nu onurlandırmışlardır.) Kahraman olmasının yanı sıra Vlad bir seri katil ve en favori öldürme şekli kazığa geçirmek olan canavar ruhlu bir adamdı.Bu bir çeşit çarmıha germe işlemiydi,ama kurban çarmıha asılmak yerine uzun,sivri bir sırıkla alttan kazığa geçiriliyordu. Diğer bir şekilde söyleyecek olursak kazık vücudu dikey bir şakilde geçerdi. Daha sonra bu bir orman dolusu vücut,onları seyretmekten ve kulak tırmalayıcı seslerini dinlemekten zevk alan Vlad Drakula için sergilenirdi. İddiaya göre Vlad bir keresinde 20.000 Türkü bu şekilde öldürüp düşmanlarını korkutup uzak tutmak için kazığa geçirilmiş tüm bedenleri bostan korkulukları gibi sıra sıra dizmişti. Vlad caniliğini sadece kurbanlarını kazığa geçirmekle sınırlandırmıyor aynı zamanda onları pişirip doğramaktan da zevk alıyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vlad Drakula gerçek bir vampir olmadığı gibi yine de modern vampir hakkında en inanılabilir tanıma sahipti. Vlad Drakula yemeklerinde kurbanlarının kanlarını çorba gibi ekmeğini batırıp içerdi.Bu söylenti 1463'te bulunan en kurallara uygun ve dürüstçe hazılanmış belgelerden biri olan "The Story of a Bloodthirsty Madman called Dracula of Wallachia"ile uygunluk göstermektedir. Yani Vlad'ın insan kanı içmekten gerçekten zevk alıyor olması oldukça mümkündü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: red;"&gt;Kazıklı Voyvoda (Vlad)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vlad Drakula'nın etkisi altında kalan, Bran Stoker'ın yarattığı vampir daha esaslıydı ve oldukça açık bir şekilde bilinen film versiyonlardaki kötü karakterden çok daha çirkindi. ---1922'de yapılan Alman filmi Nosferatu'da Stoker'ın tam olarak istediği gibi betimlenmiş olduğu söylense bile--- Şunu hatırlatmak gerekir ki;efsaneye uygun olarak vampirler esasen çirkin,kokulu,çürümeyen cesetlerdi. Stoker ve 1922 filmi Nosferatu,modern,nazik ve kibar versiyonlarından çok farklı olarak grotesk bir vampir geleneğini izlemişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Paranormal dünyada, vampirlerin geceleri dolaşması ve gündüzleri de mezarlarında kalması, astral projeksiyon fenomenlerinden biri olabilir. Bunu a fiziksel bedenden ayrılan ruhun astral uçuşa geçmesi ve üç boyutlu maddesel dünyadan ayrılması olarak açıklayabiliriz. Astral beden fiziksel bedenden ayrılarak –inançlara göre- beden dışı tecrübelerle seyahat eder. Eski dini inançlarda yoğun olarak bahsi geçen bu tecrübe vampirlerin kan ararken kullandıkları bir yöntem olarak algılanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlara ilaveten, vampirizm de geçen kimi psiko cinayetlerin işlenmesinde modern tıpta açıklanan bazı bilimsel temellerin sonuçları görülmektedir. Bu açıklamalar 1990 yılında Daniel C. Scavone’un kabataslak üzerinden geçerek yazdığı “Vampires” kitabında yazdığı senaryolarla bağlantılıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son yıllarda bazı yazarlar, geçmiş zamanda vampir olduğu iddia edilen insanların aslında medikal hastalıklarının pençesinde oldukları teorisini öne sürmüşlerdir. Bunlardan bir tanesi de günümüzde ‘porfiri’ olarak anılan hastalıktır. Bu hastalıkta kırmızı kan hücrelerinin (alyuvar) yeteri kadar üretilememesi söz konusudur ve bu belirti karanlık çağlarda bilgisiz insanlar tarafından vampirizm vakaları için çıkardıkları bir sonuçtu. Söylemek burada gereksiz olsa bile hala bir çok inananının bulunduğunu farz edersek o insanlar aslında vampir değillerdi. Porfiri teorisini açıklamamızın sebebi sadece şu anki vampirlere inananların irrasyonel inançlarının ne olduğunu göstermek içindir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir başka hastalık çeşidi olan ve yine vampir vakalarında insanların şüphesini uyandıran günümüzde kansızlık hastalığı olarak bilinen anemidir. Kandaki alyuvarların sayıca azalması ya da yetersiz hemoglobin(demir elementi içeren ve oksijeni taşıyan) içermesiyle ortaya çıkan bir hastalık olan aneminin belirtilerinden biri derinin soluklaşması ve soluk darlığıdır ki bu da vampirizmin kesin işaretleri sayılırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Katelepsi ise vampirizm vakalarında yapılan hatalarda görülen bir başka hastalık türüdür. Bu hastalıkta hasta kendiliğinden hareket etme yeteneğini yitirerek bir kez aldığı duruşu değiştirememesi ve bazen tam olarak edilgen duruma gelmesidir. İlginç olan hastanın, normal bir insanın rahatsız olacağı konumlarda hareketsiz olarak uzun süre kol ve bacaklarını tutabilmesidir. Bu da tarihte bazı insanların nasıl diri diri gömüldüğüne ilişkin bir neden sayılabilir. Duyma ve görme yeteneğine sahip olan çevresindeki olanları algılayabilir ve bilinci yerindedir. Kaslarını hareket ettiremediği için yardım çağrısı yapması imkansızdır. Bu psikomotor hastalık vampirizm ile ilgili yaratılan kafa karışıklığına ve insanların vaktinden önce kefen giymesine dair ciddi bir analiz ve hayal gücü üretmemize yardımcı olacaktır. Ortaçağ Karanlığında bu tür belirtiler gösteren insanlardan korkan halk onların vampir olduğunu ve derhal gömülmesini talep etmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu hastalıklar gibi bir çok başka kan hastalıkları ya da fiziksel veya mental rahatsızlık gösteren insanlar vampir veya şeytan özelliklerine sahip oldukları için yargılandılar. Derisi bozulan veya gitgide çirkinleşenlerin de ilkel insanlar tarafından vampir olduklarına inanılırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada psikolojik faktörlerde büyük rol oynamaktadır. Eğer kitlesel olarak bir vampir inancı var ise, onlar bunun gerçek olduğunu düşünmeleri normaldi ve bilim dışı inançların etkisinde olan bir kitleden nasıl gizemli veya doğal fenomenleri açıklanması beklenebilir ki? Vampir inancı da bu şekilde açıklanamayan şeylerin dayatıldığı bir kültür olarak günümüze kadar gelmiştir. Cehalet ve korkunun, hurafelerin kuvvetlendirilmesinde ve yayılmasında çok önemli katkısı olmuştur. Ve günümüzde ya da gelecekte olan olaylarında önümüze bakmak için, insan ruhsal yapısı değişmedikçe vampirizm olgusundaki meydana gelen sonuçların başka varyasyonlarının üretilmesinin an meselesi olduğunun aşikar olduğunu söylemek gerekir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-3674390813182402898?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/drakula.html</link><author>noreply@blogger.com (AnGeLuS)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-8660638967356893284</guid><pubDate>Wed, 23 Dec 2009 20:37:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-12-23T12:37:01.393-08:00</atom:updated><title>Kan Emici Kontes</title><description>KAN EMİCİ KONTES &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vampir miti,"Blood Countess" olayı gibi birkaç olağandışı bilgiden yola çıkılarak ,tarihsel bir olgu gibi gösterilebilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;16. yy Macar Kontesi Elizabeth Bathory'nin yaptıkları ,korku hikayelerine rakip olacak cinstendi. Bazıları O'nun şeytandan daha kötü olduğunu söyleseler de ,işlediği suçlar "kötü" kavramının çok ötesindeydi.Bram Stroker, vampirler hakkındaki romanının araştırmasını yaptığı sıralarda Sabine Baring -Gould'un "The Book Of Werewolves " adlı kitabına rastladı.Bu çalışmada "Blood Countess" denilen merhametsiz bir kadının yaptıkları anlatılıyordu.Görünüşe bakılırsa bu hikaye Stroker'ın Kont Drakula'yı yaratmasında esin kaynağı olmuştur. Gerçekte Elizabeth'in kuzeni Stephan Bathory bir gün Transilvanya'da bir prens olacaktı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elizabeth iyi eğitim görmüş,akıllı bir kadın olmasına rağmen çok acımasız ve zalim bir kişiliğe sahipti. Anlaşılan kocasının ölümünden sonra ortaya çıkan ölüm korkusuyla ,uşaklarına ve kölelerine karşı sadist davranışlar içersine girmişti. Sonsuzluk ya da uzun hayat olmazsa bile en azından kan banyosu yaparak genç görünümlü bir ten elde etme çabasındaydı. Kocası bir asker olarak, savaşta esir düşmüş Türk askerlerine duygusuzca işkence ederdi ve Elizabeth aslında, nasıl zulmedileceği hakkında bilgileri kocasından almıştı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söylendiğine göre Bathory, çok sayıda kadın öldürmüş ve yaptığı insanlık dışı eylemlerinde kendinden mevki olarak aşağıdaki kimseler tarafından yardım görmüştür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bathory, kurbanlarını dövmeyi alışkanlık haline getirdiği gibi aynı zamanda onları sakat bırakırdı. Yine söylentilere bakılırsa Castle Csejthe adlı evinin yakınlarında kurbanlarından bazılarını kışın karlı ve soğuk havasında üzerlerine buzlu su dökerek dondururdu. Bunun dışında olası yamyamlık davranışları da sergilemekteydi. İddiaya göre Bathory bir defasında, yaşayan hizmetçi bir kızın vücudundan bir çok ısırık almıştır. Blood Countess 'ın genç kalma umutları için bakire genç kızların kanıyla banyo yaptığı gibi efsanevi hikayelerde vardır. Başka bir kaynağa göre de 650 kızı öldürüp kanlarını içtiği söylenir.Yine de kesin olan tek bir şey vardır ki, o da Elizabeth Bathory gerçekten varolmuş ve şeytanca işler yapmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölü sayısı arttığında Bathory'nin uşakları cesetleri şatonun dışına attılar. Kan içindeki ölü vücutları bulan köylüler doğal olarak onların vampirler tarafından öldürüldüğünü düşündüler dedikodular böylelikle yayılmaya başladı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bathory 1610 yılında, genç yaştaki kızları öldürme teşebbüslerinden sonra tutuklandı. Büyücülükle ilgisi olduğu iddiası tutuklama nedeni olarak gösteriliyordu. Söylentilere göre, kurbanların cesetleri kanlar içinde şatosunda bulunmuştu.1611 yılında yapılan 2 duruşmada Bathory'nin işlediği suçlar hakkında tek ve gerçek ifadesi alındı.Kendisi bizzat mahkemede ortaya çıkmadığı halde ,uşakları orda bulunuyordu. Mahkemenin ardından Kontes'in sadık uşakları yetkililer tarafından öldürüldü ve Elizabeth, Karpatya dağlarında bulunan şatosundaki yatak odasına ,ölümünden yıllar sonrasına değin hapsedildi. O'nun hakkında anlatılan efsaneler hala devam etmektedir. Bugün bile bazı insanlar Bathory'nin hayaletinin ,anavatanı olan Karpatya'da geceleri etrafta dolaşarak kan aradığını söylerler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elizabeth Bathory'nin hikayesi bize, vampir efsanelerinin, akli dengesi bozuk bir katilin gerçek hayatta yaptıklarının yanlış yorumlanmasıyla ne kadar fazla desteklenebileceğini ve cahil insanların inançlarını nasıl beslediklerini&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-8660638967356893284?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/kan-emici-kontes.html</link><author>noreply@blogger.com (AnGeLuS)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-5915643117640779108</guid><pubDate>Wed, 23 Dec 2009 20:36:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-12-23T12:36:03.097-08:00</atom:updated><title>Vampirler...Romantik Şeytan</title><description>Romantik Şeytan &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;New Orleans’lı 19. yy’ın ünlü Voodoo kraliçesi Marie Laveau bir keresinde kendisinin vampir olduğunu söylemişti, değildi ama 1800’lerin sonunda, New Orleans’ta tanınmış yazar Lafcadio Hearn Laveau’nun vampir olduğunu düşüncesine katılmıştı. — en azından böyle tahmin ediyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhtemelen Hearn bir zamanlar yaşamış olan Laveau ‘un kızıyla konuşuyordu ve kızının ismi de Marie’ydi. Hem sonra Bay Hearn bir romantikti .Yunanistan’da doğmuş ve aşina olduğu Voodoo topluluğunun bulunduğu New Orleans’da gazeteci yazar olarak ün yapmıştı. Daha sonra egzotik Japonya’ya gidip evlenerek oraya yerleşmişti. Lafcadio Hearn emin olmak için vahşi tarafta yürüdü ama Marie Laveau hakkında ileri sürdüğü iddia tamamen inanılmaz değildi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;19. yy. New Orleans büyücülüğünde horoz kanının çıkarılıp içildiği söylenmiş ve aslı olmayan vahşi hikayelerle, büyü dinine inananların, çocukları kazanlar içinde pişirip yedikleri söylentisi yayılmıştır. Bunlar gerçek olmamasına rağmen bazı insanlar “Black Death” ve benzeri vebaların vampirler tarafından yayıldıklarına inandıkları gibi, büyücülük hakkındaki bu söylencelere de inanmışlardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat büyüleyici Marie’yi vampir olarak adlandırmanın başka bir sebebi de olabilir.Yoksa ona “Vamp” mı demeliyiz ?! O hem şehvetli hem de doğaüstü güçlere sahipti ve Laveau Eski Avrupa’nın, cinsel mesaj taşıyan ve bununla beraber gece ölümden geri dönerek kan arayan vampirlerden farklı değildi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kraliçe Viktorya döneminde vampirlerin, bilinçaltı şehvet dürtüsü, uydurma Dracula yoluyla yüzleştirilmiş olmalı. Ama eski bilgiler,gece ziyaretlerinin amaçları çok da belirsiz olmayan iki şeytandan bahseder. Belki de onlar vampirler hakkındaki inançları desteklemişlerdir. Bu romantik şeytanlar hem erkek hem de mitolojiye göre erkeklerin rüyasına giren ve onlarla cinsel ilişki kuran dişi şeytanlardır. (incubus, succubus) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kabusları, Freud’un bilinen ve modası geçmiş, korku ya da cinsel dürtülerin bastırılması analiziyle bağdaştırarak açıklayabiliriz.Ama Ortaçağ’da birinin yatak odasını ziyaret eden şeytan görüntüleri su götürmez şekilde incubus (erkek), succubus (dişi) ifritlerin işleriydi. Bunlar insanlara uyku sırasında saldıran yaratıklardı (bu aynı zamanda modern çağda “uzaylıların adam kaçırma “ inancının da ortaya çıkmasına neden olabilir mi?). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu, gece ortaya çıkan şeytanlar, kurbanlarını uyku esnasında geçici olarak felç eder ve onların istemleri dışında kurbanlarıyla cinsel ilişkiye girerlerdi. Bu romantik gece yaratıkları günümüzde, baskılardan,bunalımlardan dolayı ortaya çıkan bastırılmış cinsel duygular ve din kurumu tarafından aşılanmış suçluluk duygusunun sonucu olarak açıklanmıştır — Bu en azından bir görüştür. Vampir efsanesi incubus ve succubus masallarından, kurbanlarıyla ilişkiye girmek yerine kan içmeleri dışında çok da farklı değildir. Bunun dışında gerçek bir Freudçu’nun davranış analiziyle, bu olaylar hakkında söz alabileceği şüphe götürmez. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazıları dişi cinlerin (succubus) aslında çok parlak olduğunu ve istediğinde kılık değiştirip bir kadın şekline bürünebildiğini, amaçlarının da yeni küçük şeytanlar yavrulamak için bir erkekle çiftleşmek olduğunu söylerler.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-5915643117640779108?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/vampirlerromantik-seytan.html</link><author>noreply@blogger.com (AnGeLuS)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-8826318664001402499</guid><pubDate>Wed, 23 Dec 2009 20:33:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-12-23T12:33:03.879-08:00</atom:updated><title>Vampirler Ve Cehalet Çağı</title><description>VAMPİRLER VE CEHALET ÇAĞI &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vampir efsanesi her zaman doğal bir fenomen olarak açıklanmıştır, diğer bir şekilde bu durum ilkel ve ilmi bilgiden yoksun insanlara açıklanamazdı. Belki de en hayret verici inanç Orta Çağ Avrupası’nda bir çok insanın ölümüne sebebiyet veren “Black Death”(Kara Ölüm) denilen hastalığın aslında vampirlerin işi olduğuna inanılmasıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Black Death” bildiğimiz kadarıyla pireler ve farelerden yayılan bir çeşit vebaydı ve 1300’lü yıllarda Avrupa nüfusunun neredeyse 1/3’ünün ölmesine neden olmuştu.O zamanın insanları nasıl olduysa bu ölümlerden bir çoğunu vampirlerin yaptığı fikrinde birleşiyorlardı. Belki de vebanın vampirlerden yayıldığını düşünmüş olabilirler. Bazı durumlarda ise ölen bir akrabanın geri dönüp bir kurban aldığına inanılırdı (aslında vebadan ölen bir kurban). Bir diğer şekilde ölü bir düşmanın vampire dönüşmüş halde geri dönüp birilerini öldürebileceğine de inanılırdı. Bu yüzden bir çok mezar kazılmış ve vampir olduğundan şüphelenilen insanların vücutları tekrar öldürülmek üzere çıkarılmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vampirlerin mezarlarını belirlemek için bir takım ahmakça metotlar kullanılıyordu. Örneğin bir bakire atın üzerine çıplak yerleştirilip, mezarlığın içinden geçirildiğinde eğer at belirli bir gömüt üzerinden yürümek istemezse bu yerin bir vampirin mezarı olduğu varsayılırdı ve ölü mezardan değişik şekillerde öldürülmek üzere çıkarılırdı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En saçma vampir inanışları vampirleri öldürmek ve vampirizmi durdurmak için kullanılan metotları kapsar. Şunu hatırlatmak önemlidir ki, bugün bize bu denli saçma gelen inançlar nasıl bir cehaletin hüküm sürdüğü bir çağda insanların umutsuz bir şekilde batıl inançların bu denli etkisi altında kalmasına neden olmuştur! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölüler kimi zaman yüzleri güneye bakacak şekilde gömülürlerdi. Eğer ölü bir vampire dönüşmüşse mezarın yeri ölünün kaçma girişime tedbir olarak daha derin kazılır ve dış yüzey ters olacak şekilde yerleştirilirdi. Tahta kazıklar bazen mezarın üzerine dikilirdi .Böylelikle eğer vücut mezardan kalkmaya yeltenirse kendini kazığa saplamış olurdu. Kalpten saplanması umut edilirdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cesetler bazen ölümden geri dönüşlerini zorlaştırmak için halıyla yada bir takım kumaşlarla sarmalanırdı bazen de kolları ya da bacakları halatla bağlanırdı. Ölünün dönüşünü önlemek için genellikle mezarın üzerine büyük kayalar yerleştirilirdi (Bu belki de mezar taşı yapımcılığının başlangıcı olabilir mi?!) ve şunu eklemek gerekir ki bir takım insanlar vampirlerin ölümden sonra da yaşayan bir çeşit hayalet olduklarını düşünüyorlardı. O zaman bir hayaleti mezarında tutmak için taşa mühürlemekten daha iyi bir yol olabilir miydi?! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölümden sonraki doğal bedensel çürüme süreci insanları aslında ölülerin gerçekten de vampirlere dönüştüklerine inandırmıştır. Saçın ve tırnakların uzamaya devam etmesi, yaşamın da devam ettiğinin, ölünün bedeninde gazdan dolayı meydana gelen normalden fazla şişkinlik, hala beslendiğinin göstergesi sayılıyordu. Kan bazen bedensel bozulmanın bir sonucu olarak ağza yakın bir yerde bulunuyordu bu da ölünün kan içtiğinin belirtisi olarak algılanıyordu ve genellikle cesedin soluk teni ve garip görünüşü,vampirin kana ihtiyacı olduğunun bir göstergesiydi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cahil insanlar vampir saldırılarının önüne geçmek ve bunları engellemek için de yine aynı şekilde batıl inançları izlediler. Bunlardan çoğunlukla en çok bilinen iki tanesi vampirleri korkutup kaçırmak için kullanılan bitkiler, “wolfsbane” (kurtboğan) ve tabii ki sarımsaktı. Ortaçağ boyunca insanlar, ölünün korkunç kokusunun – özellikle veba salgını süresince – ölüm nedeniyle bağlantılı olduğu teorisine inanıyorlardı. Ve bu ölümler bir şekilde vampirlerle ilişkilendiriliyordu. Muhtemelen ölüm kokusuna karşı, etkisini gidermek için sarımsağın güçlü kokusu kullanılıyordu. Bunun dışında sarımsak eski Romalılarda dahil olmak üzere çağlar boyu ilaç tedavisinde kullanılan bir bitki olmuştur. Çok ciddi olmasa da modern bilim bile sarımsağın bazı durumlarda insan sağlığında önemli yeri olduğuna inanmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar vampirlere dair inançlarını meraklı bir şekilde geliştirmişlerdir. Bazıları siyah bir kedi ya da köpeğin herhangi bir cesedin üzerinden atlamasını, ölünün vampire dönüşebileceği şeklinde yorumlarlardı. Bukovinian bilgilerine göre kül ağacından yapılmış bir kazık intihar ederek ölenlerin göğsünün arasından çakılmalıdır çünkü intihar etmenin vampirizmin nedenlerinden biri olduğu varsayılırdı. Eski İngiltere’yi de kapsayan bazı kültürlerde intihar edenlerin vampire dönüşmelerine engel olmak için, dört yolun kesiştiği yerlere (yolların haç işaretini oluşturması nedeniyle) gömülürlerdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir çok insanın vampirleri yok etmek için kendilerine has değişik metotları vardı. Bazı İslav milletleri, kül ağacından yapılmış bir kazığın vampirin göğsünden saplandığında onu öldürebileceğine inanırdı. ---- Bu bir çoğunun gözde metodudur, kalpten çakılan bir kazık. Her nasılsa bir çok farklı yerde kazıkların yapılacağı belirli ağaçlar seçilmiştir. Örneğin Silezya’da meşe ağacı bu işi görürdü, Sırbistan‘da ise alıç ağacı gerekli görülürdü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun dışında vampir olduğundan şüphelenilen ölülerin kafaları, balta ile kesilirdi. Bazen de cesetler su göletlerine atılmış yada yakılmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu inançların temelinde halkın genel cehaleti yatıyordu ama vampir efsanesinin en büyük trajedisi vampir söylencesine olan inancın, iyi yada kötü din kuruluşunu etkilemesiyle gerçekleşmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orta çağ Avrupası’nda kilise, vampirlerin varlığını onaylamış ve bir inanca bağlı olmayan mitlerden alıp vampir kavramını şeytanın yaratıklarından biri olduğu yönünde değiştirmiştir. Vampir açıkça kötülüğün ve dinsizliğin bir parçası olsa bile, ölümden sonra hayat, bedenin dirilişi, maddesel değişim (ekmekle şarabın İsa peygamberin etiyle kanına dönüşmesi) gibi Hıristiyanlık öğretilerini destekleyen bir inanılabilirliğe sahipti. Ekmek ve şarap kavramı İsa’nın son yemeğine dair genel bir kavramdır ve Hıristiyanlar arasında İsa’nın kanı ve bedeninin paylaşımının bir simgesidir. Bu inancı benimsemiş ve İsa’nın kanını içen insanlar, kendi kanlarını içen şeytanlara yani vampirlere karşı daha güçlü olurlardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orta çağ boyunca kilise vampirlere olan inancın doğruluğunu kabul etti ve vampirizmi yalnız başına sona erdirmek için gereken yetiyi kazandı.Bu durum giderek güçlenecek ve 2 yüzyıl sonra 1489’da bir dönüm noktası olan “Malleus Maleficarum”adındaki kitap ortaya çıkacaktı. Bu aslında cadıların zulmünü anlatan bir kitap olarak tasarlanmış olmasına rağmen aynı şekilde kötü kalpli vampirler içinde uygulanmış olabilir. Ne yazık ki bir çok cahil insan yazılanlar nedeniyle boş yere işkence görmüş ve hiçbir iyi neden olmadan idam edilmişti. Bu kitap İngilizce’de “The Hammer Against Witches” olarak biliniyor ve sözde şeytanla işbirliği içindekileri tanımak, zulümlerinden korunmak için yol gösteriyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanrı bilimci olan Leo Allatius’un 200 yıl sonra bulunan yazıları, kilisenin hala vampirlere karşı olan inancını sürdürdüğünün bir kanıtıdır. Allatius kilisenin öğrencisi olarak Yunanlılardaki vampir kavramı üzerinde çalıştı. 1645’te yaptığı “On The Current Opinions Of Certain Greeks” isimli çalışmasında vampirlerin sık sık aforozun sonucu olduğu kararına vardı. Vücudun çürümemesi ve bedenin maddesel olarak dünyayı terk edemediği görüşü Yunanlılarda vampirizmin ispatıydı. Şişmiş bir vücut da aynı şekilde olası vampirizmin bir kanıtıydı. Bazı vücutlar yeteri kadar hızlı bir şekilde çürümeyebiliyordu.Bu da aslında toprağın kimyasal tipiyle ya da soğuk hava derecesiyle bağlantılıydı. Bedensel şişkinlik ise tümüyle ölünün doğal olarak ürettiği gazların bir sonucuydu. Birçok insan haksız yere vampir olmakla suçlandı. Bedenin çürümemesinin bir eksiklik olarak nitelendirilmesine karşın bu durum aynı zamanda kutsallığın ve azizliğin işaretiydi. Aralarındaki fark ise vampir olarak varsayılan bedenin tam anlamıyla bozulmamış olsa da garip, soluk ve şişkin bir şekle dönüşmesiydi .Oysa azizin kutsal bedeni neredeyse mükemmel, el değmemiş ve sanki hala yaşıyor izlenimi verirdi. Ayrıca vampirler çürümenin olmadığı süre içinde bile kutsanmış bedenlerin aksine kötü kokarlardı, sarımsağında bu kokunun üstesinden gelmek için kullanıldığını hatırlatmakta fayda var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha gerilere bakacak olursak ilk Hıristiyan Yunanlılarda aforoz etme yetkisi olan rahip yada piskopos, aynı şekilde günahkarın vücudunun çürümesine engel olunmak içinde izin verebilirdi. Böylelikle günahkarın ruhu cennete gitme özgürlüğünden yoksun olacak ve günahları affedilinceye kadar yeryüzünde kalacaktı. Görünüşe göre batı kilisesi de bu inancın aynı şekilde etkisi altındaydı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10. yy’da Bremen’in başpiskoposun St. Libertius’un da buna benzer bir yetkisi vardı. Ona göre; bazı korsanları aforoz etmek için; iddiaya göre içlerinden birinin vücudunun yıllar sonra bile hala bozulmamış olduğunun tespit edilmesi gerekmekteydi. Görünüşe göre bedenin küllere dönüşmeden önce, günahları için piskopos tarafından bir bağışlanma isteğine inanılıyordu. Bu nedenle rahip, olası vampirleri aforoz etmek ya da bu kararı bozma gücüne sahipti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Leo Allatius belki de, vampirlerin şeytanın hizmetinde olan ve geceleri av peşinde koşan yaratıklar olduğunu resmen ilan eden ilk bilgindir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kilisenin vampirler üzerindeki gücünün kanıtlarının (vampirleri korkutmak için kullanılan kutsal haç vb.) hepsi en azından Ortaçağ İngiltere’sinde belgelenmiştir. Newburgh’lu William adı verilen yazar M.S. 12. yy’da ölen bir adamı ele almıştır. Söylendiğine göre bu adam karısına eziyet etmek için ölümden geri dönmüştür. Bu olayın yerel halk ve rahip üzerinde oluşturduğu dehşet nedeniyle bölgenin piskoposu, ölenin geçmişte işlediği tüm günahları affetmiştir. Mezar açılmış ve gerçek yazılı bağışlama, “vampir”in vücudu üzerine yerleştirilmiştir. İnsanlar cesedin vücudunun çürümeye dair hiçbir iz taşımaması ve oldukça iyi bir durumda olması nedeniyle şaşırmışlardı – ya da tam tersi - ama neyse ki yazılı bağışlama herkesin iyiliği için bir kez daha mezarın içine yerleştirilir, bu şekilde vampir bir daha kimseyi ziyaret edemeyecektir! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şunu not etmek gerekir ki, vampirleri yok etme metodu – resmi kilisede belgelendiği şekilde- köylülerin mezarda bulunan vampirlere uyguladıkları olağan metotlardan (cesedi yakma, kalbini çıkarma,kafasını kesme ya da kalbine kazık çakma vb.) daha uygar ve yasalara uygundu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1700’lü yılların başlarında Paris’teki Sorbonne Üniversitesi, toplumsal uygulamalardan biri olan, ölünün vampire dönüşmesini engellemek için bedenin biçiminin değişmesi fikrine resmi olarak karşı çıkmıştır. Bunun ardından Sarbonne Üniversitesi belirgin bir şekilde temelinde mantıksız batıl inançların yattığı bir uygulama olan, vampir olduğu varsayılan cesetlerin şeklinin değiştirilmesi fikrine karşı koyarak radikal bir pozisyon almış oldu. Bunun dışında vampirlere inanış hakkında akıllı eleştiriler de yapılmıştır. Örneğin Fransız rahip olan Dom Augustine Calmet 1746’da “A Treatise On Apparations Spirits And Vampires a.k.a The Phantom World” – Hayaletler ,Ruhlar Ve Vampirler hakkında bilimsel bir kitap – Hayali Dünya – adında vampirlerin varlığını sorgulayacak kadar cesur bir kitap yazmıştır. Calmet o günlerde kol gezen, vampirler hakkındaki tüm söylencelere meydan okuyarak bir inancı benimseyebilmesi için ilk önce kanıta ihtiyacı olduğunu belirtmiştir. Calmet özellikle vampirlerin ölümden geri dönme gibi insanüstü işler yapabilmeleri konusuna şüpheyle bakmıştır. Bunun yanı sıra Avrupa’nın her tarafında, varsayılan vampir salgınının gerçekte neye dayandığı hakkında analiz ve kritikler yapmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak cehalet çağları ve buna bağlı batıl inançlar, bilimsel metotların kullanıldığı akıl ve aydınlanma çağına yol vermiştir. Tıp bilimi “Black Death” gibi vebaların şeytan ve metafiziksel vampirler tarafından yayılmadığını kanıtlamaya muktedir olmuştur.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-8826318664001402499?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/vampirler-ve-cehalet-cag.html</link><author>noreply@blogger.com (AnGeLuS)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-624622221160752925</guid><pubDate>Wed, 23 Dec 2009 20:31:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-12-23T12:31:00.415-08:00</atom:updated><title>Tarihteki Vampirler</title><description>TARİHTEKİ VAMPİRLER &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vampirler ne zaman başladı? Diğer bir çok efsane gibi başlangıç tarihi tam olarak bilinmiyor;ama vampir hikayesinin kanıtı Mezopotamya’daki Tigris (Dicle) ve Euphrates (Fırat) nehirlerinin yakınındaki Kildani’de, kil yada taş tabletlerin üzerine yazılmış Asur yazıtlarında bulunmuş olabilir. Kildaniler diyarına, İncil’de geçen Abraham'ın asıl evi olan "Ur of the Chaldeans" da denir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Lilith", İbranilerin kutsal kitabında geçen muhtemel vampirlerden biridir ve kitapta tasvir edilmiştir.İsaiah'ın kitabında geçiyor olsa bile Lilith'in kökleri daha çok Babillilerin "demonolojisine" benzer.Lilith geceleri bir baykuş görüntüsüne bürünerek dolaşan bir canavardı.Avlanmak için yeni doğmuş çocukları ve hamile kadınları arardı. Lilith, geleneğe uygun olarak Adem'in,"Adem ve Havva" olmadan önceki karısıydı, ama daha sonra şeytanın tarafına geçti çünkü Adem'e itaat etmeyi reddetti.Bir takım olağandışı tutkuları vardı ve doğal olarak kötünün gözüyle bakıyordu.Ve sonuç olarak Adem 'in ve Havva'nın çocuklarına (yani tüm insan soyundan olanlara) saldıran bir vampire dönüştü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vampirlerle ilgili söylenceler Akdeniz’deki Mısır, Eski Yunan ve Roma uygarlıkları boyunca süregelmiştir. Eski Yunanlılar, çocuklarını yiyen ve kanlarını içen strigae veya lamiae'ya inanırlardı. Lamia mitolojide Zeus'un aşığı olarak geçer, fakat Zeus'un karısı Hera ona karşı savaşmıştır. Lamia delirmiş ve kendi dölünü öldürmüştür. Daha sonra da geceleri diğer insanların çocuklarını da aynı şekilde öldürmek için avlanmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin, Yunanlılar ve Romalılar tarafından bilinen bir hikaye Mennipus adında genç bir adamın düğününden bahseder. Düğünde tanınmış bir filozof olan Tyana'li Apollonius çok güzel olduğu söylenen gelini dikkatlice inceler. Apollonius sonunda gelini vampir olmakla suçlar ve hikayeye göre (daha sonra bu hikaye MS 1. yy’da Philostratus isimli bir akademisyen tarafından anlatılmıştır) gelin "vampirizm"i kabul eder. İddiaya göre Menippus ile evlenmesinin sebebi elinin altında içecek taze kan bulundurmak içinmiş. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vampir hikayeleri canavarların kiang shi. diye adlandırıldığı eski Çin'de de yer almaktadır. Aynı şekilde eski Hindistan ve Nepal'de de vampirlerin yaşadığı öne sürülmektedir (en azından efsanevi olarak . Mağara duvarlarındaki eski çağlara ait çizimlerde bir takım yaratıkların kan içtiği gösterilmiştir. Nepal’e ait "Ölümün Efendisi" elinde kanla dolu, kafatası şeklinde bir kadeh tutuyor ve kanla dolu bir havuzun önünde duruyor halde betimlenmiştir. Bu duvar resimlerinden bazılarının i.ö. 3000 yıllarına kadar dayanan bir geçmişi olduğuna inanılmaktadır. Rakshaslar, Vedas adı verilen eski kutsal Hindistan yazılarında tarif edilmiştir. Bu yazılarda (tahminen i.ö. 1500) Rakshaslar (yokediciler )vampirler gibi betimlenmiştir.Eski Hindistan hakkındaki bilgilere göre bir başka canavar daha vardı. Bir ağaçtan baş aşağı asılmış, yarasaya benzeyen ve kendi kanından yoksun bir canavar. Bu yaratığa 'Baital' deniliyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer eski Asyalılar Malezyalılar gibi "Penanggalen" adındaki bir çeşit vampire inanıyorlardı.Bu yaratık insan başına sahipti ama bütün organları dışarıdaydı. Ve diğer insanların, özellikle de küçük kurbanlarının kanını içerek yaşardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanınmış vampir yazarı Montague Summers'ın 1928'de yazılmış ve bir klasik olan "Vampir - akrabaları ve Yakınları” nda, İspanyol gezginlerin gelişinden önce vampirlerin Meksika'da yaşamış olabilecekleri söylenir. Ayrıca Arabistan'ın da vampirden haberdar olduğunu yazmıştır. Agul diye hitab edilen "Arap Geceleri Hikayeleri"nde vampir benzeri yaratıklar olduğunu yazmıştır; bu insan eti yiyen bir hortlaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Temeli ruhlara dayalı olan Afrika inançlarında da vampir efsanesine dair işaretler vardır. Caffre kabilesi bir ölünün tekrar geri dönebileceğine ve bir canlının kanıyla yaşayabileceği inancını benimsemiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir çok vampir hikayesinin olduğu eski Peru'da ,genç birinin kanının içilerek şeytanın müritlerinden biri olunacağına inanılırdı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok eskilere dayanan ölüm korkusu, büyü, hayat veren kan gibi olgular egzotik diyarlardan ve eski çağlardan günümüze kadar gelmiştir. Bugün ise vampirlerin evrimi hala sürmektedir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-624622221160752925?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/tarihteki-vampirler.html</link><author>noreply@blogger.com (AnGeLuS)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-9064709341000787937</guid><pubDate>Wed, 23 Dec 2009 20:29:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-12-23T12:29:55.477-08:00</atom:updated><title>Vampir...Kan Yaşamdır...</title><description>KAN YAŞAMDIR &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vampirleri nasıl açıklayabiliriz? Efsane mi yoksa sadece bir söylence mi, bir romantiğin veya gotik yazarların yazdığı bir hikaye mi?Ya da vampirler gerçek mi? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vampirlerin kökeni hakkındaki genel kanı çoğunlukla ,1931 yapımı klasiklerden biri olan ve Bela Lugosi'nin oynadığı "Dracula" filmiyle ortaya çıktığıdır. Kafamızdaki vampir imajı her zaman kültürlü bir Avrupalıdır, soylu sınıfın yaratığıdır,büyük ve kasvetli bir şatoda yaşar ve görkemli eşyalara sahiptir.Ama asla şarap içmez. Değişik bir damak zevki vardır ve bu da bizi ondan ayıran şeydir. Kan! Vampir kendisi sahip olmadığı için yaşayan bir canlıdan taze kan içmek zorundadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son yıllarda Vampir kavramı Amerika'ya kadar yayılmıştır. Özellikle New Orleans çoğu zaman bu nedenden dolayı Amerikalıdan çok Avrupalı gibi görülebilmektedir. Anne Rice'ın Lestat'ı ve diğer filmlerdeki vampirler yada vampirle Görüşmenin verdiği vampirler hakkındaki bilgiler Kont Dracula'dan farklı değildir. Örneğin vampirler aynı şekilde bilgilidir, kültürlüdür, şıktır ve aynı zamanda canavar ruhludur. Ek olarak şehvetli ve baştan çıkarıcıdır. Bu da bizim modern Vampir görüşümüzün bir diğer unsurudur. Aynı zamanda Vampiri diğer kötü ruhlardan ve hortlaklardan ayıran unsurdur. Vampirler cinsel bir çekime sahiptir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama kan tutkusu ve erotiklik vampirin tek özelliği değildir ya da anahtar kelime bu değildir. En önemli özellik vampirin ölü oluşudur.Bu da kafamızdaki ölümle ilgili tüm düşünceleri ve soruları bir anda ortaya çıkarır. Böylelikle ölüm hakkındaki kaçınılmaz korkularımız ve kabuslarımız, vampir hikayelerini beslemiş olur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kan yaşamdır," der Bela Lugosi'nin Dracula'sı (orijinal olarak İncil’de geçen bir sözcedir); daha sonra şöyle ekler ,"ölmek ,gerçekten ölü olmak ..Gerçekten görkemli bir şey olmalı.. "Ve bu eski zamanlardan gelen ölümün,yaşamın ve kanın önemini anlatan sözler vampirin çok eski çağlara dayanan gizemini de aynı şekilde açıklamış olur. İlk vampir Kont Dracula değildi. İlk vampirlerin kökeni İsa'dan asırlarca öncesine ,modern zamanlardaki sözde şeytansı vampirlerin büyük düşmanı olanlara kadar gider. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vampir efsanesi ilk uygarlıklardan olan Asur ve Babillilere kadar dayanmaktadır. Asıl vampir bugün bildiğimiz kültürlü nazik Avrupalı aristokratlardan değildi. Vampir başlangıçta sadece bir canavardı!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-9064709341000787937?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/vampirkan-yasamdr.html</link><author>noreply@blogger.com (AnGeLuS)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-5056149438036191596</guid><pubDate>Mon, 21 Dec 2009 23:31:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-12-21T15:33:04.283-08:00</atom:updated><title>Dünyanın İlk Aşk Şiiri</title><description>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_k-hqj5Kt3Ao/SzAFE01P3ZI/AAAAAAAABwk/mXyUpKFbMoo/s1600-h/sumer2id9.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/_k-hqj5Kt3Ao/SzAFE01P3ZI/AAAAAAAABwk/mXyUpKFbMoo/s320/sumer2id9.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white; font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;Dünyanın (bilinen) &lt;nobr&gt;&lt;span style="border-bottom: 3px double rgb(255, 0, 0); font-weight: bold; line-height: 1.7;"&gt;ilk&lt;/span&gt;&lt;/nobr&gt; aşk şiiri, İstanbul Arkeoloji Müzesinde sergilenen,1889′da Bağdat’ın 150 km uzağındaki Sümer kenti Nippur’da bulunmuş 4 bin yıllık bir tablet üzerindeki şiirdir. ABD’li Sümerolog Samuel Noah Kramer’in çevirdiği tableti, Türkiyenin ilk Sümeroloğu Muazzez İlmiye Çığ Türkçeye çevirmiştir.&amp;nbsp;&lt;/b&gt; &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white; font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="color: white; font-family: Verdana,sans-serif; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;Sümer inancına göre, toprağın bereketini ve verimli olmasını sağlamak amacıyla, Kral’ın yılda bir kez Bereket ve Aşk Tanrıçası Ellil yerine bir rahibe ile evlenmesi kutsal bir görevdi. Bu şiir büyük bir olasılıkla Kral Şusin için seçilmiş bir gelin tarafından yeni yıl bayramını kutlama töreninde söylenmek üzere kaleme alınmıştı ve ziyafetlerde, şölenlerde &lt;nobr&gt;&lt;span style="border-bottom: 3px double rgb(255, 0, 0); line-height: 1.7;"&gt;müzik&lt;/span&gt;&lt;/nobr&gt;, şarkı ve dans eşliğinde söyleniyordu.&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="color: white; font-family: Verdana,sans-serif; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="color: white; font-family: Verdana,sans-serif; margin: 0cm 0cm 0pt;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white; font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;Damadım, kalb&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;imin sevgilisi. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white; font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;Güzelliğin büyüktür baldan tatlı.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white; font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;Aslan, kalbimin kıymetlisi&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white; font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;Güzelliğin büyüktür baldan tatlı.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white; font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;Benim değerli okşayışlarım baldan tatlıdır.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white; font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;Yatak odasında bal doludur.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white; font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;Güzelliğinle zevklenelim.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white; font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;Aslan seni okşayayım.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white; font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;Benim değerli okşayışlarım baldan tatlıdır.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white; font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;Damadım benden zevk aldın.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white; font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;Annem söyle sana güzel şeyler verecektir.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white; font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;Babam, sana hediyeler verecektir.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white; font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;Sen beni sevdiğin için.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white; font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;Lütfet bana okşayışlarını.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white; font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;Benim Tanrım, benim koruyucum.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: white; font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;&lt;span style="font-size: 11pt;"&gt;Tanrı Ellil’in kalbini memnun eden Şusin’im. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: 'Comic Sans MS'; font-size: 11pt;"&gt;&lt;b style="color: white;"&gt;&lt;span style="font-family: 'Comic Sans MS'; font-size: 11pt;"&gt;L&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="color: white;"&gt;&lt;span style="font-family: 'Comic Sans MS'; font-size: 11pt;"&gt;&lt;span style="font-family: Verdana,sans-serif;"&gt;ütfet bana okşayışlarını…&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: 'Comic Sans MS'; font-size: 11pt;"&gt; &lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-5056149438036191596?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/dunyann-ilk-ask-siiri.html</link><author>noreply@blogger.com (AnGeLuS)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_k-hqj5Kt3Ao/SzAFE01P3ZI/AAAAAAAABwk/mXyUpKFbMoo/s72-c/sumer2id9.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-7301366582326216414</guid><pubDate>Mon, 21 Dec 2009 23:25:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-12-21T15:25:13.046-08:00</atom:updated><title>Mısırda Firavun Yönetimi</title><description>Eski Mısır medeniyeti, aynı tarihlerde Mezopotamya'da kurulmuş şehir devletleriyle birlikte, tarihin en eski uygarlıklarından biridir. Mısır, döneminin en organize sosyal ve siyasi düzenine sahip devleti olarak bilinir. M.Ö. 3000'ler civarında yazıyı bulup kullanmaları, Nil nehrinden faydalanmaları, ülkenin çevresinin çöllerle kaplı olması ve doğal yapısı sayesinde dışarıdan gelebilecek saldırılara karşı korunmuş olması, Mısırlıların sahip oldukları medeniyetin ilerlemesine büyük katkıda bulunmuştur.&lt;br /&gt;Ancak bu uygarlık, Kuran'da inkar sisteminin en açık ve net tarif edildiği "Firavun yönetiminin" geçerli olduğu bir medeniyettir. Bu toplumun insanları Allah'a karşı büyüklük taslamışlar, hak dini inkar etmişlerdir. Sahip oldukları ileri medeniyetleri, sosyal ve siyasal düzenleri, askeri başarıları onları helak olmaktan kurtaramamıştır.&lt;br /&gt;Mısır tarihinin en önemli olayları ise, İsrailoğulları'nın bu ülkedeki varlıklarıyla ilgili olarak gelişmiştir.&lt;br /&gt;İsrail, Hz. Yakub'un bir diğer ismidir. Hz. Yakub'un oğulları "İsrailoğulları" olarak bilinen, sonradan "Yahudi" olarak da anılan kavmi oluşturmuştur. İsrailoğulları'nın Mısır'a gelişleri ise Hz. Yakub'un küçük oğlu Hz. Yusuf zamanında olmuştur. Kuran'da Hz. Yusuf'un yaşamı Yusuf Suresi'nde detaylı bir şekilde anlatılır. Hz. Yusuf küçüklüğünden başlayarak bir çok sıkıntılar çekmiş, saldırılara ve iftiralara maruz kalmıştır. Daha sonra bir iftira sonucunda girdiği zindandan kurtularak, Mısır'da hazinelerin başına gelmiştir. Bunun ardından onun öncülüğünde İsrailoğulları Mısır'a girmeye başlamışlardır. Allah Kuran'da bu olayı şöyle haber verir:&lt;br /&gt;&lt;div class="ayetler"&gt;Böylece onlar (gelip) Yusuf'un yanına girdikleri zaman, anne ve babasını bağrına bastı ve dedi ki: "Allah'ın dilemesiyle Mısır'a güvenlik içinde giriniz." (Yusuf Suresi, 99)&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="ayetler"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Kuran'dan anladığımıza göre, ilk başlarda yukarıdaki ayette belirtildiği gibi barış ve güven içinde yaşayan İsrailoğulları zamanla Mısır toplumu içindeki statülerini kaybetmeye başlamışlar ve sonunda köle konumuna gelmişlerdir. Ayetlerden, Hz. Musa'nın geldiği dönemde İsrailoğulları'nın böyle bir konumda yaşadıkları görülmektedir. Hz. Musa, Kuran'da anlatıldığına göre "kölelikte bulunan bir kavmin" bir üyesi olarak Firavun'a gitmiştir. Firavun ve adamlarının Hz. Musa ve Hz. Harun'a karşı verdikleri şu kibirli cevap, bu konuda bizi bilgilendirmektedir: &lt;div class="ayetler"&gt;Dediler ki: "Bizim benzerimiz olan iki beşere mi inanacak mışız? Kaldı ki,onların kavimleri bize kullukta (kölelikte) bulunmaktadırlar." (Müminun Suresi, 47)&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Ayetlerde bildirildiğine göre Mısırlılar İsrailoğulları üzerinde gerçek bir kölelik yönetimi kurmuşlardı. Kendi işlerinde hizmet için İsrailoğulları'nı kullanıyorlardı. Köleliğin sürmesi için onları zorlamakta ve işkenceyle baskı altında tutmaktaydılar. Mısır toplumu içinde İsrailoğulları'na yapılan baskı o kadar ileri gitmişti ki onların nüfusları bile denetim altında tutuluyordu. Kendileri için tehlikeli olacağını düşündükleri erkek nüfusunun artışına engel oluyor, hizmet için kullanacakları kadınları sağ bırakılıyorlardı. Allah, İsrailoğulları'na hitab eden ayetlerde bu gerçeği şöyle açıklar:&lt;br /&gt;&lt;div class="ayetler"&gt;Sizi, dayanılmaz işkencelere uğrattıklarında, Firavun ailesinin elinden kurtardığımızı hatırlayın. Onlar, kadınlarınızı diri bırakıp, erkek çocuklarınızı boğazlıyorlardı. Bunda sizin için Rabbinizden büyük bir imtihan vardı. (Bakara Suresi, 49)&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="ayetler"&gt;Hani size dayanılmaz işkenceler yapan, kadınlarınızı sağ bırakıp erkek çocuklarınızı öldüren Firavun ailesinden sizi kurtarmıştık. Bunda Rabbinizden sizin için büyük bir imtihan vardı. (Araf Suresi, 141)&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="ayetler"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Mısır'da hakim olan bir din vardı. Bu, Firavun'un atalarından kalan eski, putperest bir dindi. Bu batıl dine göre bir çok tanrı vardı. Firavun ise sözde yeryüzünde yaşayan bir tanrıydı. İşte bu düşünce, ona halkı karşısında büyük bir güç veriyordu. Firavun ve onun etrafındakiler atalarının dininden kaynaklanan yaşam tarzına karşı Musa Peygamberi bir tehlike olarak görmüşlerdi. Çünkü atalarının dinine göre büyüklük tümüyle Firavun'a aitti. Firavun'un bu büyüklenme ve sahiplenme isteği ve Hz. Musa ile Hz. Harun'u kendine rakip gibi görmesi, Firavun ve çevresinin Hz. Musa ve Hz. Harun'a söylediklerinden anlaşılmaktadır:&lt;br /&gt;&lt;div class="ayetler"&gt;Onlar: "Siz ikiniz, bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)dan çevirmek ve yeryüzünde büyüklük sizin olsun diye mi bize geldiniz? Biz, sizin ikinize inanacak değiliz" dediler. (Yunus Suresi, 78)&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Firavun, atalarının dinine göre kendisinin tanrı olduğunu iddia ediyordu. Hatta bu konuda çok daha ileri giderek kendisinin en yüce Rab olduğunu ileri sürüyordu:&lt;br /&gt;&lt;div class="ayetler"&gt;(Firavun) Dedi ki: "Sizin en yüce Rabbiniz benim." (Naziat Suresi, 24)&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Firavun ve çevresindekiler sahip oldukları batıl dinlerinden dolayı kendilerini ilahi şahıslar olarak görüyorlardı. Gerçek dinin ortaya koyduğu tevazu, sevgi, şefkat gibi kavramlardan tamamen uzak oldukları için büyüklenen bir yapıları vardı. Bu büyüklenmelerinin bir sonucu olarak da kendilerinin zorba davranışlarda bulunmaya hak sahibi olduklarını düşünüyorlardı. Onların bu durumunu Allah şu ayetle haber vermiştir:&lt;br /&gt;&lt;div class="ayetler"&gt;"Firavun'a ve ileri gelen çevresine; fakat onlar büyüklendiler. Onlar, 'büyüklenen-zorba' bir topluluktu." (Müminun Suresi, 46) &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Firavun'un Mısır halkı üzerinde o kadar büyük bir etkisi vardı ki herkes onun gücüne boyun eğmişti. Mısır'ın tüm topraklarının ve Nil nehrinin sahibinin yalnızca Firavun olduğunu zannediyorlardı:&lt;br /&gt;&lt;div class="ayetler"&gt;Firavun, kendi kavmi içinde bağırdı; dedi ki: "Ey kavmim, Mısır'ın mülkü ve şu altımda akmakta olan nehirler benim değil mi? Yine de görmeyecek misiniz?" (Zuhruf Suresi, 51)&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="ayetler"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Mısır için Nil hayat demekti. Nil sayesinde tarım yapılabiliyordu. Ondan alınan suyla ekinler sulanıyor, hayvanlar ihtiyaçlarını sağlıyor, insanlar su içebiliyorlardı. İşte Firavun'a ve çevresindeki önde gelenlere göre tüm bu suyun ve toprakların tek sahibi Firavun'du. Firavun'un bu gücünü herkes kabullenmiş ve ona tabi olmuştu&lt;br /&gt;Firavun gücünü daha iyi kullanabilmek ve insanları daha kolay boyunduruğu altına almak için onları kendi aralarında bölümlere ayırmıştı. Böylece kendine yakın olarak seçtikleriyle zayıflattığı bölümleri rahatça yönetebiliyordu. Bir ayette bu duruma şöyle dikkat çekilmiştir:&lt;br /&gt;&lt;div class="ayetler"&gt;Gerçek şu ki, Firavun yeryüzünde (Mısır'da) büyüklenmiş ve oranın halkını birtakım fırkalara ayırıp bölmüştü; onlardan bir bölümünü güçten düşürüyor, erkek çocuklarını boğazlayıp kadınlarını diri bırakıyordu. Çünkü o, bozgunculardandı. (Kasas Suresi, 4)&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Hz. Musa doğmadan önce Mısır'a baktığımızda; ülkenin tümüyle fesat ve bozgunculukla dopdolu olduğunu görüyoruz. Sırf ırk farklılığından dolayı insanlar köle yapılıyor, işkence altında tutuluyor ve erkek çocuklar sebepsiz yere öldürülüyordu. Diğer taraftan zulüm ve kibirlenme içinde bulunan Firavun kendini yeryüzündeki ilah olarak görüyordu. Çok güçlü bir sistemle herşeye hakim olan Firavun, insanların ona tabi olmasını sağlamıştı.&lt;br /&gt;İşte böyle bir ortamda Allah baskıyı ve zulmü ortadan kaldıracak, insanlara Rabbimizin Kendisi olduğunu hatırlatacak, tekrar hak dini insanlara öğretecek ve İsrailoğulları'nı esaretten kurtaracak bir elçi olarak Hz. Musa'yı gönderdi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-7301366582326216414?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/msrda-firavun-yonetimi.html</link><author>noreply@blogger.com (AnGeLuS)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-4041089565401377450</guid><pubDate>Mon, 21 Dec 2009 23:22:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-12-21T15:22:47.485-08:00</atom:updated><title>Eski Mısır'da Tapınakların ve Mezarların Muhafızı Sfenks</title><description>&lt;span class="makaleMetin_Medium"&gt;Sfenks, bazen koçbaşlı ve kanatsız olsa da genellikle kadın başlı, aslan gövdeli ve kartal kanatlı, tapınak ve mezar koruyucu mitolojik bir yaratıktır. Adı, bağlamak, sıkmak ve boğmak anlamındaki ‘sphingein’den gelir ki bu tanımları Yunan mitolojisindeki efsanesiyle yakınlık gösterir. Yunan mitolojisinde aşık ama öldürücü, yok edici, yıkıcı ve kötü şans getiricidir. Hades’in uyutucu demonlarından biri olan sfenksten en erken olarak Hesiodos’un Theogania’sında söz edilir. Bazen Ekhidna ve Orthus’un çocuğu olduğu söylenmesine rağmen asıl babası Typhon’dur. Başka bir efsanede Thebai kralının kızı olduğu ifade edilir. Hesiodos sfenksin annesinin ağzından ateş fışkırtan, üç kafalı canavar Khimaria olabileceğini belirtir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sfenksin Oeidipus’la olan efsanesi en yaygın ve en bilinendir. Bu efsaneye göre sfenks, Hera ya da intikam için Ares tarafından halkına kızgın olduğu Thebai’ye gönderilir. Halk,&amp;nbsp;kentin girişinde bir dağda kayalık üzerinde bekleyip gelen geçenlere Musalardan öğrendiği bilmeceleri soran canavarın korkusuyla yaşamaya başlar.&amp;nbsp;Bilmeceler “önce dört, sonra iki, daha sonra da üç ayaklı olan ve en çok ayağı olduğunda en güçsüz olan yaratık kimdir?” ve “iki kız kardeştirler, ikisi de birbirini doğurur” dur. Oeidipus ilk bilmeceyi ‘bebekliğinde elleri ve ayakları üzerinde emekleyen, büyüyünce iki ayağı üstünde yürüyen, yaşlılığında bir bastona tutunan insandır’, ikincisini de ‘gün ve gece’ diye yanıtlayınca sfenks kendini kayanın tepesinden uçuruma atar. Oeidipus da kentin kralı olur. Bu efsaneden sfenksin her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten bir yaratık olduğu anlaşılır. Başka görüşlere göre canavarı bilmeceyi yanıtladıktan sonra Oeidipus öldürür. Bir diğerinde Thebaililer her gün bilmeceyi çözebilmek için toplanırlar ama başarılı olamazlar. Her günün sonunda da sfenks onlardan birini yer. Homeros bu mitostan söz etmez. Hesiodos’ta da çok az yer alır. Yol kesen sfenksin dış görünüşü şiddet sever, saldırgan kişiliğiyle aslan şeklindedir. Soyguncu olarak pençelere ve geniş, ürkütücü kartal kanatlarına sahiptir. Euripides kanatlarının parıldadığını yazar. Ayrıntılı görünüşünü tarif eden Sofokles sfenks için ‘bqvwosvwv’ kelimesini, Aiskhilos ise ‘svonnepiav npvvravis kvwv’ tanımını kullanır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kanatlı karışık yaratık, benzeri grifon gibi hem dekoratif hem de görevlerini simgelemek amaçlı Mısır, Suriye, Mezopotamya, Anadolu, Pers, Girit, Miken ve Yunan sanatlarında sık sık yer almıştır.&amp;nbsp; &lt;strong&gt;Mısır&lt;/strong&gt;’da 4. sülalenin 4. firavunu Kefren döneminde (M.Ö. 2558-2532) yapıldığı ileri sürülen Gize’deki büyük&amp;nbsp;heykel bilinen en eski sfenkstir. Burada erkek başlı, kanatsız, aslan gövdelidir ve batı-doğu yönünde uzanır. 74 metre uzunlukta ve 20 metre yükseklikteki anıtsal sfenksin gizli bir ifadeye sahip yüzü firavun Kefren’i, aslan gövdesi de onun gücünü sembolize eder. Gize platosundan doğal tek bir blok kireçtaşından yontularak yapılan heykelin ayaklarının altında alabastar mermerden bir tapınak bulunur. Kralın piramidinin yanındaki doğuya doğru bakan ve başı düz bir başlık ile örtülü olan sfenks tüm vadiyle tapınağın süsüdür ve mezarların bekçisidir. Pençelerinin arasında bir hikayenin anlatıldığı stel vardır. Bu hikayeye göre 4. Thutmosis kafasına kadar kumlarla örtülü heykelin üzerinde uyur. Rüyasında onunla konuşan sfenks kendisini bu kumlardan kurtarırsa Thutmosis’in Mısır’ın kralı olacağına dair söz verir. Yapıldığından bu yana defalarca çöl kumları altına gömülen bu görkemli heykel 18. sülale devrinde, hikayede adı geçen 4. Thutmosis tarafından temizlettirilir. Sonraki dönemlerde önemsiz tamiratlar geçirir ve en son 1998’de Mısırlılar tarafından on yıl süren bir restorasyonda zemine kireçtaşı blokları ilave edilir.&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;Mısır’da firavun portrelerinin sfenks biçiminde yapılması gelenektir. Bu yaratığın ortaya çıkışı da firavunun aslan kadar güçlü olduğunu göstermek içindir. 56. sülale zamanında sfenks aslanların adı altında anılır ve Aton ile özdeşleştirilir. Yeni imparatorlukta 1.Thutmosis zamanında Gize sfenksinin adı ‘Hor-em-akhet’ yani ‘Horus Ufukta’ ve ‘Horus Mezarlıkta’dır. Latin metinlerinde ise sfenks yeraltı dünyasının kuzeyinde uzak bir yerde durur ve Nemes krallığının sihirli peruğunun koruyucusudur. Orta İmparatorlukta 1.Seostris sarayının muhafızlarıdır. 3. Amenemhat’ın Ugarit’e gönderdiği iki sfenks Baal Tapınağı’nın girişine yerleştirilir. Yeni İmparatorluk döneminde de yapılan tapınaklara açılan yolların iki kenarında kalın temeller üzerine oturan sfenksler dizilidir. Karnak’taki Amon Tapınağı’nın giriş yolundakiler aslan gövdeli ve koçbaşlıdır. Tapınağın tanrısını kötü etkilerden koruduğuna inanılan karışık hayvanların ayaklarının arasında bir tanrının ya da kralın heykeli bulunur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mısır mitolojisinde önemli bir rolü olan sfenks yeraltı dünyasının kapılarının da gardiyanıdır. Pasif muhafızlıktan kralın düşmanlarını yok ediciye dönüşen bu doğaüstü yaratık bir yazıtta kendini şöyle ifade eder: “Mezar şapelini korurum. Mezara ait odanın muhafızıyım. Zorla içeri gireni uzaklaştırırım. Düşmanları ve silahlarını yere fırlatırım. Mezar şapelinden hainleri kovarım. Bir yere gizlenmiş düşmanları yok ederim. Gizlenecekleri yerleri kapatırım”. Kahire Müzesi’nde bulunan 4.Thutmosis’in savaş arabası kartal başlı, kanatlı, elinde hayat sembolü ve oraklı tanrı Horus’un düşmanlarını ayakları altında çiğneyen sfenkslerle süslüdür. Mısır’da böcek şeklinde muskalar, mücevherler, duvar resimleri ve steller üzerinde de tanrısal varlıkları, gücü ve bilgiyi simgeleyen sfenksler genellikle uzanmış durumda, erkek başlı, kanatsız ve sakallı olarak tasvir edilir. &lt;br /&gt;lebriz.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-4041089565401377450?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/eski-msrda-tapnaklarn-ve-mezarlarn.html</link><author>noreply@blogger.com (AnGeLuS)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-4315653895950715746</guid><pubDate>Mon, 21 Dec 2009 23:13:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-12-21T15:13:48.896-08:00</atom:updated><title>Roma Mitolojisi Ve Tanrıları</title><description>Eski Romalılar ilk önce Predeist bir çağ yaşamışlar. Bu çağda Romalılar hiç bir Tanrıya tapmamışlar. Buna rağmen iyilik ve kötülük anlayışına sahiplermiş ve büyü ile uğraşırlarmış. Zamanla inançlarında ölümsüzler Lar'lar ile Penat'lar ortaya çıkmıştır. Her Roma ailesinin bir Lar'ı, birkaç tane de Penat'ı vardı; bu Tanrılar, yalnız o ailenin olur, kendilerine tapınaklarda tapılınamazdı. Bütün şehri koruyan Larlar ile Penatlar da bulunurdu ayrıca.&lt;br /&gt;Artan savaşlar, ulusların kaynaşması ile birlikte Tanrı inancı Roma'ya da gelmiş. Böylece Yunanların Olimpos Tanrılarını Romalılar da kabul etmiş, yalnız adlarını değiştirmişler. Jupiter (Zeus), Neptunus (Poseidon), Vesta (Hestia), Iuno (Hera), Mars (Ares), Vulcanus (Hephaistos), Minerva (Athena), Venus (Aphrodite), Mercurius (Hermes), Diana (Artemis) isimleri verdikleri Tanrılara inanmışlar. Hades'e Pluton, Dionysos'a Bakkhos demişler, Apollon adını değiştirmemiş olduğu gibi kullanmışlar.&lt;br /&gt;Abeona - Roma mitolojisinde çocukların koruyucusu Tanrıça.&lt;br /&gt;Abundantia - Roma mitolojisinde fazla etkin olmayan bolluk, başarı ve şans Tanrıçası.&lt;br /&gt;Aequitas - Roma mitolojisinde adil işlerin ve anlaşmaların Tanrısı.&lt;br /&gt;Alemonia - Henüz doğmamış çocukları besleyen Tanrıça.&lt;br /&gt;Anna Perenna - Yeni yıl Tanrıçası. Onun festivali Mart ayının 15 de kutlanırdı. Romalılar amnis perennis ("sonsuz akıntı") kelimesine çeşitli anlamlar vermişler&lt;br /&gt;Antevorte - Roma mitolojisinde geleceğin Tanrıçası.&lt;br /&gt;Appiades - Appian su kemerinin yakınlığında tapınakları bulunan beş Tanrıçaya verilen genel ad. Bu Tanrıçalar: Concordia, Minerva, Pax, Venus, ve Vesta idi.&lt;br /&gt;Aurora - Şafak Tanrıçası. Yunan mitolojisinde ona Eos demişler.&lt;br /&gt;Bellona - Romalı'ların Zafer Tanrıçası. Kapadokya Tanrıçası Ma ve Yunan Tanrıçası Nike ile aynı özellikleri taşımaktadır.&lt;br /&gt;Bubona - Roma mitolojisinde atların ve büyükbaş hayvanların Tanrıçası.&lt;br /&gt;Camenta - (Egeria) Romalıların Doğum Tanrıçası.&lt;br /&gt;Caca - Romalıların Ocak Tanrıçası ve Gigant Cacus'un kızakardeşi. &lt;br /&gt;Concordia - Romalıların Barış Tanrıçası.&lt;br /&gt;Concus - Eski Roma Tanrılarından biri. Gizlemek, örtmek, saklamak Tanrısıydı.&lt;br /&gt;Copia - Servet ve bolluk Tanrıçası.&lt;br /&gt;Dea Dia - Büyüme ve gelişme Tanrıçası.&lt;br /&gt;Dea Tacita - Kelime anlamıyla 'Sessizliğin Tanrıçası'. Roma mitolojisinde Ölüm Tanrıçası.&lt;br /&gt;Diana - Doğa, verimlilik ve çocuk doğum Tanrıçası. O Capua yanındaki Tifata dağında çalışır ve aynı zamanda Ay Tanrıçası görevini de üstlenmiş. Latinlarin de Tanrıçasıydı.&lt;br /&gt;Disciplina - Roma mitolojisinde Disiplin ve düzen Tanrıçası.&lt;br /&gt;Dius Fidus - Ant ve Yemin Tanrısı. Sabine kökenli bir Tanrıydı.&lt;br /&gt;Duellona - Roma Tanrıçası.&lt;br /&gt;Edusa - Küçük çoçuklara beslenmeyi öğreten Tanrıça.&lt;br /&gt;Egeria - Doğum Tanrıçası. Roma'nın kurucusu Romulus'un koruyucusu.&lt;br /&gt;Eventus Bonus - (Bonus Eventus)'İyi Akşamlar'. İş yaşamında başarı Tanrısı. Ayrıca Hasat Tanrısı olarak da bilinir. Heykeli Roma'da, Jupiter tapınağının yanında konulmuştur.&lt;br /&gt;Genius - Roma Tanrısı. Bir nevi koruyucu melek görevini görüyordu. Her insanın kendine ait bir Genius'u olduğuna inanılırdı.&lt;br /&gt;Grazia'lar - (Graces) - Letafet perilerinin Roma mitolojisindeki isimleri. Yunan mitolojisinde Kharit'ler olarak geçerler. Doğadaki güzellik ve neşe insanların da, Tanrıların da kalplerinde duygukları, güzellik hayranlığı onların eseridir.&lt;br /&gt;Fabulinus - Bebeklerin Tanrısı. Efsaneye göre, bu Tanrı Romalı çocuklara konuşmayı öğretirdi.&lt;br /&gt;Faunus - Vahşi doğanın ve verimliliğin Tanrısı. Nasihatçı olarak da tapınım ve saygı görmüştü. O Yunanların doğa tanrısı Pan ile aynı özellikleri taşımıştır, boynuz ve yeleleri varmış. Büyükbaş hayvanların da koruyucusu olarak bilinmiştir. Ona Roma Kır Tanrıları Faun'lar eşlik ederlermiş. Faun'lar Yunan mitolojisinde Satyr'ler olarak yerlerini almışlar. Faunus'un bayan benzeri Fauna'dır. Kurt suratı, çelenk ve kadeh Faunus'un simgeleridir.&lt;br /&gt;Febris - Telaş ve paniğe karşı koruyucu Tanrıça. Febris ("heyecan") antik Roma'da üç tapınağa sahipti. Bu tanınaklardan biri Palatine ve Velabrum arasında yer almıştı.&lt;br /&gt;Flora - İlkbaharın taze çiçeklerinin Tanrıçası. Quirinalis yakınında tapınağı vardı. Dördüncü yüzyılda bu Tanrıçanın şerefine, 28 Nisan - 1 Mayıs tarihleri arasında Floralia festivali kutlanırdı. Flora Yunanların Chloris'i ile özdeşleştirilmiştir.&lt;br /&gt;İanus - (Janus) - Romalıların inancına göre İanus, evlerin kapılarını bekleyen bir Tanrıydı.&lt;br /&gt;Junon - (Iuno) Romalıların baş Tanrıça Hera'ya taktıkları ad.&lt;br /&gt;Jupiter - Romalıların baş Tanrı Zeus'a verdikleri ad.&lt;br /&gt;Juturne - (Juturna) Romalıların Su Kaynakları Tanrıçası. Jupiter onu periye çevirmiş ve Latium yakınlığındaki Lavinium'da bir su kaynağını ona armağan etmişti. O Fontus (Fons)'un annesi ve Janus'un karısıydı.&lt;br /&gt;Juventus - Gençlik Tanrıçasının adı. Romalılar gençlik çağına giren delikanlılara bu adı koyardı.&lt;br /&gt;Kybele - Roma ve eski Anadolu mitolojisinde Tanrıların anası. Onun karakteri Phyrgia'da ortaya çıkmış, daha sonra Yunanistan'a kadar yayılmıştır. Yunanlarda Rheia onun yerini almıştır.&lt;br /&gt;Lar - Romalıların ocakbaşı Tanrısı.&lt;br /&gt;Larv'lar - Roma inançlarına göre tehlikeli ve insanlara bela olan ruhlar. Anlatılanlara göre, Larv'lar ellerinde uğursuzluğun sembolü olan birer baykuş taşırlardı.&lt;br /&gt;Libitina - Roma da ölüler için yapılan merasimi koruyan Tanrıça&lt;br /&gt;Lima - Başlangıçlar Tanrıçası.&lt;br /&gt;Luna - Romalıların Ay Tanrıçasına verdikleri ad. Yunanlar ona Selene derler.&lt;br /&gt;Lucina - Kadınlara doğumda yardım eden ve sancıları azaltan Tanrıça. Sonraları 'çocuklara ışık bahşeden' anlamına gelen Juno adını almıştır.&lt;br /&gt;Maia - Mayıs ayına adını veren Tanrıça. Bu ayda ona kurbanlar verilir, adaklar adanırdı. Mitolojide Maia Vulcan'ın yardımcısıydı. Bazen Fauna ve Ops ile eşit tutulurdu.&lt;br /&gt;Mars - İlk başlarda bitkilerin köklerini besleyen bir Tanrı olmasına rağmen daha sonra Yunan mitolojisinden etkilenerek Savaş Tanrısı sıfatını kazanmıştı. Yunanlıların aksine Romalılar onu severlerdi. Onlara göre ise Mars üstün, soylu bir görünüşü olan hiç yenilmeyen bir Tanrıydı.&lt;br /&gt;Mater Matuta - Romalıların şafak Tanrısı.&lt;br /&gt;Minerva - (Minerve) Romalıların Zeka Tanrıçası Athena'ya verdikleri isim.&lt;br /&gt;Moneta - Başarı Tanrıçası.&lt;br /&gt;Nascio - Roma mitolojisinde Doğum Tanrıçalarından biri.&lt;br /&gt;Necessitas - Zaruret, Zorunluluk Tanrıçasıydı. Kader Tanrıçası olarak da bilinmekteydi. Romalılar onun insan şeklinde olduğuna inanırlardı. Yunanlardaki ismi Ananke idi.&lt;br /&gt;Neptun - Romalıların Deniz Tanrısı Poseidon'a verdikleri ad.&lt;br /&gt;Nerio - Romalılarda savaş Tanrısının karısı olup, kahramanlığı temsil eder.&lt;br /&gt;Nundina - Roma mitolojisinde yeni doğan bebeğe isim takıldığı dokuzuncu günün Tanrıçası.&lt;br /&gt;Occator - Acı ve üzüntü Tanrısy.&lt;br /&gt;Orcus - Ölüm ve yeraltı dünyasının Tanrısı. Bazen çok zalim ve korkunç, bazense oldukça iyi bir Tanrı olarak tanımlanmıştır. Yunan Tanrııs Hades'le aynı özellikleri taşımıştı.&lt;br /&gt;Pales - Romalıların koyun sürülerini koruyucusu olduğuna inandıkları Tanrı.&lt;br /&gt;Parkae - Romalıların Ralih Tanrıçalarına verdikleri ad.&lt;br /&gt;Penat'lar - Romalıların Ev Tanrılarına verdikleri ad.&lt;br /&gt;Pilumunus - Yeni doğan çocukları koruyan Roma Tanrıçası.&lt;br /&gt;Poena - Roma mitolojisinde ceza Tanrıçası&lt;br /&gt;Pomona - Romalıların Meyve Tanrıçası.&lt;br /&gt;Puta - Ağaçlar ve asmaları budamakla ilgili olan Roma Tanrıçası.&lt;br /&gt;Romulus ile Remus - Roma mitojisinde ikiz kardeşler. Mars ile Rea Silvanın oğulları. Küçük yaşta Tiber nehrine bırakılan ikizler, dişi bir kurt tarafından bulunmuş, onun sütüyle beslenmişlerdi. Sonra onları Picus adında bir çoban keşfetmiş, evine götürüp besleyip büyütmüştü. Kardeşlerin kaderinde Roma şehrinin temelini koymak vardı. Büyüdükten sonra iki kardeş arasında şehri hangisinin kuracağı konusunda tartışma çıkmış ve bu tartışma Remus'un ölümüyle sonuçlanmıştı. Romulus Roma şehrinin kurucusu ve ilk kralı oldu. Roma'nın kurucusu Romulus da tanrısallaştırılmıştı.&lt;br /&gt;Salus - Romalıların Sağlık Tanrıçası.&lt;br /&gt;Saturnus - Roma Tanrısı Satürnüs çiftçilerin Tanrısı olarak görülmüştür. Mitolojiye göre Satürnüs ve karısı hasat Tanrıçası olan Ops ekincileri korurmuş. Yunan mitolojisinin etkisi ile sonraları Satürnüs Kronos kişiliği kazanmıştır. Satürnüs'ün İtalya'yı yönettiği devre 'altın çağ' adını vermişler.&lt;br /&gt;Silvanus - Romalıların Orman, Bağ - bahçe Tanrısı.&lt;br /&gt;Summanus - Romalıların gece çakan Şimşek Tanrısı.&lt;br /&gt;Tellus - Romalıların Yunan mitolojisindeki Toprak Ana (Gaia) ya verdikleri ad.&lt;br /&gt;Terminüs - Romalıların sınır taşı Tanrısı.&lt;br /&gt;Vacuna - Sabinelilerin Tarım Tanrıçası. Vacuna'ya kutsal orman Reate'nin bulunduğu bölgede tapınılmıştır.&lt;br /&gt;Velovis - Bir Roma Tanrısı. Yer altı Tanrılarından sayılmakta, volkanlar ve balıkları bunun idare ettiğine inanılır.&lt;br /&gt;Veritas - Adalet ve Gerçek Tanrıçası. Satürnüs'ün kıız.&lt;br /&gt;Vesta - Aile ocağı Tanrıçası&lt;br /&gt;Virtus - Roma mitolojisinde cesaret ve savaş gücünün Tanrısı&lt;br /&gt;Vulcanus - Ateş Tanrısı. Demircilik ve sanatla da uğraşır. Onun dökümhanesi Etna dağındadır. Burada o yardımcıları ile beraber Tanrılara ve kahramanlara silah yapardı. Yunan mitolojisinde bu Tanrı Hephaestus adını almıştı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-4315653895950715746?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/roma-mitolojisi-ve-tanrlar.html</link><author>noreply@blogger.com (AnGeLuS)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-181394306766408295</guid><pubDate>Mon, 21 Dec 2009 23:12:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-12-21T15:12:36.363-08:00</atom:updated><title>Aborjinler</title><description>&lt;div align="justify"&gt;Aborijin, Avustralya kıtası yerlilerine verilen addır. Avustralya Yerlileri ifadesi de kullanılmaktadır. Kelime Latince kökenden, başlangıçtan gelen anlamında "ab origine" ifadesinden tüm yerli toplulukları tanımlamak için türetilmiş olmasına karşın, 17.yüzyıldan itibaren özelde Avustralya yerlilerini genelde de yerli hakları için kullanılmıştır. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Aborijinler ifadesi genel olarak tüm bir Avustralya, Tazmanya ve çevre adalarda yaşayan yerlileri tanımlamakta kullanılmakla birlikte, bu isimlendirmenin dil ve yaşayış biçimi olarak ortak noktalarıyla birlikte farklılıklar da taşıyan geleneksel toplulukları işaret ettiği de unutulmamalıdır. Yerli kabilelerden bazıları, New South Wales ve Viktorya'da Koori, Queensland'da Murri, Güney Avustralya'da Noongar, Merkezi Batı Avustralya'da Yamatji, Güneybatı Avustralya'da Nunga, Kuzey Avusturya'da ve Kuzey bölgelerine komşu bölgelerde Anangu, Orta Kuzey bölgede Yapa, Doğu Arnhem topraklarında Yolngu ve Tazmanya'da Palawah kabileleridir. En büyük guruplardan Anangu (Çölden gelen kişi anlamına gelmektedir) kabilesinin Yankunytjatjara, Pitjantjatjara, Ngaanyatjara, Luritja ve Antikirinya şeklinde alt toplulukları bulunmaktadır. Kültür ve Din Namadgi Ulusal Park'da bulunan bu Aporijin kaya çiziminde Kanguru, Dingolar, Kaplumbağa ve insanlar görülmektedir. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Avustralya kıtasında, Avrupalıların gelmesinden önce, farklı dillere sahip pek çok kabile barındığı için tek bir kültürden ziyade birbirleriyle benzerlikleri de olan farklı kültürlerden bahsedilebilir. Pek çok büyük ve birbirlerinden farklı grupların kendi kültürleri, inanç yapıları ve dilleri bulunmaktadır. Bu kültürler zaman içinde birbirleriyle az veya çok çakışmışlardır.Â&amp;nbsp; &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Rüyalar, düşler hem yaradılışın antik zamanı hem de günümüz gerçeğini ifade etmektedir. Düş zamanı hikayelerinden bir örnek; &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;"Tüm dünya uykudaydı. Her şey sessiz, hareketsizdi ve hiçbir şey büyümüyordu. Hayvanlar yeraltında uyumaktaydı. Bir gün gökkuşağı yılanı uyandı ve dünyanın yüzeyinde süründü. Her şeyi bir kenara itti ve bu onun tarzıydı. Tüm bir diyarı gezdi ve yorulduğunda kıvrılıp uyumaya başladı. Böylece heryere izini bıraktı. Sonra geri döndü ve kurbağalara seslendi. Onlar da su dolu kocaman mideleriyle ortaya çıktılar. Gökkuşağı yılanı onları gıdıklayıp güldürdü. Sular ağızlarından çıktı ve gökkuşağı yılanının izlerini doldurdu. Göl ve nehirler böyle yaratıldı. Daha sonra çimenler ve ağaçlar büyümeye ve yeryüzünü yaşam doldurmaya başladı."&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div align="justify"&gt;1996 nüfus sayımında Aborijinlerinin %72 oranında Hristiyanlığın çeşitli formlarını uyguladıkları, %16'sının ise herhangi bir dini işaretlemediği bildirilmiştir. 2001 yılı nüfus sayımında Aborjin nüfusunun yüzde 0.03 kadarının Aborijin dini pratiklerini uyguladıkları tespit edilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;ABORİJİN DUASI &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;"Her şey yeterli olsun! Seni ayakta tutmaya yetecek kadar güzelliklerle dolu bir yaşam sürmeni diliyorum. Aydınlık bir bakış açısına sahip olmana yetecek kadar güneş diliyorum. Güneşi daha çok sevmene yetecek kadar yağmur diliyorum. Ruhunu canlı tutmaya yetecek kadar mutluluk diliyorum. Yaşamdaki en küçük zevklerin daha büyükmüş gibi algılanmasına yetecek kadar acı diliyorum. İsteklerini tatmin etmeye yetecek kadar kazanç diliyorum. Sahip olduğun her şeyi takdir etmene yetecek kadar kayıp diliyorum. Son "elveda"yi atlatmana yetecek kadar "merhaba" diliyorum."&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&amp;nbsp;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;ABORİJİN ve SANAT&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Aborijinler suyla çeşitli kaya pigmentlerini karıştırarak elde ettikleri boyalarla kayalıklara veya ağaç kabuklarına ilkel fırçalar, çubuklar ve parmaklarını kullanarak veya ağızlarına aldıkları boyayı püskürterek boyama yapmışlardır. Aborijin sanatında temalar Aborijinlerin mitolojik Düşzamanı ile ilişkilidir. Öyle ki, günümüzde temasını aborijin maneviyatından almayan sanatların hakiki aborjin sanatı olmadığını söyleyenler bulunmaktadır. Aborijinlerin önde gelen sanatçılarından Wenten Rubuntja manevi anlamdan yoksun herhangi bir aborjin sanatı ile karşılaşmanın zor olduğunu söylemektedir. Müzik ve dansın da Aborijin kültüründe önemli bir yeri vardır. Aborijinlerin hemen her durum için yazdıkları şarkıları bulunmaktadır; av şarkıları, cenaze şarkıları, atalarla ilgili şarkılar, mevsim şarkıları, hayvan ve arazi ile ilgili şarkılar ve Rüyazamanı efsaneleriyle ilgili şarkılar. Aborijin müzikleri de kıtaya özgü enstrümanlarla (örneğin didgeridoo) icra edilirler.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-181394306766408295?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/aborjinler.html</link><author>noreply@blogger.com (AnGeLuS)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-7824910010111601367</guid><pubDate>Mon, 21 Dec 2009 23:05:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-12-21T15:05:05.525-08:00</atom:updated><title>Aborjin Mitolojisi</title><description>&lt;div align="justify"&gt;Avustralya Aborjin kültürü pek çok bakımdan doğaya dayalıdır. Mitolojik kahramanların çoğu hayvanlardır. Ortak mitolojik temalardan biri Düşzamanı'dır (Dreamtime).&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Figürler ve Unsurlar  &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Alchera (mit) &lt;br /&gt;Alcheringa - Aborjinlerin Düşzamanı için kullandıkları terim &lt;br /&gt;Altjira - Aranda kabilesi Gök tanrısı. &lt;br /&gt;Anjea - Bolluk tanrıçası &lt;br /&gt;Bagadjimbiri - iki kardeş ve yaratışı tanrı &lt;br /&gt;Bahloo - Ay tanrıçası &lt;br /&gt;Baiame - Kamilaroi kabilesinin atası ve yönetici tanrısı &lt;br /&gt;Bamapana - Murngin halkının hilekar kahramanı &lt;br /&gt;Banaitja - Yaratıcı tanrı &lt;br /&gt;Beralku - Ölüler adası &lt;br /&gt;Bobbi-Bobbi - Semada yaşayan Gökkuşağı Yılanı'na benzer dev yılan &lt;br /&gt;Brolga &lt;br /&gt;Bunbulama - yağmur tanrıçası &lt;br /&gt;Bunjil - Kulin halkının yüce tanrısı bazen bir kartal olarak tezahür eder. &lt;br /&gt;Bunyip - a mythical creature said to lurk in billabongs. &lt;br /&gt;Daramulum - Wiradhuri ve Kamilaroi halkının gök ve hava tanrısı, şamanların yönetici tanrısı ve aysal (lunar) uluhiyet &lt;br /&gt;Dhakhan - Kabi halkının atası tanrı &lt;br /&gt;Dilga - bolluk ve yetişme tanrıçası &lt;br /&gt;Djanggawul - İkisi kız biri erkek olan ve Avustralya kıtasını ve üzerindeki bitki örtüsünü yaratan üç kardeş &lt;br /&gt;Djunkgao - Okyanus akıntılarıyla ilişkili bir grup kızkardeş &lt;br /&gt;Rüyazamanı - Aborjin kültürünün merkezi ve birleştirici teması &lt;br /&gt;Eingana - Tüm suların, hayvanların ve insanların anası yaratıcı tanrıça &lt;br /&gt;Erathipa - hamile kadına biçim veren bir kaya &lt;br /&gt;Galeru - Djanggawul'i yutan gökkuşağı yılanı &lt;br /&gt;Gidja - Ay tanrısı, kadınların yaratıcısı &lt;br /&gt;Gnowee - Güneş olmadan önce dünyada yaşayan güneşsel tanrıça &lt;br /&gt;Inapertwa - Numakulla'nın kendileriyle yerküre üzerindeki tüm yaşamı yarattığı küçük yaratıklar (Aranda)&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;I'wai - Koko Y'ao halkının kahramanı. &lt;br /&gt;Jar'Edo Wens - dünyevi bilgi ve fiziksel güç tanrısı &lt;br /&gt;Julana - a lecherous god who surprises women by burrowing beneath the sand &lt;br /&gt;Julunggul - a rainbow serpent and fertility goddess &lt;br /&gt;Kalseru &lt;br /&gt;Karora - Yaratıcı tanrı &lt;br /&gt;Kidili - an ancient moon-man who attempted to rape some of the first women on Earth (Mandjindja) &lt;br /&gt;Kondole - a mean and rude man who became a whale &lt;br /&gt;Kunapipi - Ana tanrıça ve pek çok kahramanın yönetici uluhiyeti &lt;br /&gt;Kutjara &lt;br /&gt;Makara - the seven sisters who eventually became the Pleiades &lt;br /&gt;Mamaragan - Sesiyle gökkuşağını oluşturan şimşek tanrısı &lt;br /&gt;Mamu &lt;br /&gt;Mangar-kunjer-kunja - insanları yaratan kertenkele tanrı &lt;br /&gt;Mimi - Arnhem Land halkının peri benzeri varlıkları &lt;br /&gt;Minawara - Nambutji'nin ataları &lt;br /&gt;Mokoi - Kara büyüyü kullanan büyücüleri öldüren kötü ruh &lt;br /&gt;Mura-mura - Rüyazamanını anlatan bir başka kelime &lt;br /&gt;Gökkuşağı yılanının bir temsili, WaugalNargun - Çocukları kaçıran dişi bir canavar &lt;br /&gt;Ngariman - Bagadjimbiri'yi öldüren kedi-insan &lt;br /&gt;Nogomain - ölümlü ebeveynlere çocuk ruhu veren bir tanrı &lt;br /&gt;Puckowe - Göklerde yaşayan büyükanne ruh &lt;br /&gt;Pundjel - Dini ayinleri ortaya koyan yaratıcı tanrı &lt;br /&gt;Gökkuşağı yılanı - Su deliklerinde yaşayan, suyu kontrol eden yaratıcı ruh &lt;br /&gt;Tjilpa - Kedi halkının atası &lt;br /&gt;Tjinimin - Avustralya halkının atası &lt;br /&gt;Ulanji - Binbinga'nın yılan atası. &lt;br /&gt;Ungud - Bazen erkek bazen dişi olan yılan tanrı &lt;br /&gt;Wagyl - Su yollarını yaratan yılan benzeri yaratık &lt;br /&gt;Wahwee &lt;br /&gt;Walo - günüş tanrıçası &lt;br /&gt;Waramurungundi - İlk kadın (Gunwinggu) &lt;br /&gt;Wati-kutjara - kertenkele insanlar &lt;br /&gt;Wawalag - Djanggawul kızları olan iki kızkardeş &lt;br /&gt;Wollunqua - yağmur ve bolluk yılan-tanrısı &lt;br /&gt;Wondjina - bulut ve yağmur ruhları &lt;br /&gt;Wuluwaid - yağmur tanrısı &lt;br /&gt;Wuragag - İlk insan (Gunwinggu) &lt;br /&gt;Wuriupranili - Meşale taşıyan güneş tanrıçası. &lt;br /&gt;Wurrunna - bir kahraman &lt;br /&gt;Yara-ma-yha-who -küçük bir vampir benzeri insan, canavar &lt;br /&gt;Yowie - kertenkele ve karınca karışı bir dev yaratık &lt;br /&gt;Yhi - Işık ve yaratılış tanrıçası, güneşsel (solar) uluhiyet &lt;br /&gt;Yohrmum &lt;br /&gt;Yurlungur - Bakır yılan &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-7824910010111601367?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/aborjin-mitolojisi.html</link><author>noreply@blogger.com (AnGeLuS)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-7249087240203804878</guid><pubDate>Mon, 21 Dec 2009 23:04:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-12-21T15:04:13.972-08:00</atom:updated><title>Mısır Tanrıları</title><description>&lt;ul&gt;&lt;li&gt;Ailuros - Antik Mısır'da kedi tanrıça. Bastet olarak da biliniyordu. Uzunca bir süre Mısır'da bir kediye zarar vermek kanuna aykırıydı ve bu suçun cezası ölümdü. Bastet İsis'in ve Ra'nın kızıydı. Başta cinsellik ve doğurganlık Tanrıçasıyken, ölüleri koruma, ölenlerin başarılı yada başarısız olduklarına karar verme, yağmur yağdırma, hastalara, özellikle de çocuklara iyileşmeleri için yardım etme özelliklerine ek olarak güneş, ay, analık ve aşk Tanrıçası haline de geldi.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Aker - Güneşi ayarlamak ve yükseltmekten sorumlu Tanrı.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Akeru - Aker'in yardımcılığını yapan Tanrılar Grubuna verilen genel ad.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Amathaunta - Mısır mitolojisine göre, Deniz Tanrıçası.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Am-heh - Mısır mitolojisinde karma Tanry. Yeraltı Dünyasının Tanrısı.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Ammut - Ölümsüz yasama layık olmayanın kalbini yiyen canavar.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Amon - Hermopolis rahiplerine göre Yaratıcı Tanrı.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Amon-Ra - Amon'in rahipleri tarafından karma birleşik Tanrı. Amon-Ra bir Boğa olarak resmedilirdi.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Amset - Horus'un oğlu. Ölülerin karaciğerinin koruyucusudur ve Tanrıça İsis tarafından korunur.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Anubis - Anpu) Ölüleri koruyan ve yücelten Tanrıça. Çakal başlıdır. Piramit metinlerinde, Anubis Ra'nın oğlu olarak yer alır. Başka metinlerde ise Osiris yada Seth ile ilişkilendirilir. Anubis Osiris'in ölümünden sonra onun vücudunun korunması işini üstlenir.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Anuket - (Anqet) Soğuk su dağıtıcısı.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Apis - Verimlilik Tanrısıdır. Güneş diski ve uraeusserpentten oluşan boğa tacıyla betimlenmiştir. Kutsal Apis boğası, Memphis'te bulunurdu ve Serapum'da büyük bir kitle halinde Apis boğalarının mezarı bulunuyor.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Bastet - (Bast) Kedilerin koruyucusu olan Tanrıça. Uzunca bir süre Mısır'da bir kediye zarar vermek kanuna aykırıydı ve bu suçun cezası ölümdü. Bastet İsis'in ve Ra'nın kızıydı. Başta cinsellik ve doğurganlık Tanrıçasıyken, ölüleri koruma, ölenlerin başarılı yada başarısız olduklarına karar verme, yağmur yağdırma, hastalara, özellikle de çocuklara iyileşmeleri için yardım etme özelliklerine ek olarak güneş, ay, analık ve aşk Tanrıçası haline de geldi.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Bes - Müzik, dans ve iyi yemek gibi aile zevklerinin Tanrısı olarak sayılır. Ayrıca çocukların eğlendiricisi ve koruyucusudur. Sakallı, vahşi görünümlü komik bir cüce olarak ve yuvarlak bir yüzle resmedilmiştir.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Buto - Aşağı Mısır'ın Kobra Tanrıçası.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Duamutef - Horus'un oğlu. Ölünün midesinin koruyucusudur ve Tanrıça Neith tarafından korunur.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Edjo - Yılan Tanrıça, Aşağı Mısır'ın sembolü ve koruyucusu.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Geb - Yeryüzünün Tanrısı. Gökyüzünün eşi. Kutsal hayvanı kazlardı. Erkek olan Geb Mısır toprağını , daha genel olarak da yeryüzünü temsil eder.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Hapi - (Hapy) Horus'un oğlu. Ölülerin ciğerlerinin koruyucusudur ve Tanrıça Nephthys tarafından korunur. Hapi ismi farklı hiyerogliflerle ifade edilmişti; çoğunlukla ama her zaman olmamak kaidesiyle Nil Nehrinin Tanrısının ismiydi. Hapi, tacı zambaklardan (yukarı Nil) veya papirüs bitkilerinden (Aşağı Nil) yapılmış şişman bir adama benzetilmiştir.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Har-nedj- itef - Horusun bir görünümü. Ölümün koruyucusu.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Harpocrates - Osiris'l İsis'in oğlu. Emzirilen küçük bir çocuk. Parmak emen genç bir oğlan olarak gösterilmiştir.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Hatmehit - Balık Tanrıça.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Hator - (Hathor) Mısır'ın çok eski bir gökyüzü Tanrıçası Tanrıçasıdır. İnek Tanrıçadır. İnek başı ile sembolize edilirdi. Sık sık İsis'le eşdeğer tutulmuştur. Hator Edfu'da Horus'un partneri olarak tapılmıştır. Aşk, müzik ve gülmenin Tanrıçası olarak düşünülmektedir.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Hauhet - Ölçülemeyen Sonsuzluğun Tanrıçası. Çoğunlukla bir kurbağa gibi yada kurbağa kafalı bir kadın gibi resmedilirdi.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Heh - Sonsuzluğu temsil eden Tanrılardan. Bir kurbağa yada kurbağa kafalı bir adam gibi resmedilirdi.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Hemen - Şahin Tanrı.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Hemsut - Kader Tanrıçası.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Heqet - Hermopolis'teki 8 Tanrıdan biri.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Heru-ra-ha - Horus ve Ra'ya şükretmeyi sembolize eden karma bir Tanrı.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Hike - Doğaüstü güçlerin Tanrısı.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Horus - Osiris'le İsis'in oğlu. Cennetin hükümdarı, yeryüzünün kralı ve kutsal şahin olarak kabul edilir. Horus'un evrensel olduğu ve ezelden beri var olduğu fikri piramit yazılarında belirtiliyor.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Imhotep - Hekimlik Tanrısı. Djoser'in veziri, sonra Ptah'in oğlu gibi ibadet edilmiştir.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;İsis - Mısır'ın en büyük Tanrıçası. Simgesi, Sirius yıldızıdır. Sanat Tanrıçasıdır. Osiris'in dulluğunun ve şiirin Tanrıçası olarak bilinmektedir. Kutsal hayvanı kobra yılanıdır. İsis'in Mısır halkı tarafından reankarnasyonla Cleopatra'nın içinde yaşadığına inanılmıştı.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Khepri - (Khepare) Heliopolitan inancında yaratıcı Tanrı. Atum ve Ra ile karışmıştır. Yükselen günesin böcek Tanrısı.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Khnemu - Su baskını ve Nil'in iri Tanrısı.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Khnum - (Khnemu) Yaratıcı Tanrılardan biri. Bir çömlekçi ustalığıyla, çamura biçim verip insanı yaratıyordu.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Khons - (Khonsu) Ay Tanrısı. Theban'da tapılmıştır.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Maat - (Ma'at) Gerçek ve Hukukun Tanrıçası.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Mefetseger - Krallar Vadisi'nin Tanrıçası.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Min - Erkek Bereket Tanrısı. Ona güç ve iktidar Tanrısı da denilmektedir.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Month - (Montu) Savaş Tanrısı. Mısır'da tapılmıştır.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Mut - Amon'in eşi ve Theban'ın ana Tanrıçası. Akbaba başlıdır.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Nefertem - Nilüfer çiçeğinin Memphis Tanrıçası.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Neith - Eski bir savaş ve dokuma Tanrıçası.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Nekhebet - Yukarı Mısır'daki Akbaba Tanrıçası.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Nephthys - Ölülerin özel koruyucu Tanrıçası. Seth'in eşi ve Isis'in kız kardeşi.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Neter'ler - Mısır yazılı belgelerinde, Tufan'dan sonra ülkeyi yönettiği söylenen "yarı Tanrı" varlıklar.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Nun - Kainat'ın yaratıldığı ilk suların Tanrısı.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Nut - Gökyüzü Tanrıçası. Osiris ve Isis'in annesi ve gökyüzü Tanrıçası. Gökyüzü olarak dünyanın üzerinde kemer gibi uzanmıştır.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Onuris - Savaşçı ve Abidos'un gökyüzü Tanrısı.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Osiris - Mısır kültünde, en önemli Tanrılardan biri. Ölülerin Tanrısı, ölümsüz yaşam için diriliş Tanrısı, kural koyucu, koruyucu, ölülerin yargıcı. Gökyüzünde, Orion takımyıldızının onu simgelediği düşünülürdü.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Ptah - Mısır panteonunda en eski ve en büyük "Yaratıcı Tanrı". Cennetleri ve dünyayı yaratmakla sorumlu. Memphis'in mumya yaratma Tanrısı. Mimari, mühendislik ve "yapı bilimi" ile özdeşleştirilir. İnsan başlı bir Tanrıdır.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Qebsenuef - (Qebehsenuef) Horus'un oğlu. Ölülerin bağırsaklarının koruyucusudur ve Tanrıça Selket tarafından korunurdu.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Qetesh - Aşkın ve güzelliğin Tanrıçası. Aynı zamanda doğa Tanrıçası olarak da tanınmaktaydı.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Ra - Hermopolis güneş Tanrısı. Atmaca kafalı bir insan olarak temsil edildi.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Satet - Nil suyu ve bereket Tanrıçası.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Seker - Işığın Tanrıçası ve yeraltından başlayan öbür dünyaya giden ölülerin ruhlarının koruyucusudur.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Sekhmet - Yıkım ve savaşın dişi aslan Tanrıçası.&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;Selket - Akrep Tanrıçadır. Büyüleri vardır. Kötü ruhlu insanlara ölüm verir.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Serapis - Yer altı dünyasının ve güneşin Helenistik Tanrısı.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Seshat - Ölçüm ve Yazma Tanrıçası.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Seth - Eski dönemlerde fırtına, gök ve gök gürültüsü Tanrısı. Kötü güçlerin etkisi altına giren Seth, kardeşi Osiris'i öldürdü ve Mısır'a sahip olmak istedi. Ama İsis, dağılmış parçalarından Osiris'i canlandırdı, ondan bir çocuk sahibi oldu. Oğulları Horus, Seth'i yenip babasının intikamını aldı ve Mısır'ın başına geçti. Osiris'e karşı çıktıktan sonra şeytani Tanrı olarak anılmaya başlamıştır.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Shu - Rüzgar ve havanın Tanrısı. Mut ve Geb'in babası. Yunan mitolojisindeki Atlas gibi gökyüzünü taşır.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Sobek - Timsahlar Tanrısı. Su Tanrısı olarak, aynı zamanda Nil'in yıllık taşmasını ve vadisinin gübrelenmesini sembolize etti.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Tavaret - (Tauret) Hamile kadınlara göz kulak olan hipopotam Tanrıçasıdır.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Tefnut - Nem ve bulutların Tanrıçasıdır. Nut ve Geb'in annesi. Bazı metinlerde kardeşi Şu ile beraber, Güneş'in doğuşundan itibaren gökyüzünü taşır.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Thoth - Bilgeliğin Tanrısı. Yazma, Akıl ve Ay Tanrısı özelliği ile anılmıştır. İbiş kuşu başıyla resmedilmiştir ve elinde bir dolmakalem ve her şeyi kaydettiği parşömenler vardır. Hiyerogliflerin ve simyanın onun insanlığa armağanı olduğu söylenir. Yunan Tanrısı Hermes ile özdeşleştirilmiştir. Bir görüşe göre, Tarot kelimesi de Thoth'un adından türemiştir.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Uneg - Mısırlıların tarım Tanrısı&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Unut - Kuş beyinli Tanrıça olarak anılmıştır.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Wepwawet - Eski Mısır'da çakal başlı savaş ve cenaze tanrısı. Asyut (Siut) bölgesinde Mezarlık Tanrısı olarak tapınılırdı. Yunanlar ona Ophois derlerdi.Wosyet - Eski Mısır'da gençlerin koruyucusu olarak bilinen Tanrıça.Zenenet - Hermonthis'in Tanrıçası.&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-7249087240203804878?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/msr-tanrlar.html</link><author>noreply@blogger.com (AnGeLuS)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-3625477460168079140</guid><pubDate>Sun, 13 Dec 2009 19:19:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-12-13T11:19:18.734-08:00</atom:updated><title>Yüzme yarışları niçin dört ayrı stilde yapılıyor?</title><description>Yüzme yarışları niçin dört ayrı stilde yapılıyor? &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Yüzme yarışları serbest (kravl), kelebek, kurbağalama ve sırtüstü olmak üzere &lt;br /&gt;dört ayrı kategoride yapılır. Ancak 'kelebek' gibi her insanın kolay kolay &lt;br /&gt;yüzemeyeceği bir sitilin niçin yarışmalara alındığı pek bilinmez. Aslında bütün &lt;br /&gt;stillerin orijini kurbağalamadın Uluslararası yüzme federasyonu kurulmadan &lt;br /&gt;önce başka ilginç kategoriler de vardı. Örneğin 1900 yılında Fransa'da Sen &lt;br /&gt;nehrinde yapılan 200 metre engelli yarışında, yüzücüler sudaki direklere çıkıyor, &lt;br /&gt;sandalların altlarından geçiyorlardı.  &lt;br /&gt;Bilinen en eski yüzüş şekli kurbağalamadım Az enerji harcanması nedeni ile bu &lt;br /&gt;stil suda hayat kurtarmada ve  keyif için yüzmede de kullanılır.  İki kolun ileri &lt;br /&gt;uzatılıp, suyun ellerle iki yandan geri çekilmesi, bu arada bacakların da &lt;br /&gt;senkronize hareket etmesi, kurbağaların yüzüşüne benzediğinden bu adı &lt;br /&gt;almıştır. &lt;br /&gt;İlk zamanlarda kulaç tamamlandığında, nefes de kol hareketi başlamadan önce &lt;br /&gt;alındığı için, bu arada hız da çok azaldığından dura dura yüzülüyormuş gibi &lt;br /&gt;görünürdü. Gittikçe gelişen bu stilde  şimdilerde nefes kolun geri çekiliş &lt;br /&gt;hareketinin tamamlanmasından az önce alınmakta, yüzücüler de duraksamadan &lt;br /&gt;yüzmektedirler.  &lt;br /&gt;Kelebek stilin kurbağalamadan asıl farkı kol hareketleridir. Kollar ileri &lt;br /&gt;hareketlerini suyun üstünden yaparlar. 1933 yılında ABD'de yapılan bir yarışta &lt;br /&gt;Henry Myers adlı bir yarışmacı kurbağalama stili ile yüzüşün kurallara uygun &lt;br /&gt;olduğu konusunda ısrar etmiş ve sonuçta yarışa kabul edilmiştir.  &lt;br /&gt;Sonradan kelebek stili ayrı bir dal olarak yarışmalara alınmıştır. Başlangıçta &lt;br /&gt;yüzücüler ayaklarını kurbağalamada olduğu gibi yana hareket ettirirlerken &lt;br /&gt;sonra yunusun kuyruğu gibi çırpmağa başlamışlardır. Aslına bakarsanız &lt;br /&gt;yunuslama olması gereken bu stilin adı herhalde kelebeklerin uçuşuna &lt;br /&gt;benzetildiğinden olacak kelebek (İngilizce'de butterfly) olarak kabul görmüştür.  &lt;br /&gt;Sırtüstü yüzüş  şekli ise 20. yüzyılın başında gelişmeye başladı. Bunda da &lt;br /&gt;başlangıçta kol ve ayak hareketleri kurbağalamaya benziyordu. ABD'li Harry &lt;br /&gt;Hebner kravl sitile benzer kol ve ayak hareketlerini geliştirdi ve bu  şekilde &lt;br /&gt;yüzdüğü ilk yarışta kurallara uymadığı gerekçesiyle diskalifiye edildi. Yapılan &lt;br /&gt;itirazlar sonunda kurallarda sırtüstü bulunma dışında bir kısıtlama olmadığı ve &lt;br /&gt;bu stilin sırtüstü yüzme hızını daha da geliştirdiği anlaşılarak resmi olarak &lt;br /&gt;kabul edildi ve Harry'nin madalyası verildi.  &lt;br /&gt;Serbest stil de denilen kravl yüzüşün, yüksek dalgalarla mücadele edebilmek için &lt;br /&gt;Güney Pasifik yerlileri tarafından geliştirildiği sanılıyor. Bütün yüzüş  şekilleri &lt;br /&gt;arasında en hızlısı olan bu stil 1902 yılında Avustralyalılar tarafından Avrupa'ya &lt;br /&gt;taşındı. Stil Amerika'ya ulaşınca ayaklar her kulaçta önce 4 kez, sonra 1917 &lt;br /&gt;yılında iki kadın tarafından daha da geliştirilerek 6 kez çırpılmaya başlandı ve &lt;br /&gt;sürat arttıkça arttı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-3625477460168079140?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/yuzme-yarslar-nicin-dort-ayr-stilde.html</link><author>noreply@blogger.com (AnGeLuS)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-8690069881751733528</guid><pubDate>Sun, 13 Dec 2009 19:18:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-12-13T11:18:26.215-08:00</atom:updated><title>Ayların günleri niçin 28, 30, 31 gibi farklı ?</title><description>Ayların günleri niçin 28, 30, 31 gibi farklı ? &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Romalılar milattan 758 yıl önce 10 aylık takvim uygulamasına başladılar. Bu ilk &lt;br /&gt;orijinal Roma takviminde aylar, gündüz ve gecenin eşit olduğu, binlerce yıldır &lt;br /&gt;hayatın başlangıç zamanı olarak kabul edilen Mart ayından başlamak üzere, &lt;br /&gt;Martius (Mart), Aprilis (Nisan), Maius (Mayıs), Junius (Haziran), Quintilis &lt;br /&gt;(Temmuz), Sextilis (Ağustos), September (Eylül), October (Ekim), November &lt;br /&gt;(Kasım) ve December (Aralık) idi.  &lt;br /&gt;Bu ay adlarından Quintilis'den (Temmuz), December'a (Aralık) kadar olanlar, 5, &lt;br /&gt;6, 7, 8, 9 ve 10 rakamlarının Roma'lılarca telaffuz ediliş  şekliydi yani, Mart &lt;br /&gt;başlangıçlı takvime göre bu aylar yılın 5'inci, 6'ncı, 7'nci, 8'inci, 9'uncu, ve &lt;br /&gt;10'uncu aylarıydılar. Bu 10 aylık takvim geride hesaba katılmamış daha 60 gün &lt;br /&gt;bırakıyordu.  &lt;br /&gt;Yedek olarak bırakılan bu 60 gün sorun yaratınca, Janarius (Ocak) ve &lt;br /&gt;Februarius (Şubat) adları ile iki ay daha eklenerek takvim tamamlandı. Yani &lt;br /&gt;yılın ilk ayı Martius (Mart), son ayı ise Februarius (Şubat) oldu.  &lt;br /&gt;Asırlar sonra milattan 46 yıl önce Roma  İmparatoru Julius Caesar (Sezar), &lt;br /&gt;muhtemelen politik sebeplerden takvimde bazı değişiklikler yaptı. On bir ayı 30 &lt;br /&gt;ve 31 gün olarak iki  şekilde düzenledi, yılın son ayı olan Şubat'a 29 gün verdi, &lt;br /&gt;her dört senede bir  Şubat'a bir gün ilavesini kabul etti. Ancak sonra nedendir &lt;br /&gt;bilinmez Janairus'u (Ocak) yılın ilk ayı olarak ilan etti. Böyle olunca da, her 4 &lt;br /&gt;yılda bir eklenecek bir günün, yeni durumda yılın ikinci ayı konumuna gelmesine &lt;br /&gt;rağmen Februarius'a (Şubat) eklenilmesine devam edildi.  &lt;br /&gt;Julius Caesar'ın beklenmeyen ölümünden (Sen de mi Brütüs olayı!) sonra, &lt;br /&gt;Romalılar bu çok sevdikleri imparatorlarının anısına Quintilİs (Temmuz) ayının &lt;br /&gt;ismini July olarak değiştirdiler.  &lt;br /&gt;Ondan sora tahta çıkanlardan, Augustus kendi şerefine, Sextilis (Ağustos) ayının &lt;br /&gt;adını kendi ismi ile değiştirerek, bu aya August adını verdi. Ama ortaya başka &lt;br /&gt;bir sorun çıkmıştı. Sezar'ın ayı 31 gün, Augustus'un ayı ise 30 gün çekiyordu. &lt;br /&gt;Sorunu yine imparatorun kendisi çözdü ve zaten 29 gün olan Şubat'tan bir gün &lt;br /&gt;daha alarak Ağutos'a ekleyiverdi. Böylece iki ay da eşitlenmiş oldu.  &lt;br /&gt;İşte size takvimin, niçin 12 ay olduğunun, ayların isimlerinin nasıl konduğunun &lt;br /&gt;ve niçin farklı sayıda günlerden meydana geldiklerinin, dört sene sonra &lt;br /&gt;eklenecek artık günün niçin yılın sonuncu değil de, alakasız bir  şekilde ikinci &lt;br /&gt;ayına eklendiğinin küçük bir hikayesi.  &lt;br /&gt;Özellikle ortaçağda takvimler üzerinde o kadar oynanmıştır ki, yapılan bilimsel &lt;br /&gt;hesaplamalara göre,  İsa'nın bugün kabul edilen Milattan, yani  İsa'nın &lt;br /&gt;doğumundan yaklaşık 6 yıl önce doğduğu, 36 yıl yaşayıp Milattan sonra 30 &lt;br /&gt;yılında öldüğü ileri sürülmektedir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-8690069881751733528?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/aylarn-gunleri-nicin-28-30-31-gibi.html</link><author>noreply@blogger.com (AnGeLuS)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-6998694704117567151</guid><pubDate>Sun, 13 Dec 2009 19:17:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-12-13T11:17:43.931-08:00</atom:updated><title>Niçin müzikten hoşlanıyoruz ?</title><description>Müzik nedir? Düz biçimde konuşarak söylenebilecek bir  şeyin değişik ses &lt;br /&gt;dalgaları ile söylenmesinden niçin hoşlanırız? Müzik niçin keyif veya tam aksi &lt;br /&gt;hüzün duygusu verebiliyor?  &lt;br /&gt;Müzik aslında ses dalgalarının, belirli kurallar içinde bir düzene sokulmasıdır. &lt;br /&gt;Bilindiği gibi, ses dalgalar halinde yayılır. Bir saniye içindeki dalga sayısı sesin &lt;br /&gt;karakterini tespit eder. Saniyede 260 dalga yapan, yani titreşen ses 'Do' &lt;br /&gt;notasıdır.  &lt;br /&gt;Bu  şekilde 7 temel nota oluşur. Do-Re-Mi-Fa-Sol-La-Si. Son notadan sonra, &lt;br /&gt;Do'nun titreşim sayısının bir katı kadar titreşimde daha ince bir Do gelir ki, bu &lt;br /&gt;iki Do arasına bir oktav denir.  İşte bu oktav, gam, akort denilen matematiksel &lt;br /&gt;diziler, bir çeşit dizilerek müzik oluşturulur. Ancak tüm bunlar bize, bu &lt;br /&gt;matematiksel diziden bihaber, Afrika yerlilerinin, dağ başındaki çobanın enfes &lt;br /&gt;müziğini açıklayamaz.  &lt;br /&gt;Aslında kültürün müzik ve bundan alınan zevk üzerinde doğrudan ilgisi vardır. &lt;br /&gt;Doğu müziğinde yukarıda belirtilen matematik dizilerdeki perdelerin arasında &lt;br /&gt;karışık gezinilme, Afrika'da baş döndürücü ritimler, Avrupa'da ise notaların &lt;br /&gt;ideal düzeni öne çıkar. Ancak bunlar da, değişik müzik türlerine ilgi duyan &lt;br /&gt;bizlerin ve müziğin hoşlanılma nedenini açıklamaya yetmez.  &lt;br /&gt;Müzik ve dil yetenekleri birçok yönden birbirine benzemektedir. Bilimciler &lt;br /&gt;insanların müzik yeteneği kazanmalarının, konuşmaya başlamaları ile aynı &lt;br /&gt;zamanlara denk düştüğünü ileri sürüyorlar. Konuşma yeteneği şüphesiz daha iyi &lt;br /&gt;bir iletişim ve yaşama  şansı avantajını getirmiştir ama müziğin hangi ihtiyacı &lt;br /&gt;karşıladığı hala meçhul.  &lt;br /&gt;Bebekler anlamlı kelimelere benzer sesler çıkarmaya başlarken aynı zamanda &lt;br /&gt;şarkı söyler gibi mırıldanmaya da başlarlar. Uzun ve karışık cümleler kurmayı &lt;br /&gt;becerdikçe, daha uzun ve karışık  şarkıları söyleme yetenekleri de artar. Ancak &lt;br /&gt;beynin konuşmaya kumanda eden kısmında hasar olan hastaların &lt;br /&gt;konuşamamalarına rağmen müzik yeteneklerinin devam ettiği de görülmüştür.  &lt;br /&gt;Son zamanlarda, beynimizde müziği algılayan bir alıcı bulunabileceği tezi ileri &lt;br /&gt;sürülmektedir. Eğer bir gün bu alıcı bulunsa bile, bunun niçin beynimize &lt;br /&gt;konulduğunun sebebi yine anlaşılamayacaktır.  &lt;br /&gt;Öğretilme yoluyla bir çeşit dans yapabilen veya dans olarak algılanamayacak &lt;br /&gt;hareketleri olan canlıları saymazsak, doğada müzik ve ritim duygusu sadece &lt;br /&gt;insanda vardır. Bu özelliğin nedeni ise hala tam olarak açıklanamıyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-6998694704117567151?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/nicin-muzikten-hoslanyoruz.html</link><author>noreply@blogger.com (AnGeLuS)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-7400812648025505691</guid><pubDate>Sun, 06 Dec 2009 22:02:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-12-06T14:02:31.675-08:00</atom:updated><title>Ebiyonitler</title><description>Yahudi asıllı ilk Hıristiyanlardan bir cemaatin üyeleridir. Ebiyonit kelimesi İbranice “yoksul, fakir” anlamındadır.Bundan dolayı düşmanları “fakirler – yoksullar” (Ebiyonit) kelimesini onları küçümsemek için kullanırlar. Onlar ise, Ebiyonitliği (fakirliği) ,İsa’nın “Dağdaki Vaazı”ında (İncil; Matta 5:1-11) bahsettiği o içerikte ve “ruhta fakir olanlar” manasında almaktadırlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsa mesih'in Kardeşi Yakobus&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar İsa’nın Tanrılığını reddederler, sünnet olurlar. Reisleri olarak İsa’nın kardeşi Yakobus’u kabul ederler. Yahudi ayin ve ibadetlerini yerine getirirler. Pazarı kabul etmekle beraber Şabbat’a (Cumartesi) uyarlar. İsa’yı son Yahudi peygamberi olarak tanır fakat, Mesih olduğunu kabulde tereddüt ederler. Pavlus’u samimi bir Hıristiyan görmez ve onu dönme (içi başka dışı başka) sayarlar. Pavlus’tan önce “komünyon” ayininin hatıra olarak kutlandığı ve Hz. İsa’nın “kan Kadehi” yarine su kadehini koyduğunu savunurlar. Ekmek – Şarap ayinindeki “ekmek ve şarab”ın Hz. İsa’nın “eti ve kanı” olduğu görüşünü reddederler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kan dökmeyi reddettikleri için et yemezler ve ideal hayatın bitkilerle beslenmek olduğunu savunurlar.İslam dinindeki Boy abdestine benzer dini banyo geleneğine sahiptirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ebiyonitlerin V. Yüzyıla kadar yaşadıkları, ondan sonra görünmez oldukları; bir kısmı Hıristiyan gruplara, bir kısmının “gnostik” gruplara katıldıkları ileri sürülmektedir. Bunun yanında “Ebiyonit” karaktere sahip Hıristiyanların günümüze kadar geldiği ve hala varolduğu da belirtilmektedir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-7400812648025505691?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/ebiyonitler.html</link><author>noreply@blogger.com (AnGeLuS)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-4564234537296981173</guid><pubDate>Sun, 06 Dec 2009 22:01:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-12-06T14:01:08.548-08:00</atom:updated><title>Eski Mısır Mabetleri</title><description>Eski Kralligin hükümdarları Mısır’ın hemen her yerine mabetler insa ettirmislerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En orijinal örneklerden biri Güneş Tanrısı “Ra”ya özel olarak yapılan mabettir. Büyüklügü ve şekli hakkinda bir fikir edinmek için, bunlardan Abusir’de meydana çikarilan 5.sülale zamaninda insa edilmis olani hakkindaki bilgiler daha nettir. 100 metreden fazla uzunlukta, 80 metre genislikte, sur ile çevrilmis bir saha içinde, 38 metre yanları ve 20 metre yükşekliginde bir kare mezar üzerinde kalin dikli bir tas bulunmaktadir.bu anit bütün mabede hakimdir. Asil Güneş Tanrısıni temsil eden sembol budur. Kaidenin önünde kurban kesmeye mahsus mezbaha bulunuyor. Sur disinda, çölün ortasinda 28 metre uzunlugunda pismis topraktan kayik, Güneşin gece yolculugu için hazirlanmis durumdadir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5. sülalenin hemen hemen bütün hükümdarları, bu türlü Güneş mabetlerini ehramların yani basina yaptirmislardir. Bunlardan bes tanesinin adi bilinmektedir. Harabe kalintilarından en iyi belli olani, Abusir mabedidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Heliopolis’te 3. sülale zamanina ait bir mabet yapisi örneği, başka yerde görülmeyen bir tarzdadir. Bu 300 metre genisliginde yuvarlak ve 40 metre kalin duvarlarla çevrilmis, iç tarafinda direklerle tutturulmus, uzunluguna, bes hücreden ibaret binadir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orta Krallik dönemindeki mabetler tam olarak korunamamiştir. Bazıları Hiksoslar devrinde (MÖ.1788-1580) harap edilmis, diger bir çogu da 18. sülale kralları tarafindan ele alinarak büyütülmüs ve sekilleri degistirilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orta Krallik devrinde 11.sülaleden Mentuhotep’lerden birinin yaptirdigi mabet sonradan tadilata ugramayan mabetlerden biridir. Deir-el-Bahri mevkiinde bir dag yamacinda insa edilmis olan bu bina, ölen insanlar için yapılan ayinlerde kullanilan mabettir. Prensesler için yapilmis yeri de mevcuttur. Mabedin dip tarafinda uzun bir dehlizden kayaliklar içine girilerek küçük bir odada son bulmaktadir. Burada ihtimal ki Kralın heykeli konulmustu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12. sülale kralları da bir takim abideler meydana getirmisler. Mabet olarak yapılanlar ve sonradan tadilata ugrayanlardan bazıları sunlardir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Memfiste Ptah mabedi genisletilmiş, Karnak’ta Amon, Dendera’da Hathor, Heliyepolis’te Atum, Abidos’ta Osiris.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni Krallık devri mabetleri üç kişimdan ibarettir. Dörtgen şeklinde olan mabetlerin uzunlugu genisliginin iki katidir. Ön kişim, iki yüksek pilon arasindan açilan büyük merkezi bir kapidir. Iç avlu sütunlarla çevrilidir. Bunun gerisinde ayin yapılan salonlar ve daha ileri de ise bir koridorla ayrilmis ilah heykellerinin kondugu mukaddes yer ve hazinelerin saklandigi odalar, magazalar bulunmaktadir. Ilah heykeli ya bir hücreye kapatilmis veyahut da bir kayik üzerine oturtulmustur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mabedin çogu yerine büyüklü küçüklü heykeller konmustur. Duvarlarına kabartma yazilar ve süsler yapilmiştir. Kralın icraatina ait olanları halkin girebilecegi yerlerde, rahiplerin girmesine mahsus yerlerde ise tapinma ve dini ayinleri gösteren sahneler yapilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mabetler genelde iki temel fikre göre yapılmıştır. Biri büyük ve baş ilahlar için, digerleri ise ölüler kültünün yapilacagi mezar mabetleridir. Bu mezar mabetlerini her kral kendine özel yaptirmiştir. Mezarlardan ayri yapılan bu çesit mabetlerin gerek planları, gerekse yer ve büyüklükleri itibariyle önemli degışıklıkler olmustur. Bunlardan Kralıçe Haçepsut’un Der-el-Bahri ‘deki mabedi anlatilir. Çünkü bu bina Mısır abidelerinin en orijinallerinden biri sayilmaktadir. Bu kadın hükümdarin yaptirdigi mabet, bir dag eteginde kayaligin yamaçlarına uygun bir sekilde yerlestirilmis sütunlarla tutturulmus teraslar halinde yukariya dogru yükselmektedir. En üst terasta asil mabet ve onun arkasinda kaylar içine oyulmus bir çok ibadet yerleri yapilmiştir. Bu mabedin duvarlarında, Kralıçenin soyuna ve yaptigi hükümet islerine dair sahneler kabartma olarak resmedilmiştir. Bu açiklik ve inceliginden dolayi bu mabet Mısır’ın en güzel abidelerinden biri sayilmaktadir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Ramses’in “Ramseseum”u da bu çesit mabetlerdendir. Amon Tanrısı için yapılan büyük Karnak ve Luxor mabetleri Mısır’ın en büyük ve en muhtesem abideleri sayilirlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mabet tipi planlarda birbirinden farklı üç kısım görülür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni Krallik devri mabetlerine uzunlukları hepsinde ayni olmayan bir yoldan girilir. Bu yol boyunca Tanrınin mukaddes hayvaninin sembolü olan, sfenksler konmustur. Mesela Karnak’ta, Tanrınin koç sembolü birer sfenks heykeli olarak siralanmiştir. Buna “Ilah Yolu” denmektedir. Yolun sonunda mabet kapisinin iki tarafinda yükselen, kaideleri genis yukariya gittikçe daralan ve tamamiyla Mısır üslubuna has “pilon” denilen duvarlar vardır. Genelde bunların önüne hangi kral yaptirdiysa, onun büyük mikyasta bir kaç heykeli konur. Mesela Luxor ‘da bu heykeller 6 adettir. Mabet kapisinin iki yaninda yükselen pilonlar üzerinde ise, hangi kral yaptirmis ise onun zaferlerine ait kabartmalar konmaktadir. Luxor mabedinin bu duvarlarına 2.Ramses ‘in Kades savaslarıni anlatan sahneleri yapilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pilon duvarların ortasindaki kapidan girince üç tarafi bir veya iki sirali sütunların bulundugu bir avlu vardır. Burasi halkin girmesine mahsus olan yerdir. Sütunları çevreleyen duvarlarda da yine kabartmalar bulunmaktadir.bunlar ya dini sahneler ya da yine ender olarak savas tasvirleridir. Luxor mabedinde bu sütunlar arasina Kralın büyük mikyasta heykelleri yerlestirilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu açik avluda, birkaç basamak merdivenle asil mabedin en önemli kismi olan bir “hipostil” salona girilmektedir. Burasi da sütunlarla tutturulmus ve tavanindan yari aydinlik alan, duvarlarında çesitli ilah ve ilahelere ait kabartma ve oymalar yapıldıgi gibi tavanlarında da yine, burada icra edilecek törenlerin önemine göre resimler yapilmiştir. Bu salon yari ışıklı ve dekorlu hali ile çesitli törenlerde yüksek sahsiyetlerin rahiplerin ve nihayet Kralın bulunacagi bir yerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayni zamanda eğer Kralın bir varisi olmazsa, bu hipostil salonda, Amon’un mucizesi ile yeni kral ilah tarafindan isaret edilerek seçilmek için törenler yapilmiştir. Bu hipostil salonlardan birisi hakkinda bir fikir vermek için, I. Setos tarafindan baslatilip da, II. Ramses’in bitirebildigi Karnak mabedinin ölçüleri söyledir: Genisligi:103 sütunla, derinligi 50 sütunla, tavani ise 130 sütunla tutturulmustur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece sfenksle siralanmis ilah yolundan sonra ortasi tamamen açik bir avlu, yari aydinlik olan sütunlu hipostil bir salon ve daha sonra da ilahin mukaddes sayilan mevcudiyetine ve hazinesine yaklastikça mistik bir karanlik içine gömülen bir mabet plani ortaya çikmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca Eski Mısır mimarisinde mabetleri su esaslara göre de ayırmak mümkündür:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- Klasik Mabetler &lt;br /&gt;2- Kayaliklar Içine Oyulan Mabetler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3- Güneş Ilahina Özel Mabetler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4- Kralların Küçük Mabetleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5- Ölülerin Ayinleri için Yapılan Mabetler&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-4564234537296981173?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/eski-msr-mabetleri.html</link><author>noreply@blogger.com (AnGeLuS)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-1056823773437966995</guid><pubDate>Sun, 06 Dec 2009 21:57:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-12-06T13:57:51.295-08:00</atom:updated><title>Gözlüğün Tarihçesi</title><description>Şüphesiz tarih boyunca tüm insanlarda görme kusuru olmuştur. 13. Yüzyılda gözlük ortaya çıkıncaya kadar gerek doğuştan gerekse sonradan göz bozukluğu olan insanlar, ömürlerini böyle geçirmeye, iş yapamamaya hatta evden dışarı çıkamamaya mahkumdular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında gözlüğün ana malzemesi olan camın tarihi 4 500 yıl evveline kadar gidiyor. Antik dünya insanlarının optik hakkında bilgileri olduğu, camın belirli bir formunun cisimleri büyüttüğünü fark ettikleri biliniyor. Halta milattan önce l000 yıllarına ait, büyüteç olarak kullanılmış cam örneklerine Girit'teki kazılarda rastlanılmıştır. Ne var ki büyütecin cam haline gelmesi çok zaman aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözlüğü ilk bulan kişinin kim olduğu bilinmiyor. İnsanlık tarihinin büyük teşekkür borçlu olduğu, bu parlak buluşu gerçekleştiren kişinin kim olduğu bütün araştırmalara rağmen hala sırrını koruyor. Bu kişinin 1250 veya 1280 yıllarında Venedik'te yaşamış olması büyük bir olasılık, çünkü 13. Yüzyılda, Ortaçağda Venedik, İtalya'da cam üretimiyle ünlü olan bir yerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk gözlüklerin mercekleri konveks, yani dışbükeydi ve sadece yakını görme problemi olanların işlerine yarıyordu. Uzağı görme sorunu olanların derdine çare olacak konkav (içbükey) merceklerin üretilmesi için yüzyıl geçmesi gerekecekti. Görüldüğü gibi gözlüğün tarih içindeki gelişmesi oldukça yavaştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzağı görme sorununu yani miyopluğu düzeltecek merceklerin ancak 15. yüzyılda yapılabilmesinin sebebi o tarihlerde, gözlüğün daha çok yakını okuma amaçlı kullanılması, uzağı görememenin o kadar önemsenmemesi ve içbükey merceklerin imalinin daha zor ve pahalı olmalarıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözlük icat edildikten ancak 350 yıl sonra düşmeden yüzün ortasına tutturulabildi. Aslında bu gözlük tarihindeki en son ve önemli buluştu. Edward Scarlett 1730'da Londra'da sabit gözlük sapını icat etti. Saplar kafaya göre ayarlanabildiği için gözlük burun üzerine daha az ağırlık yapıyor, düşme tehlikesi de önlenmiş oluyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak tüm bu yavaş gelişmeye karşın gözlüğün insanlığa hizmeti büyük oldu, en azından onların yaşama bağlılıklarını arttırdı. Matbaanın icadından, basılan kitap ve gazete sayısının artmasından sonra gözlük lüks olmaktan çıkıp tam bir ihtiyaç oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;14. Yüzyıl ortalarında İtalyanlar gözlük camlarına belki şekillerindeki benzerlikten dolayı 'mercimek' anlamında 'lenticchie' adını verdiler. İngilizcesi de 'lentis' olan mercimek, yaklaşık iki yüzyıl gözlük camı anlamında da kullanıldı. Günümüzde kullanılan 'lens' adının kökeni de bu sebeple mercimeğe dayanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk gözlükçü dükkanı 1783'de Philadelphia'da açıldı. Francis Mc Allister dükkanında gözlükleri bir sepetin içine yığıyor, müşteriler de bunları tek tek deneyerek gözlerine uygun geleni alıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk güneş gözlüklerinin 1430'lu yıllarda Çinliler tarafından kullanıldığını biliyor muydunuz? Ateşte dumanın isi ile kararttıkları gözlükler görme kusurlarını düzeltmek için değildi. Sanılacağı gibi Güneş'ten korunmak için de değildi. Çinliler başta mahkemeler olmak üzere bir çok yerde gözleri görünmesin, düşünceleri göz ifadelerinden belli olmasın diye bu koyu renkli gözlükleri takıyorlardı. Daha sonraları İtalya'dan Çin'e numaralı gözlükler de getirildi ama Çinliler onların da çoğunu iste kararttılar.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-1056823773437966995?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/gozlugun-tarihcesi.html</link><author>noreply@blogger.com (AnGeLuS)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-564099943246836193</guid><pubDate>Sun, 06 Dec 2009 21:57:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-12-06T13:57:28.716-08:00</atom:updated><title>Daktilo ve icadı</title><description>Daktilo, bir klavye aracılığıyla harekete getirilen harfleri mürekkepli bir sistem yardımıyla kağıda basarak yazı yazan makine.&lt;br /&gt;İlk yapılışı 1829′da Teroitli William Austin Burt tarafından gerçekleştirildi. Tipograf adı verilen bu makine elden daha yavaş yazıyordu. Bundan sonraki denemeler pek başarılı olamadı. Aradan 40 yıl geçtikten sonra Sholes 1868′de ilk pratik daktiloyu yaptı. Remington’un 1878′de yaptığı daktilo ise bir dikiş makinesinın üzerine yerleştirilmişti. Şaryo dikiş makinesinin pedalına benzeyen bir pedalla döndürülüyordu. Makine ise silik ve büyük harf yazabiliyordu. Bu mahsurlarının yanında büyük ve pahalı olması piyasaya sürülmesine engel oldu. Remington, Royal Smith gibi Amerikan firmaları yanında İtalyan Underwood-Olivetti, Alman Olympia, Adler ve Triumph ve İsveç Facit firmaları da daktiloların yapımında görülen çeşitli kusurları yavaş yavaş düzelterek bugün kullanılan daktiloya benzeyen makineler yaptılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sholes’in yaptığı makineyı inceleyen Thomas Edison, elektrikle çalışabileceğini söyleyerek üzerinde çalışmaya başladı. Edison, çubuğun elektromıknatısla hareket ettiği elektrikli daktilo makinesi yaparak 1872′de patentini aldı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çeşitli deneme ve üzerinde yapılan çalışmalardan sonra 1930 yılında seri halde elektrikli makinelerin satışına başlandı. Piyasada tutunması, seri iş yapması bunun üzerinde firmaların çalışmasını sağladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mekanik daktilo&lt;br /&gt;Elektriksiz olup, mekanik olarak çalışırlar. Parmakla kuvvetle tuşa vurulunca, kaldıraç tertibatıyla tuşun bağlı olduğu harf kalkar ve şeride vurur. Şerit de sarılı olan kağıt üzerinde o harfin izini bırakır. Harfler vuruldukça şaryo otomatik olarak ilerler. Yazının düzgün çıkması şeride, vuruşun kuvvetine, tuşlara iyi basılıp basılmamasına bağlıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elektrikli daktilo&lt;br /&gt;İşleme prensibi mekanik ile aynıdır. Tuşa asıldığında harfin şeride, dolayısıyla kağıda vurma işlemi elektriki olarak gerçekleştirilir. Ancak IBM 1961′de Selectric ismini verdiği modelle harflerin çubukları yerine, harflerin bulunduğu yazı topunu getirdi. Seçilen harfe göre bu yazı topu dönebilerek, kağıt tarafına ilgili harfi getirebilmektedir. Yazı topunun değiştirilmesiyle değişik türde harfleri kullanmak mümkündür. Elektrikli daktiloların (yazıcıların); kaset şeritli ve silicili, çubuklu elektrikli daktilo, küreli elektrikli daktilo, papatya tipi elektrikli daktilo gibi çeşitleri de vardır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-564099943246836193?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/daktilo-ve-icad.html</link><author>noreply@blogger.com (AnGeLuS)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-4235139092228384966</guid><pubDate>Sun, 06 Dec 2009 21:56:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-12-06T13:56:04.485-08:00</atom:updated><title>Denizaltı Tarihçe</title><description>Denizaltı tasarımı ilk kez 1578'de matematikçi William Bourne tarafından geliştirildi. Bourne bu tasarımını hiç denemedi, ama 40 yıl sonra Cornelius Drebbel buna çok benzer tasarımlı bir denizaltı inşaa etti ve ilk kez Thanes Nehri'nde denedi. Ahşap omurgasının üzeri deriyle kaylıydı ve bordalarında su geçirmeyen deri kaplamadan dışarı uzanan 12 küreği vardı. Denizaltısı suyun altında iki saat kalınca Drebbel'in oksijen üretme yöntemini bulduğuna dair söylentiler yayılmıştı. Deneme gösterisinin başarılı olmasına karşın, İngiliz Bahriye Nazırlığı, Drebbel'ındenizaltısını kabul etmedi; bu fikrin geliştirilmesi daha sonraki mucitlere kalacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savaşta kullanılan ilk denizaltı olan American Turtle, David Bushnell tarafından 1775 yılında icat edildi. Bu ahşap tekne, elle yönlendirilen iki uskurla yüzüyordu; ilk kez 1776'da Amerikan Bağımsızlık Savaşı'nda kullanıldıysa da, hedefini batıramadı. Düşman gemisini batıran ilk denizaltı Hunley'dir; H.L. Hunley'nin Amerikan İç Savaş'ı Konfederasyon Ordusu için icat ettiği bu denizaltı, Birlik Ordusu'na ait Houstonic savaş gemisini batırmış, ama bu arada, tüm mürettebatıyla beraber kendiside batmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun gibi oldukça eski tarihli pek çok denizaltının varlığına karşın, modern denizaltının mucidi J.P. Holland olarak kabul edilir. Holland'ın geliştirdiği tekne, modern bir denizaltının tüm özelliklerini taşıyordu: Silindir biçimli gövde, safra tankları, derinliği ayarlamaya yarayan yatay dümen ve havaya ihtiyaç duymayan güç kaynağı. Bu denizaltı, su altında bataryalarını kullanıyor, yüzeye çıktığında ise içten yanmalı motorla gidiyordu. Holland, 1900'de denizaltısını ABD Deniz Kuvvetleri'ne verdi. 1902'de "denizaltı gemisi"nin patent hakkını aldı ve İngiltere, Hollanda, Rusya ve Japonya için denizaltılar inşaa etmeyi sürdürdü.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-4235139092228384966?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/denizalt-tarihce.html</link><author>noreply@blogger.com (AnGeLuS)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-4168401252059428397</guid><pubDate>Sun, 06 Dec 2009 21:55:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-12-06T13:55:16.628-08:00</atom:updated><title>Fotoğraf Makinesinin Tarihçesi</title><description>“Fotoğraf, ışığın kaydedilmesi anlamına geliyor. İlk fotoğraf makinesi, önü mercekli ışık geçirmez kutuydu. 1802’de İngiltere’de Thomas Wedgwood, gümüş nitratlı kağıt ya da deri üstüne görüntü kaydetti ama görüntü sabitleşmedi. 1827’de Niepce, duyarlı levha üzerine ilk görüntüyü saptadı. Bir manzara resmi için, duyarlı tabakaya poz süresi sekiz saatti. Ressam Daguerre, bir ucunda mercek, öbüründe buzlu cam olan karanlık kutuda görüntü elde edip taslaklarını bunun üstüne yapıyordu. Daguerreotype adıyla anılan yöntemi dünyaya yayıldı. 1840’larda ABD’de her kentte bir daguerreotype sanatçısı vardı. 1840’da Talbot, fotoğraf kağıdının duyarlığını arttırdı. Fotoğrafçılıkta devrim, cam negatiflerin elde edilmesini sağlayan işlemle oldu. İngiliz Archer, cam negatiften fotoğraf kağıdına baskı yaptı. 1868’de trikromi yoluyla renkli baskı olanağı sağlandı. 1887’de Rahip Hannibal Goodwin, gümüş bromür emülsiyonlu selüloit film önerdi. 1889’de Eastman Kodak Company tarafından makaralara sarılmış ve yaprak filmler çıkarıldı. Ateşe dayanıklı asetat çıkınca cam film tümden kalktı. 1935’de ilk renkli film, 1940’larda anında baskı polaroid bulundu. Digital görüntü kaydına ulaşan süreç fotoğrafı geniş kitleye taşıdı.”&lt;br /&gt;İlk başlarda anları dondurmaya yarayan fotoğraf makineleri (o zamanların deyimi ile kara kutular ) daha sonraları bir sanat dalı olmaya başlamış. O günlerden bugünlere uzanan fotoğrafçılık sanatı, şimdi dijital fotoğrafçılık olarak adlandırılıyor. Bu kısa özgeçmişten sonra, fotoğrafçılığın dijital olanına bir göz atalım bakalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GÜNÜMÜZDE DİJİTAL FOTOĞRAFÇILIK&lt;br /&gt;Onları her seferinde resim çekerken makinenin vizöründen değil, arkasındaki küçük ekrana bakmalarından tanıyorsunuz. Evet, onlar dijital fotoğraf makineleri ile resim çeken fotoğrafçılar. Artık kimse 36 poz bekleyip filmini tab ettirmek için uğraşmıyor ya da fotoğrafçılık sanatına özenip kırmızı loş ışıkta zaman geçirmek istemiyor. Devir hız devri, çektiği fotoğrafları anında görüntüleyip üzerinde ayar yapmak veya bu resim olmamış deyip çekilen ve beğenilmeyen resmi silip anında yenisini çekmek dijital fotoğraf makineleri ile mümkün. Bu hem dijital fotoğrafçılığı kolay ve eğlenceli kılıyor, aynı zamanda maddi ve manevi bakımdan iyilikler içeriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Basit bas ve çek modeller:&lt;br /&gt;Doğru objectif ve algılayıcılarla donatılmışlarsa, iyi sonuç verebilirler. Netleme ve pozlama otomatik olduğundan, konuya yöneltilip deklanşöre basılması yeterlidir. Görüntü kontrolü açısından fazla seçenek sunmasalar da , en ucuzlarının bile genelde beyaz ayarı vardır. Genellikle son derece az yer kaplar, hatta gömleğinizin cebine bile kolayca sığar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelişmiş bas ve çek modeller&lt;br /&gt;Benzer şekilde gerekli ayarları çoğunlukla otomatik yaparlar ancak bu tür makinelerin pozlama telafisi , daha gelişmiş beyaz ayarı, sınırlı manuel ayar gibi bazı ek özellikleri kullanımlarını biraz daha esnek kılar. Görece daha ucuz sayılabilecek bu makineler dijitale iyi bir başlangıç olabilir.&lt;br /&gt;Gelişmiş kompakt modeller&lt;br /&gt;Çok kapsamlı ayarları, bu makineleri iyi 35mm fotoğraf makineleriyle aynı klasmana oturtur. En önemli farkları objectif içinden görüntü veren vizörleri (ki likit kristal ekranları eşdeğerde görüntüler sağlar ) ve değiştirilebilen objektiflerinin olmamasıdır. Gerektiğinde tam otomatik olarak, bas ve çek modunda da kullanılabilirler. Çoğu bas ve çek fotoğraf makinesinden daha büyük olurlar, özel tasarlanmış aksesuar ve ekleme objektifleriyle bu makineler çok yönlü kullanılabilirler.&lt;br /&gt;Kompakt refleks tipi modeller&lt;br /&gt;Küçük boyutlu 35mm refleks makineleri andırırlar. Genelde uzun odak uzaklıklı zum objektifleri olan bu fotoğraf makinelerinin telefoto yetenekleri mükemmeldir. Tıpkı gelişmiş kompakt fotoğraf makineleri gibi, bu makinelerde de 35mm reflekslerdeki tüm ayarlar bulunur. Objektif içinden bakılan vizörleri genelde elektroniktir. Vizöre baktığınızda büyütülmüş, yüksek kalitede bir likit kristal ekran görürsünüz. Bu size algılayıcının tam olarak ne gördüğünü gösterir ve bir dereceye kadar pozlamayı ve rengi değerlendirmenizi sağlar. Bu makineler tam otomatik olarak da kullanılabilirler.&lt;br /&gt;Değiştirilebilir objektifli refleks modeller&lt;br /&gt;35mm refleks makinelerin sağladığı tüm kontrollerin yanında değiştirilebilir objektifleriyle geniş olanaklar sunarlar. Diğer dijital fotoğraf makinelerine göre oldukça büyüktürler. Tam anlamıyla fotoğraf çekimini kontrol altında tutma, en ileri görüntü algılayıcı ve işlemci teknolojileri ve yüksek düzeyde parazit kontrolü, özelliklerinden sadece birkaçıdır. Aynı tasarımı yüzünden algılayıcı “canlı” görüntüler sağlayamadığından, makinenin arkasında yer alan likit kristal ekran sadece kareleri gözden geçirmek amacıyla kullanılabilir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-4168401252059428397?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/fotograf-makinesinin-tarihcesi.html</link><author>noreply@blogger.com (AnGeLuS)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-3390733604034241441</guid><pubDate>Sun, 06 Dec 2009 21:54:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-12-06T13:54:40.685-08:00</atom:updated><title>Zeplin'in Tarihçesi</title><description>Zeplin, Ulaşım aracı olarak kullanılan itme kuvvetiyle yol almalarını sağlayan motorları ve havada yönlenmesini sağlayan dümenleri olan puro biçiminde ve altında yolcu kabini bulunan güdümlü balonlardır. Omurgalı güdümlü balonların en başarılı yapımcısı olan Kont Ferdinand von Zeppelin adlı Alman güdümlü balonların isim babasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk uçuş&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başarılı olmuş ilk uçuş Fransız mühendis Henri Giffard tarafından 24 Kasım 1852 yılında gerçekleştirilmiştir. Giffard 160 kg ağırlığındaki ve 3 BG’ndeki buhar makinasını 43 metre uzunluğunda ve 12 metre çapındaki , hidrojenle dolu bir torbanın altına takarak Paris’ten havalanıp 30 km uzaklıktaki Trappes’e uçarak gerçekleştirilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk zeplin 128 metre uzunluğunda ve 11 metre çapındaydı. Alüminyumdan oluşan iskeleti, pamuklu bir bezle kaplıydı. İskeletin içinde hidrojen taşıyan gaz baloncukları vardı. 2 Temmuz 1900’de havalandırılan zeplin, 400 metre yükseklikten uçarak 6 kilometrelik bir yolu 17 dakika 30 saniyede aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ilk zeplinin başarısı üzerine yenileri de üretildi. Özellikle Alman Savaş Bakanlığı zeplin üretimini destekledi. I. Dünya Savaşı sırasında Paris ve Londra zeplinlerle bombalandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atlas aşırı uçuşlara başlayan zeplinler, 52.000 kişiyi Atlas Okyanusu'nun iki kıyısı arasında taşıdıktan sonra, yeni yolcu uçaklarının geliştirilmesi ve büyük kazalar nedeniyle 1950’lere gelmeden üretimden kaldırıldı. Günümüzde sadece ABD’de reklam amaçlı olarak kısıtlı sayıda üretilmektedirler.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-3390733604034241441?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/zeplinin-tarihcesi.html</link><author>noreply@blogger.com (AnGeLuS)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-5811769787988893164</guid><pubDate>Sun, 06 Dec 2009 21:52:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-12-06T13:52:46.027-08:00</atom:updated><title>Yeldeğirmeni Tarihçe</title><description>Yeldeğirmeni, enerji üretmek için rüzgar gücünden faydalanarak çalışan büyük pervaneli çarklı makine. &lt;br /&gt;Çok eski zamanlardan beri yeldeğirmenleri, buğday öğütmek ve sumekanik güç elde etmekte kullanılmıştır. Hollanda'da bulunan yeldeğirmenleri, karayı denizden ayırmak için su pompalamakla görevlidir. Gelişmekte olan ülkelerde halâ önemli güç kaynağı olmalarına rağmen endüstri bakımından gelişmiş ülkelerde rolleri azalmıştır. Elektrik enerjisi kaynağı olarak kullanılan ilk yeldeğirmeni 1890 yılında Danimarka'da yapılmıştı.Bu tarihten sonra rüzgârla çalışan değirmenler küçük ev ve çiftliklere elektrik sağlamak için kullanılmıştır. pompalamak gibi işler için &lt;br /&gt;Yel değirmeninin model ve çalışması rüzgârın hızına, yönüne ve yüksekliğine bağlıdır. Rüzgârın saatteki hızı ortalama 29 - 40 km olan yerler yel değirmenleri için uygundur. Saatte 8 km hızı olan hafif rüzgârlar yel değirmenini çalıştıramazlar, güçlü rüzgârlar ve fırtınalar ise yel değirmenini hasara uğratabilirler.&lt;br /&gt;Yeldeğirmenleri genel olarak rüzgârla dönen bazı parçalardan meydana gelir. Başlıca iki çeşidi vardır; yatay eksenli ve dikey eksenli yeldeğirmenler.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-5811769787988893164?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/yeldegirmeni-tarihce.html</link><author>noreply@blogger.com (AnGeLuS)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-7003315938078415391.post-4724872760849482077</guid><pubDate>Sun, 06 Dec 2009 21:52:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-12-06T13:52:21.531-08:00</atom:updated><title>Darphanenin Tarihçesi</title><description>Ortadoğu ve Anadolu'ya yerleşen Türklerin 9'uncu yüzyıldan itibaren kurdukları irili, ufaklı devlet ve beyliklerin muhtelif kasabalarında madeni para basılmış ve para basılan mahallelere öteden beri "Darphane" denilmişti. Ancak, osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluşuna kadar belirli ve devamlı bir darphane yeri mevcut olmamıştır.Bu nedenle aynı şehirde devamlı semt olmak bakımından İstanbul'un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet tarafından Beyazıt Camii civarında tesis ettirilen Darphane, Türk Darphanesinin kuruluşuna başlangıç sayılmıştır. İlk kuruluşunkesin tarihini tesbit eden bir belge mevcut olmadığından Fatih'in burada kendi adına bastırdığı ilk Türk altının tarihi olan 1467 yılının da Türk Darphanesinin ilk kuruluş tarihi olarak nazara alınması mümkündür. Bu ilk kuruluş genişletilerek 1596 yılında Beyazıt'da Simkeşhane isimli hana taşınmış ve ilk muntazam şeklini almıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul'un fethinden sonra hızla genişleyen İmparatorluğun para ihtiyacını karşılamak için mevcutlara ek olarak çeşitli mahallelerde geçici mahiyette yeni darphaneler kurulmuştur. Sayısı 40'ı bulan bu darphanelerin başlıcalarının faaliyette bulunduğu yerler; Bursa, Edirne, Amasya, Erzurum, Konya, İzmir, Serez, Sofya, Şam, Bağdat, Tiflis, Mısır, Tunus ve Cezayir'dir. Ancak İstanbul'daki devletin ana darphanesi olma özelliği devam etmiş ve 1843 yılında diğer darphanelerin faaliyetine son verilerek bu tarihten sonra yalnız İstanbul'daki darphanede para basılmıştır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7003315938078415391-4724872760849482077?l=meraklisina.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://meraklisina.blogspot.com/2009/12/darphanenin-tarihcesi.html</link><author>noreply@blogger.com (AnGeLuS)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item></channel></rss>